Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Kasım '09

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
6709
 

Dersim İsyanı ve Dersim gerçeği...(1937-1938)

Dersim İsyanı ve Dersim gerçeği...(1937-1938)
 

İsmet İnönü / Başvekil paşa hazretleri...


''Dersim dört dağ içinde. Gülü bardağın içinde. Dersimi hak saklasın. Bir yarim var içimde...''

1937 yılındaki, resmi Komintern belgelerinde, son Dersim İsyanı'nın başlama nedenleri şöyle yorumlanmaktaydı:

"Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır... Dersim, Türkiye'nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyleki başka bir vilyetten hiçbir tüccar, Dersim'de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim'de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır... İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti... İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur."

Dersim İsyanı' nı anlayabilmek, daha objektif yorumlayabilmek için bu isyana kadar gelen uzun siyasi süreci de, bilebilmek gerekmektedir...

Biz de elimizden geldiğince, bu süreci eksiltmeden kısaltarak, iki bölüm halinde sizlere ulaştırmaya çalışacağız...

Bu günkü PKK'nın öncülü olan Hoybun (XOYBUN) örgütü, Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadığı Anadolu coğrafyasında savaş ve silahlı ayaklanmayla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da ''Bağımsız Kürdistan'' kurmayı hedefleyen milliyetçi, askeri bir örgüttü...

1927 yılında Beyrut'da Taşnak örgütünden Vahan Papazyan'ın evinde kurulan bu örgüt de, Dersim harekatından kurtulmuş kişiler de vardı... Ve örgüt, bu günkü PKK'ya örnek teşkil ediyordu...

Ve taktik gereği, emperyalizmin üçe böldüğü ve diğer Kürt Aşiretlerinin yaşadığı İran dışında, Irak ve Suriye'yi de kardeş(!) ülke ilan ediyorlardı... Ancak, Bolşevikler bu örgütü emperyalizmin örgütlediği bir yapılanma olarak tanımlayıp, örgüte karşı tavır aldılar!...

Kürtlerin yaşadığı vilayetlerde sıkıyönetim öneren, Takrir-i Sukun Kanunu iki yıl için çıkarılmıştı... Bu sürecin sonunda, İsmet İnönü'nün "Bölgede daha güçlü bir yönetim(!) gerekmektedir inancıyla" yaptığı önerme sonunda, 25.Haziran.1927 tarihinde, " Umumi Mufettişlik Teşkiline Dair Kanun" kabul edildi...

Günümüzdeki "Olağanüstü Hal Valiliği"ne benzeyen bu müfettişlik, Kürt İsyanlarının çıkış ve yayılma noktaları kabul edilen, Elaziğ, Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbakir, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı... Ülke genelinde dört müfettişlik kuruldu. İlki Şeyh Said İsyanı' ndan sonra, ikincisi Trakya'da, üçüncüsü, 1935'de Hoybun Örgütünün yönlendirdiği, büyük Ağrı İsyanı süreci içinde; Erzincan, Erzurum, Kars ve Ağrı'yı kapsayacak şekilde kuruldu....

1936 yılında, Dersim İsyanı öncesinde kurulan dördüncüsü de, Erzincan, Dersim, Elazığ ve Bingölü kapsıyordu...

4.Umum Müfettişliğine atanan kişi, ilginçtir; batı'dan Anadolu'ya Yunan taarruzu başlarken, Nuri Dersimi' nin kışkırtıp başlattığı, Koçgiri Ayaklanması'ndaki (ki İsyanı bastırmaya giden 6.Süvari Alayı baskına uğrayıp, komutanları olan Binbaşı Halis Bey, düzmece bir mahkeme sonunda isyancılarca idam edilmişti ve Ankara bunu unutmamıştı!...) karşı harekatın sansasyonel kişisi olup, yaptığı gereksiz kıyımlarla, meclisi ayağa kaldıran meşhur Nurettin Paşa' nın, oğlu(!) olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan' dır!... (Bazı kaynaklar kendisi gibi sert karakterli bir damat, bazıları da kızından olan torunu, olarak söz etmektedir...) Ve ilginçtir; Nurettin Paşa'nın babası 4.Ordu komutanı Müşir İbrahim Paşa' da , 1909 yazında I. Dersim Harekatı'nı yapan paşadır!...

Dersim Harekatı; başlangıçta toplu askeri ölümlerin de tetiklemesiyle, isyancılara ve isyana katılana aşiretlerdeki sivillere karşı, insani açıdan, ayrımsız, ağırlıklı olarak esirsiz, trajik sonuçlari olan ve bölge insanının bir kesimine, savaş süreci içinde, maalesef gayri insani durumların yaşatıldığı , kırımların olduğu, kuşaklar boyu acısı duyulacak, insani açıdan utanç verici durumlar da gösteriyordu...

Atatürk, çoğu görüşlerini paylaştığı, İngiliz bilim insanı , tarihçi Herbert George Wells'in, ''The Outline of History'' adlı çalışmasına özel bir önem vermiş, Söylev' in 521. sayfasında bu çalışmaya ciddi bir göndermede bulunmuştu!..

Bu, onun dünya, bölge ve ülke siyasetine bakışını ve öngörüsünü, bize biraz olsun göstermektedir...

1927 yılının Ekim ayında yapılan, Cumhuriyet Halk Partisi kongresinde söylediği nutkunda, şöyle diyordu:

''Baylar. İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce bir tarih kitabı yayınladı. Bu kitabın son sayfalarında, ''Dünya Tarihinin Gelecek Evresi'' başlığı altında bir takım düşünceler vardır. Bunlar, Birleşik bir Dünya Devleti kurmak konusuyla ilgilidir.

Wellls bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı niteliklerinin neler olacağı üzerindeki düşüncelerini ortaya atıyor; adaletin ve tek bir yasanın buyruğu altında dünyamızın alacağı durumu canlandırmaya çalışıyor.

Wells, 'bütün egemenlikler tek bir egemenlik içinde eritilmezse, ulusların üstünde bir kuvvet yaratılmazsa dünya yok olacaktır' diyor. Ve şu düşünceleri ileri sürüyor:

'Gerçek devlet, çağımız ileri yaşama koşullarının zorunlu kıldığı, Birleşik Dünya Devletinden'den başka bir şey olamaz. Kuşku yoktur ki, insanlar kendi yarattıkları şeylerin altında ezilmek istemezlerse ergeç birleşmek zorunda kalacaklardır' diyor.

Ayrıca, insanlığın dayanışması ile ilgili büyük düşün gerçekleşebilmesi için ne yapmak neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediğini; saldırgan bir dış siyasa geleneği olan devletleri, bir dünya birleşik devletinin güçlüklerle temsil edilebileceğini ileri sürüyor.

Wells'in düşüncelerini de burada anmak isterim: Avrupa ve Asya'nın artan gereksemeleri ve uğradıkları yıkımlar, belki dünyanın bu iki parçasındaki ulusların bir ölçüde birleşmelerine yarayacaktır. Olabilir ki, dünya ölçüsünde bu birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılır.''

''Baylar, bütün insanlığın, görgü, bilgi ve düşünüşte olgunlaşması, Hristiyanlıktan, Müslümanlıktan, Budizmden vazgeçerek, yalınlaştırılmış ve herkes için anlaşılacak bir duruma getirilmiş katkısız ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların şimdiye değin, kavgalar, pislikler, kaba istek ve eğilimleri arasında bir bataklıkta yaşadıklarını kabul ederek, bütün gövdeleri ve usları ağulayan kötülük etmenlerini ortadan kaldırmaya karar vermesi gibi koşulların gerçekleştirilmesini gerektiren Birleşik Dünya Devleti kurma düşünün, tatlı bir düş olduğunu yadsıyacak değiliz.''

O günlerde Britanya'nın denetimindeki Mısır ve Suudi Arabistan'da , İslam Birliği kurulması yolundaki görüşlere karşı, Atatürk sözlerine şöyle devam ediyordu:

''Türkiye'ye tebelleş olmamaları koşuluyla, halifecilerin Müslüman Birliği kurmak isteyenlerin gönüllerini hoş etmek için bizde de az çok buna yakın bir kuram ortaya atılmıştı. Ortaya atılan kuram şu idi:

Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da ve dünyanın başa yerlerinde yaşayan Müslüman toplulukları, gelecekte herhangi bir gün , kendi başlarına buyruk bir duruma gelirlerse ve o zaman gerekli ve yararlı görürlerse, çağın koşullarına uygun nitelikte bir takım uzlaşma ve birleşme ilkeleri bulabilirler.

Elbette her devletin, her topluluğun birbirinden alacağı ve sağlayacağı şeyler bulunacaktır. Karşılıklı çıkarları olacaktır. Tasarlanan bu Müslüman bağımsız devletin yetkilileri bir araya gelip bir, Kongre' yapacaklar; böylece falan falan Müslüman devletler arasında şu ya da bu ilişkiler kurulacaktır. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için, ilgili Müslüman devletlerin delegelerinden bir meclis kurulacaktır.

Bu Meclisin başkanı, 'Birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir' diye bir karar alınırsa, işte o zaman istenirse, o 'Birleşik Müslüman Devleti' ne 'Halifelik', başkanlığa seçilecek kişiye de , 'Halife' adı verilir. Yoksa herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık dünyası işlerini yönetip, yürütme yetkisi vermesi, akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir!...''

Şeyh Said 1925 yılının Ocak ayında , Şubat ayında isyana katılacak Kürt liderleriyle yaptığı konuşmada, şu fetvayı veriyordu:

''Bizler ve Türkleri birbirine bağlayan sadece din kalmıştı!... Türk Hükümeti dini de kaldırdı ve artık bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey kalmadı!...'' diyordu!... Atatürk'de, ''En doğru, en hakiki tarikat, medeniyetler tarikatıdır!...'' diyordu.

O günlerin siyasi ve toplumsal ortamında söylenenler bu gün de geçerli miydi?... Bu topraklarda yüzlerce yıldır sürdürülen ve aynı zihniyetle, Osmanlıdan Cumhuriyet hükümetlerine devredilen tehcir politikası sonunda; Rumeli, İç Anadolu, Teke Yarımadası, Ege ve de Akdeniz kıyılarına tehcir edilen Kürtler ve Zazalar, olası Kürt Ulus devletinin kurulacağı Doğu Anadolu'ya geri mi döneceklerdi!... Bu hakikata uygun muydu ve de mümkün müydü?...

Örneğin; en iyimser hayalle, günümüzde, bir sabah evinin kapısına eşyalarını Doğu'ya taşıyacak, bir yük kamyonunun geldiğini gören, Çorlu'da fabrikası, İstanbul'da evi, Bodrum'da yazlığı, Mazgirt'te de bir köy evi olan, çocukları başka kültürlerden insanlarla yeni hayatlar kurmuş; Trakyalı bir Türk, bir Boşnak, bir Arnavut, ya da bir Çerkez'le evlenmiş ve ayrılıkçı hareketi de duygusal bir şekilde kalben ve gerektiğinde madden destekleyen Kürt ya da Zaza kökenli bir insan olsaydınız; o anda, ne düşünürdünüz, ne yapardınız?...

Atatürk, 1930 yıllarında Avrupa'da kimi siyasi liderlerin ''Irkçılık ve ''üstün ırk'' kavramlarını, devlet başkanı olarak yürüttükleri bir siyasaya dönüşmesini ciddi bir şekilde izlemiş ve kendi gerçeğinde yorumlayabilmek için, zamanın kuramcı ve düşünürlerinden, başta J.A.Gobineau olmak üzere, E.Pittard ve A.C. Haddon'nun yapıtları üzerinde çalışmıştır!...

Ayrıca Atatürk'ün; ''Doğu Sorunu' 'ile ilgili de, başta Karl Marx olmak üzere; Albert Sorel, Pasha Sadyk, Edouard Driault, Tollemache Sinclair ve Max Sılberschimidt 'in ünlü yapıtlarıyla birlikte bu konuda, yüz civarında çalışmayı gözden geçirdiği söylenir!...

İmparatorluk döneminde yüzlerce yıl Ocaklık, yurtluk olarak, özerk sayılacak bir şekilde yönetimsel yapıya sahip olan Dersim halkları da, Tanzimat sonrası , yaşadıkları bölgenin güneydoğusunda ve güneyinde, Bedirhanlıların görüp yaşadıkları, merkezileştirilme sürecine alındılar...

Ve bu bölgede bağımsız, hiçbir mecburiyete bağlı olmadan bu güne kadar özgürce yaşamış olan aşiretler de doğal olarak, bu batı eksenli bu yeni süreçten memnun kalmadılar!... Tanzimat'tan, Sevr'e (!) kadar olan yetmiş yıl içinde, küçüklerini saymazsak yalnız bu bölgede sekiz büyük isyan çıkardılar!...

Ziya Gökalp'le kurtuluş sürecinde, Kürtler ve Kürt aşiretleriyle ilgili çalışmaların bir rapor halinde Mustafa Kemal Paşa'ya sunulmasıyla başlayan bu bölgeyi raporlama süreci, asker-sivil bürokratların Atatürk'ün ölümüne kadar , ona verilen birçok raporla devam etti!... Bu raporlar; Diyarbakır valisinden, umumi müfettişlere, Dışişleri Bakanı Şükrü Kaya'dan, Ekonomi Bakanı Celal Bayar'a ve Umum Müfettiş Abidin Özmen'in ''Şark Meselesi'' raporundan, Başvekil İsmet İnönü'nün (!) raporuna kadar da devam edecektir!...

Dışişleri Bakanı Şükrü Kaya' nın, soruna ve olaylara nasıl yaklaşıldığına ışık tutacak raporunun , İnönü'ye sunulan , tarafımızca müdahale edilmemiş, tam orjinal metni aşağıdadır:

''...

T.C.

Dahiliye Vekaleti
Hususi Kalem Müdürlüğü

Yazıldığı yer : Elâziz Kaleme geldiği 19/11/931

Tarihi : 18/11/931 Açıldığı 19/11/931

Numarası : 32

Dahiliye Vekaletine,

I)

Başvekil paşa hazretlerine arzolunacaktır.

Arapkir hususiyle Kemaliye’nin Dersin Kazalarına civar halkının Dersim’lilerden çektiklerini dinledikten ve gördükten sonra Dersim meselesiyle yakından alakadar olmamak mümkün deyildi. Elâziz’e avdette Umumi Müfettiş ve Vali beyfendilerle Kâzım, Kenan ve Osman paşalarla birlikte Çemişkezek, Hozat, Pertek ve Mazgirt kazalarına gidildi. Siirt mebusu Mahmut Bey’de refakat lutfunda bulundular. Dersim’i daha iyi görebilmek için ovacık ve Nazimiye’ye ve dersim’lilerin tecavüz ve taarruzlarının zararlarını iyice anlayabilmek için de Kigi, Kemah ve Erzincan’a hatta Kangal’a kadar gitmek lazımdı. Vakıt ve mevsimin buna müsait olmaması

…noksanın idare rüesasından aldığım malumatla ikmaline çalıştım.

Bu havali ve buraların hali zati devletlerinin tamamiyle malumudur. Yalınız maruzatıma bir mukaddime olmak üzere arzetmek istediğim keyfiyet artık Dersim meselesinin kat’i surette hallinin devletçe, milletçe ve bilhassa hükümetçe tehiri caiz olmayan muzur, tehlikeli ve zaman geçtikçe hali müşkilleşecek ve zararı artacak bir vaziyet almış olmasıdır.

Dersim’i ihata eden kazaların yüz elli bin nufusluk halkı Dersim’lilerin mütevali ve mütemadi taarruz ve tecavüzlerinden gittikçe daha ziyade mutazarrır olmaktadırlar. Dersim’e yakın olan muhitlerin kazanç ve hayatları Dersim’lilerin ayakları altında her gün çiğnenmektedir. Toplu, büyük çetelerin köy basması suretiyle götürmesi, mukavemet edenleri öldürmesi, yollar kesmesi son aylarda âdî vakalar sırasına geçmiştir. Dersime’ yakın yerlerdeki halk malından, canından emin olmadıkları gibi manevi cesaret ve mukavemetlerini de kaybetmiş bulunuyorlar. Bu yakın çenberin, harici muhiti de cezasız kalan ve bu vakaların tesiri altında ziraat ve ticaret noktasından maddeten mutazarrır ve asayişsizlik yüzünden manen muztariptirler.

Dahiliye Vekaletine

II)

Dersim’in içinin arzettiği manzara bundan daha az acı ve acıklı deyildir. Bir defa Dersim’in Çemizkezek, Pertek, Mazgirt ve Hozat kazalarındaki umumiyetle Türkler ve aşiret hayatını terk ederek silahları alınan çiftçiler tamamiyle Dersim’lilerin nufuz ve tehditi altındadırlar.

Devlet’e asker ve vergi veren bu halk canını ve malını korumak için garp ve şimal aşiyretlerine vergi vermek mecburiyetinde oldukları gibi her gün de soyulmak ve öldürülmek tehlikesindedirler. Soyulan pek çoktur. Öldürülenler de vardır. Köyünden tarlasına gidemiyen ve yahut şehre iltica eden köylüler pek çoktur. Dersim’in mütecaviz ve mütearrız aşiyretleri de birbirlerine karşı hasım ve küskün bir vaziyettedirler. Aralarında müsademe, mukatele ve hırsızlık daimîdir. Dahilde hükümet ve teşkilatı, zabıtası, mahkemesi bir heyûladan ibarettir. Bu makanizma hükmünü ancak silahsız ve muti halk üzerinde müessir olabildiğinden nufuz ve saltasını bunlar üzerinde yürütmektedir. Dağdaki şakilere ve aşiyletlere karşı hiçbir emrini ve hükmünü infaz edememektedir. Makûs bir netiyce olarak hükümet halk nazarında aşiyretlerin ve onların ağalarının nufuzunu arttırmaktadır.

Dersim’in içi muntazam hükümet teşkilatına rağmen temamiyle anarşiktir. Dıştan görünüşü silahlı, teşkilatlı hırsızlar yatağı ve ocağı olmasıdır. Bu ocak gün geçtikçe kızışmakta ve etrafını yakmaktadır. Acil ve kat’i tedbir alınarak bu ocak kat’i surette söndürülmezse ateş günden güne sirayetini arttıracaktır. Yakın zamanlarda hasıl olacak netiyce etraftaki halkın gasp ve istismar sahalarının tabi oldukları ağaların hükmü nüfuzuna girerek köle olmakla ve yahut bir çoklarının hazırlandığı gibi evlerini terk etmekle Dersim’lilerin nüfuz ve tecavüz hudutlarının artması ve yahut ta silah tedarik ederek daha gerilerdeki silahsız ve muti halka musallat olarak Dersim sisteminin genişlemesi olacaktır.

Dahiliye Vekaletine

III)

Dersim’de seyit Rıza ile, Haydaranlı rüesasından başka ağalarla ve Seyit Rıza’nın oğlu ile görüştüm. Hepsinin vaz’ı tavru mutidir. İlticakârdır. Hükûmetten ancak teveccüh ve himaye beklemektedirler. Cehalet, fakirlik, arazi ve maişet darlığı bazı aşiyret efradını şuraya buraya tecavüze sevk ediyor. Cumhuriyet hükümetinin bunları tecziye edeceği muhakkaktır. Kendileri işleri ve güçleriyle meşgul oldukları halde bazı müfsitler kendilerini hükümet nazarında müttehim gösteriyorlar. Bundan çok Muztariptirler. Kendileri Türk’türler. Ve Cumhuriyetçidirler. Bazı Kürt’lerin hırsızlıklarını onlara atfetmek doğru deyildir. Eğer bazı katil ve hırsızlar aşiyretler arasına karışmış bulunuyorsa artık aşiyret hayatı kalktığı için hükümlerinin nafiz olmadığından ve sözleri geçmediğindendir. Hükümet istediği zaman onları yakalayabilir. Ve mağsubatı alıp sahiplerine verebilir. Kendileri ile ayrı, ayrı görüşüldüğü vakıt bütün fenalığı yapan, hasım olan aşiyret reisidir. Hükümet onun vücudunu kaldırırsa Dersim meselesi halledilir. Her birinin ayrı ayrı şikayette ittifak ettikleri şahıs Seyit Rıza ile Haydaranlı reisleri Kamer ve Hıdır ağalardır.

Dahiliye Vekaletine

IV )

Seyit Rıza’nın günden güne nüfuz hükmünü arttırdığı meşhuttur. Yağma ve hırsızlıklardan en çok istifade ettiği ve hükümete en az ehemmiyet verdiği için diğer aşiyret ağaları zahirde onu tel’in etmekte, fakat hakikatta ona gıpta eylemekte ve gittikçe nüfuz ve tefevvukunu kerahetle kabul etmektedirler. Hariçtekilerle münasebetlerinden şüphe edilen ve Koçkiri’ye kadar nüfuzu şamil olan ve hariçteki katil ve hırsızları da himaye ederek silah kuvvetini ve adamlarını arttıran bu adam kat’i tedbir alınmazsa istikbalin Dersim için hazırlanmış bir şefidir. arz ettiği hal ve manzara şahıslardan ziyade bir sistem ve o sisteme karşı idaredeki ihmalin netiycesidir. Bu vaziyeti ihdas eden sistem aşiyret hayat ve ananesidir. Bu sistemi muzur ve tehlikeli yapan en müessir sebep ise aşiyretin silahlı olmasıdır. Silah mıktarı altmış ve bu kadar aşiyretin azlığına ve çokluğuna göre tahavvül etmek üzere ve kendilerinin de ayrı ayrı ifadelerine göre on sekiz, yirmi bin tahmin edilmektedir. Binaenlaeyh Dersim’in ıslahı ve içindeki ve bilhassa dışındaki halkın taarruzdan muhafazası ve aşiyret sisteminin de halli için her şeyden evvel Dersim’in silahtan tecridi ve Aşiret reislerinin bu muhitten uzaklaştırılması lazımdır.

Dahiliye Vekaletine

V-VI)

Resmi ve şahsi malumat ve mutaleaların ve mahallesinde hasıl olan intibaların ve Dersim vak’aları ile yakından alakadar halk ile yapılan haspihallerin netiycesi bu hükümde müşterektir. Umumi Müfettiş bey, Vali bey Kazım paşa, Kenan paşa, Osman paşa, Mahmut bey ve diğer Vali ve Kaymakamlarla yaptığım ferdi ve müctemi müzakerelerin askeri, mali, idari, siyasi varit ve muhtemel her safhası mülahaza edilerek işin muhtelif cephelerden tetkikiyle istihsal edilen netiycede defeatle ve ittifakle bu esasa vasıl olunmuştur. Eskiden yapılan ve netiycesiz kalan hareketler daima göz önünde bulundurulmuş ve Dersim’in artık Türk idare tarihinde yaşamaması ciheti en esaslı hedef telakki olunmuştur. Avdetimde zati devletlerine vaki olacak maruzatım da bu esaslara müteferri olacaktır. Bu hususta şimdi tatbik teferruatından sarfınazarla hulasatan takdiri devletlerine arzedeceğim esaslar şunlardır:

I. Dersim’in ıslahı acil ve zaruridir. Tehirinde devletçe zarar vardır.

2. Islahın temini ve zararın tevkifi ve izalesi ve Dersim sisteminin halli ancak;

B. Silahların toplanması, (Bu da müşkil ve külfetli olmayacaktır)

C. Aşiret ağalarının ve ağa olabileceklerin Dersim’den uzaklaştırılması,

D. Dersim’de topraksız ve ağaların esiyri köylülerin mahallen ve ya naklen topraklaştırılması,

3. Bunların tatbiki askeri bir harekete mütevekkiftir. Bu Askeri harekettir memleketin müdafaa sistemini gevşetmemesi ve bilhassa şart ve cenupta tatbik edilen proğramı tehir etmemesi ve hazineye ağır bir yük tahmil etmemesiyle telif eylemek şarttır. Bu askeri hareketin devlet müdafaasını ihlal ve şark proğramını tavik etmiyecek surette tatbikinin mümkün olduğu askeri mutalela ve müzakerelerle anlaşılmıştır. Veçhi tatbiki bittabi tasvibi devletlerine arzolunacaktır.

4. Bu hareketin 932 senesinin ilk müsait mevsiminde başlanmasında muvaffakiyet daha esaslı ve daha kolay olacağından ıslah keyfiyeti tasvibi devletlerine iktiran ettiği anda askeri ve idari istihzarata birden başlanır.

5. Nakil, iskan ve diğer idari program da tasvibi devletlerine arzolunacaktır.

6. Kışın yaklaşmış olmasına ve taarruz ve tecavüzlerin duracağı muhakkak olmasına rağmen Desim’lilerin taarruzuna uğrayan hariç muhitteki Türkleri önümüzdeki ilk baharla yazın ilk aylarının tecavüzlerine karşı mahfuz bulundurmak zaruridir. Bunun için de en müessir tedbir ve çare oralardaki sabit ve seyyar Jandarma kuvvetlerinin diğer yerlerden tasarruf edilerek takviyesi ve Türk köylülerinden bir kısmının silahlandırılması, Sansa boğazı, Kemah boğazı, Kemaliye ve Çemişkezek’te eskiden olduğu gibi icapeden askeri kuvvetlerin ikamesidir. Asker ikamesi keyfiyeti askeri harekât planına Tevfik edilmek mümkündür. Bu ve bunlara ait tatbikat ve teferruat maruzatı ayrıca takdim olunacaktır. Arzederim efendim.

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya...''

1935 yılında, ''Tunceli vilayetinin idaresi hakkında , 2884 sayılı kanun'' çıkartıldı... ''Tunceli Kanunu'' adı verilen bu kanuna göre vilayet çok geniş askeri, idari ve yargısal yetkilerlerle donatılmış askeri bir vali tarafından yönetilecekti. Bu vali gerekli gördüğü kişi , aile ve aşiret üyelerini, vilayet dışına çıkarmaya, sürgün ve tehcire de yetkiliydi!... Hükümetin ayrıca bölgeden, asker ve vergi alma talepleri de vardı...

Dersim İsyanı öncesinde; 1936 Aralığında düzenlenen, umum müfettişler toplantısında, 4.Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa da raporunda şöyle demektedir: '' Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içersinde dilini unutmuş, Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyeler civarında iskanları düşünülüyor... Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız. Soyadı kanunu mıntıkada takip edilerek, Türk soyu adlarının soyadı olarak halka verilmiş olması ve bu adlarla kendilerinin çağrılmasıdır...''

(devam edecek)

Ayten Dirier, Mehmet Sinan Gür bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

...ilgiyle ve dikkatle okudum...devamını bekliyorum...teşekkür ettim bu çabaya...sağ olun...saygılar selamlar...

nedim üstün 
 22.11.2009 0:00
Cevap :
Devamının basılmasını birkaç gündür bizde bekliyoruz!... Ancak ,bloglarımda, siyaset bölümündeki, (Kürtler...Dersim harekatı1937-1938 ) başlıklı yazım,size ve bu yazının devamını bekleyenlere bir katkı sunabilir...Teşekkürlerimle,dostça selamlarımla.  22.11.2009 10:45
 

Milliyet gazetesinin ana sayfasında yer alacak değerde, gerçek bir araştırma yazısı. Ne yazık ki meydan iftiracılara kalmış. Halk yazılanlardan suçluları mazlum olarak görmeye başladı. Master tezim "Anadolu-İstanbul Mücadelesi ve Kuvayı inzibatiye"de Kurtuluş Savaşı sırasındaki isyanları detaylı işledim. Neler döndüğünü iyi bilirim. Ne yazık ki basın belgelere değil, anlatılanlara önem veriyor. Emek ve geniş zamana dayalı araştırmanızı önerilerime alıyor, esenlikler diliyorum.

Ayten Dirier 
 19.11.2009 23:58
Cevap :
Muhakkak ki,Nurettin Paşa nasıl Zara'da - Koçgiri'de gereksiz ve ölçüsüz şiddet uygulayıp kıyım yapmışsa, oğlum dediği damadı Dersim'den sorumlu 4.Umumi Müfettiş Alpdoğan Paşa'da,reformla ilgili taleplerine silah ve öldürmeyle karşılık veren bazı Kuzey Dersim aşiretlerine, hava kuvvetleri desteğiyle dengeler değişince, biraz da , intikam duygusuyla acımasızca davranmış; binlerce zavallı insanın haksızca imhasına neden olmuştur!... Ancak bu durum,Dersim Harekatı'nın siyasi ve tarihsel nedenlerini çözümlemeye yeterli değildir!... Eğer ki bir soy kırım söz konusu olsaydı, 6000 beyaz donlu Dersimli'nin o savaş sürecinde bir araya gelebilmeleri ve Elazığ'a gelen Mustafa Kemal'e tutukluları af için Elazığda topluca başvurmaya çalışmaları mümkün olabilir miydi?... İşte bir siyasi patavatsızlık,bir aymazlık,hassas dengelerde gidilen bir kıyamet yolunda, alevi yurttaşlarımızın da yanlış politikalarla,hala iyileştirilememiş bir yarasını deşiyor, ek bir sıkıntı yaratıyor!...Dostça selamlarımla  20.11.2009 17:24
 

Bir araştırma merak ile bekliyorum devamını..

Güher 
 18.11.2009 15:10
Cevap :
Diğer değerli blogdaşların yazılarının yanında,bir nedenle hemen hemen hiç okunmamış gözükse de,(!) bu gün devamını birazdan yayına vereceğim...19.kasım.2009,10:00 Dostça selamlarımla.  19.11.2009 9:57
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 392
Toplam yorum
: 729
Toplam mesaj
: 164
Ort. okunma sayısı
: 4461
Kayıt tarihi
: 12.03.07
 
 

İstanbul doğumluyum. Sağlıklı beslenme, yüzme, doğada yürüyüş ve çevre özel ilgi alanlarım. Şiiri ve..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster