Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Aralık '08

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
1185
 

Dershaneler... “Yeni neslin soykırıcıları”!

Dershaneler... “Yeni neslin soykırıcıları”!
 

Bir hayvan kafese kapatılırsa sürekli kafesten çıkmaya çalışmaz. Belli bir süre çıkma davranışları gösterir. Sonra sakinleşir. Kafesten çıkmaktan vazgeçmek diye bir şey söz konusu değildir aslında. Kapı açılırsa, ya da çıkabileceği bir aralık görürse oradan çıkar. Hapisteki insan da böyledir. İnsan, kafeste en uzun süre tutulabilen canlıdır herhalde. Aynı zamanda, kafeste ne kadar kalacağını da bilen tek canlı.. Kafesin anahtarının elimizde olması, özgürlüğümüzü temsil eder.

Ama gerçekten eğitimci olanlar çoktandır içinde oldukları kafesin anahtarını yitirmişler. Bu anahtar, yıllar önce eğitimci olduklarını iddia eden bir takım çıkarcı çevrelerin eline geçmiş. Yıllar içinde, öğretmenlik mesleğiyle ilgisi olmayanlar da bu “piyasaya” girip yerleşmişler! Bu nasıl olmuş?

İlk dershaneciler, Milli Eğitim’den sol düşünceleri nedeniyle uzaklaştırılan öğretmenlerdi. Bunların içinde dershane açabilecek sermayeleri olanlar, ilk dershaneleri açtılar. Birkaç öğretmenin ortaklığıyla kurulan dershaneler de oldu; ama bunların iyi hikayeleri olanlarını pek duymadım.

Üniversite giriş sınavı, kazanacak öğrenci sayısı baştan belli olan bir sınav. Ama bunların kimler olacağı belirlenebilir. Dershanelerin misyonu da bu zaten: Üniversiteye girecek öğrenciyi belirlemek, dershaneye giden öğrencinin üniversiteyi kazanmasını sağlamak. Bu konuda oldukça başarılı olduklarını anımsıyorum.

Dershanelerin devreye girmesi, dershaneye gitmeden üniversiteyi kazanmayı zorlaştırdı. Bu da, giderek herkesin üniversiteyi kazanmak için dershaneye gitmek durumunda kaldığı bir sonuç yarattı. Tekrar başa dönülmüştü yani.

Öğrenciler daha kızıştırılmış bir yarıştan geçecekler, veliler hesapta olmayan maliyetler ödeyecekler, ama sonuç değişmeyecekti. Dershanelerin, kazananlar listesini değiştirme riski püskürtülmüş oluyordu böylece. Öğrencilerin artı çabalarının, velilerin artı maliyetlerinin amacı, yalnızca buydu: Dershaneler öncesi durumun korunması... Ne kadar ilginç değil mi? Yani, hayat; daha zorlu, daha pahalı bir perdeden, eskisi gibi yaşanmaya devam edecekti.

Patronların istediği olmuş, büyük bir pazar oluşmuştu. Memleketin patronlukla beslenen zevatı, bütün alicambazlıklarıyla pazardaydılar. Dershaneler 3-5 derslikli mütevazı yerlerinden çıkıp, bulundukları yerin her biri bir okul hacmindeki gözde yapılarında boy göstermeye başladılar.

Bu dönemlere kadar “öğretmen ihtiyacı” dershanelerin ciddi bir sorunuydu. Dershanelerdeki öğretmen ihtiyacına, başlangıçta Milli Eğitim’den ihraç edilen öğretmenler yeterli gelirken, daha sonra bunlara başka mesleklerden “devşirilen” öğretmenler, emekli öğretmenler, Milli Eğitim’den dershanelerde çalışmak için istifa eden öğretmenler katıldılar. Ama öğretmen ihtiyacının zor giderilir olması durumu hep kaldı; Milli Eğitimdeki öğretmen aylıklarının dört beş katı aylık alma olasılığına karşın... Bu da, dershaneciliğin piyasadaki talebi karşılayacak gelişmeyi göstermesini sınırlıyordu. Bu yıllar, dershaneciliğin, dershane öğretmenleri açısından ”altın yılları” olarak yad edilir.

Derken... biri Milli Eğitim’den, diğeri ÖSYM’den gelen iki uygulama, dershane sahiplerini ihya etti. Önce Milli Eğitim, o zamana kadar, öğretmen adaylarının “doğrudan” atamasını yaparken, bir “yeterlilik sınavı” uygulamasıyla buna engel koydu. Artık, bazı öğretmen adayları beklemeye kalacaklardı. Dahası, bu yeterlilik sınavına öğretmenlik bölümü mezunu olmayanlar da girebiliyorlardı. Bu ise, beklemeye kalan öğretmen adaylarının sayısının daha bir hızla artacağı anlamına geliyordu. Öyle de oldu.

Yıllar içinde Milli Eğitim kapısındaki yığılma hızla arttı. Bu yığılmanın dershanelere yönelmesinin önünde ciddi bir engel vardı. “Üniversite Giriş Sınavı’nın ÖSS ve ÖYS şeklindeki iki basamaklılığından dolayı, dershane sahipleri, anlaşabilecekleri öğretmenlerden üç beş yıl, hatta bazıları en az beş yıl.... on yıl mesleki deneyim istiyorlardı.

Öğretmen adayları yine de patronların hayır diyemeyeceği öneriler getirebildiler.
Yaygınlaşan bir uygulama şöyleydi: Hiçbir ücret talep etmeden, etüt öğretmeni veya kütüphane öğretmeni sıfatıyla, öğrencilerin derslerine “birkaç kişilik gruplar oluşturarak” veya “bire bir” çalıştırarak yardımcı olmak; bunun karşılığında da kendi yetişmesini tamamlamak için, usta bir öğretmenin derslerine girmesine dershanenin izin vermesi; ikinci veya üçüncü yılda da, stajyerliği kalkmış olarak asil öğretmenliğe başlamak...

Bu uygulamaya, şöyle bir uygulama da eklendi. Dersler, ağırlıklarına göre iki ya da üçe bölünecek; usta öğretmenlerin derslerine yıl boyunca girerek kendi yetişmelerini büyük oranda tamamlayan genç öğretmenlerce götürülecekti. Bu genç öğretmenler, kalan zamanlarda da, etüt derslerine girmeye devam edeceklerdi.

Kısa sürede genç öğretmenlerin dershane sahiplerine hiçbir yük oluşturmayan etüt dersleri öğrencilerde; çok düşük ücretler karşılığında kotardıkları esas dersler de dershane sahiplerinde “ alışkanlık” yaptı. Bu, dershaneciliğin yeni standardıydı artık. Usta öğretmen konumu, hem talep ettiği ücret, hem de çalışma süresi açısından, dershane patronlarının ilk fırsatta sırtlarından atacakları bir yüke dönüşmüştü.

İşgücü fazlasının her zamanki hikayesidir bu. Patron, hep daha cazip teklifler alır dışarıdaki iş gücünden. Personel sürekli değişir. İş arayan emekçi yarınını kurtarmak adına geleceğini feda etmektedir; ama yarını kurtarmadan da gelecek kurtarılamaz ki...

Hayatı yazgı tadında yaşıyorsak “ne olacağım” demeye alıştırmalıyız kendimizi. Şükretmek yerine ağzımızı bozmamak için... Öyle ya, hem yazgını yaşadığını düşün, hem de ağzını bozup durumunu daha da kötüleştir...

ÖSYM’nin kararı; dershane öğretmenlerinin, özellikle de usta dershane öğretmenlerinin “tevekkül stokları”nı bitirecek türdendi.

ÖSYM; ÖSS ve ÖYS şeklinde iki basamaklı olarak uygulanan sınavın, bundan böyle sadece ÖSS olarak uygulanmasına karar vermişti. ÖSYM’nin bu kararı, ağırlıkları nedeniyle iki ya da üç bölüme ayrılan derslerin hepsinin, yalnızca birinci bölümlerinden oluşması anlamına geliyordu. Bu ise, usta öğretmen konumunu iyice gereksiz hale getirdi. Başka bir deyişle, dershane kapılarına yığılan bütün öğretmen adaylarını “usta” konumuna getirdi.

Dershaneler, ihtiyaçlarının çok üzerinde bir öğretmen kaynağıyla karşı karşıyaydılar. Herkes, işe uygundu, ama herkese iş yoktu.

Piyasa koşulları çalışmaya başladı. Arz-talep ilişkisinin ibresi, dershane öğretmeninin, Milli Eğitim’deki öğretmen aylığı kadar bir aylık alabilmesi için, onun çalışmasının iki üç katı kadar çalışması gerektiğini gösteriyordu.

Yaklaşık yirmi yılda, dershane öğretmenlerinin aylıkları, başlangıçtaki aylıklarının onda birine gerilemişti. Yaşama olanaklarının on parçadan dokuzu ellerinden alınmıştı yani. Ama onlar bardağa dolu tarafından bakıyorlardı. Soru basitti: “Bir mi, hiç mi?”

Asalaklar, emekçilerin ürettikleri zenginliklere el koyabilmek için, buldukları ünlü “benim” gerekçesine; “bu toprak benim”, “bu su benim”le başladılar herhalde. Üstelik, bu işte o kadar kendilerine yonttular ki; emekçi kendine verilen payla ancak karnını doyurabilirken, onlar ağa oldu, bey oldu, padişah oldu...

Günümüzde çeşitlilik arttı. “Bu bina benim”, “bu araç benim”, “bu makine benim”, “bu iş yeri benim” de katıldı “benim”ler kervanına.

Sistemlerin, asalakların iktidarlarıyla işletilmesi; tüm zenginliklerin üreticisi olan emekçinin, paranın bir değer ifade etmesini sağlayan emeği üzerindeki sömürüyü, karın tokluğu noktasına sabitleme eğilimindedir.

Emekçinin, emeği üzerindeki tamamen tasfiye edilmiş inisiyatifi; onu geleceği planlamaktan, belirlemekten, öngörmekten uzaklaştırmış; neredeyse kuralları, yasaları olan bir sistem içinde yaşadığını dikkate alamayacak ölçüde kadercileştirmiştir.

Oysa bir sistem, içindeki insanların nasıl yaşadıklarından sorumludur. Eğer bir insanın bir sistem içinde nasıl yaşadığı “ yazgı” ise; bu yazgı, sistemin o günkü işleticilerinin sorumluluğundadır. “Yazgı”nın bu kadarı, Tanrı’nın görev alanında değil, sistemlerin görev alanındadır.

Nasrettin Hoca’nın “Yorgan gitti, kavga bitti” fıkrasındaki gibi; asalakların kavgası, emekçinin emeği üzerinedir.

Asalaklar, “hem suçlu hem güçlü”yü oynamaktadırlar.

Emekçinin bir sınıf kültürüne ihtiyacı vardır. Tek tek bütün emekçilerin katılımıyla olgunlaşacak bir kültüre... atasözlerimiz gibi, türkülerimiz gibi anonim bir sınıf kültürüne... Kendi yeni yaşama biçimimiz olacak bir sınıf kültürüne...

Emekçinin, bütün zenginliklerin üreticisi olan “emeği” ile, asalağın “benim” gerekçesinin hesaplaşmasında; tarih, emekçinin aydınlanmasını bekliyor!. Sistemlerin işleyişine ağırlığını koymasını bekliyor!.. “Yeni nesil soykırıcılar”dan yarınları kurtarmak için!


Zelin Artug, 30.12.2008, İstanbul

Blog not: Bu yazıyı, “Bebekler öldü!..” adlı blog yazısında “bebeklerden nasıl özür dilenir?” diye soran ve bu soruyu yine kendisi, “özür dilenemez ki bebeklerden...” diye yanıtlayan sevgideğer yol arkadaşım Yücel Evren’e ve eğitimin tüm emekçilerine ithaf ediyorum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Aydınlığın güzel bir yüzü can bir arkadaşım var.şu anda egede bir lisede öğretmen.sıkıntılarını anlatırken neden dersane açmıyorsun diye sorduğumda;dersanelerin konumunu bu çarkın bir dişlisi olarak uzun uzun irdeler ve mücadele edip büyük bedeller ödediği bu kan emici paradigmaya asla alet olmayacağını inanarak anlatırdı.Sizin gibi beni gerçekten derin bir inanç ve bilgi birikimiyle etkileyen gerçek eğitimcilere saygılarımı sevgilerimi can cana hayırmak istiyorum.Biz güzel insanlar,biz temiz insanlar,yeni ve temiz bir dünya yaratmak inancıyla yola devam edeceğiz.iyi ki varsınız güzel arkadaşım.derinleşen sevgimle saygımla selamlıyorum.

CAFER DEMİRTAŞ 
 04.01.2009 12:18
Cevap :
Evet, sevgideğer arkadaşım.. Kan emici paradigma.. Emekçinin pranga halkalarından biri.. Yıllardır kan emmeye doyamadı bu hazırlopçular! Gençlerin idealleri ve geleceğe yönelik hayalleri üzerinden küplerini doldurdumaya devam ediyorlar. İşbirlikçileri sağlam! Devlet vatandaşına hiçbir konuda güvence sağlamadığı için insanlar kendi başlarının çaresine bakmak durumunda kalmışlar. Ana babalar, yıllardır gerici mihrakların elinde kalan eğitim kurumlarından umutlarını kesmiş, kendilerini dershanelerin girdabına kaptırmışlar. Kısaca, denize düşmüş, yılana sarılmışlar. Eğitim gibi çok ciddi bir alanda aracı kurumların olması, bir ülkenin öncelikle kendi vatandaşına ve tüm dünya ülkelerine karşı ayıbıdır! Yeni nesil, ya eğitim emekçisi öğretmenlerin eseri olacak, ya da bu kan emicilerin kurbanı olacaktır! Siz de iyi ki varsınız, şair dost! Yol arkadaşlarımız var! Size ve bütün eğitim emekçilerilerine sevgilerimle..  04.01.2009 23:23
 

Eğitim dünyası da "rant dünyasına" dönmüş. Milli Eğitimde ekders uğruna alakasız derslere giren öğretmenler, dershanelerde ucuz işgücü kaynağı olmuş kpss kurbanı öğretmenler. Okulllarda gökten zembille iner gibi atanmış müdürler... Eğitim fakülteleri deseniz durmadan işsiz üretiyor. Vay ülkemin haline... Güzel bir yazıydı. Dotslukla...

Uzeyir Kadioglu 
 03.01.2009 18:21
Cevap :
Sevgideğer genç arkadaşım, ek derslere alakasız öğretmenler girerken, eğitim fakültelerini bitiren branş öğretmenleri, dershanelerde hiç ücret almadan "promosyon" etüt derslerine giriyorlar. Şimdi idare et, sabret, stajyerliğin kalkınca bu sabrın meyvelerini toplayacaksın, diye işe alınıyorlar; tam o noktaya gelince de dershaneler, onları işten atıp başka emekçi genç arkadaşları işe alıyorlar. Dershane ya da okul öğretmenleri...hangileri uzaylı da bizim haberimiz yok? Hepsi de aynı eğitimi almış olan emekçi arkadaşlar! Uzaylılar kim biliyor musunuz? Uzaydan gelip, mantar gibi eğitim sistemimizi işgal eden dershaneler! Genç arkadaşım, yorumunuz yazdığım yazıya anlamlı bir katkı sağladı; sağolun. Sevgiler.. selamlar.  04.01.2009 1:37
 

Dershane olayını bir öğretmenle konuşmuştum. Bana kalsa çocuğumu dershaneye göndermem. Çocuklar çocukluğunu yaşayamıyor, dedim. Fakat konulan yeni yeni sistemlerle, sınavlarla adeta göndermek zorunda kalıyoruz, dediğim de, ben öğretmenim ama ben de çocuklarımı dershaneye gönderiyorum. Biz okulda Milli Eğitimin verdiği müfredatı takip etmek zorundayız, sınavlarda çıkan soruları ise dershane camiasına hazırlattırıyorlar. O yüzden zorunlu gibi bir şey artık dedi. Oğluma sordum. Dershaneden yararlanıyor musun, faydası var mı? Yoksa boşuna para ödeyelim. Otur evde çalış dedim. Faydası olmaz mı anne, çok faydası var dedi ve bu sözün üstüne kayıt yaptırdık. Ayrıca öğretmenlerinin önerisi ile önce hızlı okuma, şimdi de İngilizce kursuna gidiyor okulda. İngilizce kursu için 90 milyon bankaya yatırdım. Hızlı okuma için daha az. Fakat dershanelerde etkinliğini yitirmeye başlayacak. Öğrencilerin kendini deneyebileceği aynı programlar internette var artık. Ne olur bilmem.

Ayrıntıda gezinmek 
 03.01.2009 10:59
Cevap :
Merhaba Aynur, senin anlattıkların durumun ne denli vahim olduğunu daha da gözler önüne seriyor. Öğretmen arkadaşının ve Milli Eğitime bağlı öğretmenlerin fonksiyonlarının sıfıra indirgendiğini gösteriyor. Türkiye'de vatandaş eğitim için de vergi ödüyor, değil mi? Devlet 680 bin öğretmenine boşuna maaş mı ödüyor yani? Bunların hepsi de ıskartaya mı çıkmış oluyor? Ne demek sınavlarda çıkan soruları dershane camiasına hazırlatmak? Öğretmenler ne işe yarıyor öyleyse? Geleceğe değil de öte dünyaya hazırlamaya mı? Bu yıl atanan Din B. öğrt. sayısı 700 iken Türkçe 450, Felsefe 84 İnterneti açan sonuçlara ulaşır! Bu rakamlar toplumun uçuruma sürüklendiğini gösteriyor! Öğretmenler paralı kurslar öneriyor, çünkü devletin ödediği para yetmiyor öğretmenlere. Neyse kurcalamayalım şimdi, yer yok. Kısaca "Özal'ın memuru işini biliyor!" Bir öğrenci bunca ticaret tezgahından geçecek ve işsiz üniversite mezunlarının safına katılacak! Yakında abdest alma kursu da açılır, paralı! Ayak yıkama kursu! Slm.  03.01.2009 20:44
 

Bizdeki gibi üniversitelere girişe yönelik dershane anlayışı hiç bir yerde yok. Dersanelerin bu kadar yaygın olması Milli Eğitimin iflası anlamındadır, bunun başka bir açıklaması yoktur. Dershanelerin de eğitim adına geliştirici yönlendirici yapıcı bir işlevinin olduğunu sanmıyorum. Öncelikle düşünülen ticaret ve rant. Milli Eğitimin boşluklarından yararlanıp bunu paraya dönüştürmek. Esen kalın.

Erdoğan Şahin 
 02.01.2009 21:34
Cevap :
Sanki bir paradoks var gibi hocam. Milli Eğitim iflas ettiği için mi dershaneler oluştu? Yoksa dershanelerin desteklenmesi mi Milli Eğitimi iflas ettirdi? Bir yandan da verilen eğitimin düzeyine bakınca her ikisi de aklanıyor gözümde, çünkü al birini, vur ötekine. Okullar takkeyse, dershaneler de liboş! İkisi birleşince, çıkıyor karşımıza, eğitimin ruhuna el fatiha okuyan, takkeli liboş! Bir an önce acil çözüm gerekiyor. Eğitim, bir toplumun şah damarı! Şah damar kesilmiş, toplum hızla kan kaybediyor. Eğitimciler bu konuyu işlemeli bloglarında. Sizden de bekliyoruz.. Sevgiler, saygılar..  03.01.2009 3:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 133
Toplam yorum
: 798
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 1007
Kayıt tarihi
: 04.07.08
 
 

Yaşam, sorulardan ve yanıtlardan oluşmuş. Her soru, aynı zamanda kendinin yanıtı... Çift yumurta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster