Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Temmuz '16

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
444
 

Derviş'in Aklı

Derviş'in Aklı
 

İTÜ Elektrik Fakültesinden hocam, Prof. Dr. Ahmet Dervişoğlu,  imzalayarak gönderdiği, kendisiyle usta yazarlarımızdan Doğan Cüceloğlu' nun yaptığı bir nehir söyleşi kitabını, deyim yerindeyse bir solukta okudum.

Kitabın adı "DERVİŞ'in Aklı", 310 sayfa, Remzi Kitabevi tarafından yayınlanmış.

Kitabın arka kapağına, Doğan Cüceloğlu şunları yazmış "Bu kitapta, okulu olmayan Akçapınar köyünden bilge bir babanın inancıyla yola çıkarak okumaya başlamış, öğrenci olarak girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi' nde profesör olmuş, Barkeley' deki Kaliforniya Üniversitesi' nde üç yıl araştırmalar yapmış ve dersler vermiş, sonrasında Türkiye'ye dönüp mezun olduğu fakültede dokuz yıl dekanlık yapmış dostum Ahmet Dervişoğlu'yla sohbet ettim.

Ama bu sohbetlerin amacı, Ahmet Dervişoğlu' nun akademik başarılarından çok, değerlerini, yaşama bakış tarzını, insan sevgisini sizlere aktarmaktı.

Bugün seksen yaşında olsa da, içindeki çocuğu dipdiri korumayı başarmış, gözleri ışıl ışıl bakan bir insandan öğrenilecek bir şeyler olmalı, diye düşündüm.

Sohbetimizden üniversite öğrencileri, öğretmenler, yöneticiler ve anne- babaların yararlanacağına inanıyorum.

Benim aldığım keyfi, umarım siz de alırsınız. "

Ahmet Dervişoğlu' nu , İTÜ Elektrik Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken, 1967 yılında "Elektrik Devrelerine Giriş" dersimize geldiğinde tanıdım. Ertesi yıl da "Lojik  Devreler" dersini vermişti.

ABD' de doktorasını yapmış, yeni dönmüştü. Sanıyorum ilk kez açılıyordu bu dersler.

Ahmet Dervişoğlu'ndan o günlerden aklımda kalan iyi ve anlaşılır bir ders anlatıcı olmasının dışında,  insan olarak en önemli özelliği, öğrencilerle iyi bir iletişim içinde olması, onlara zorluk çıkaran değil, her zaman yardımcı olan bir hoca olmasıdır. O dönemlerde böyle hoca bulmak gerçekten zordu. Yeri gelmişken bu özellikleri fazlasıyla taşıyan, o dönem hocamız, Prof. Dr. Kemal Sarıoğlu' nu da anmadan geçemeyeceğim.

Ahmet Dervişoğlu'yla ilişkimiz, bu özelliği nedeniyle, bu günlere kadar devam etti.

Elektrik Fakültesi İTÜ66 girişliler olarak, zaman zaman yaptığımız sınıf yemeklerine hicamızı da davet ettik, müsait olduğu her zaman bu yemeklere katıldı, keyifli sohbetler ettik, fikir alışverişinde bulunduk.

Devamlı bizleri Akçapınar'daki köy evine davet ediyor. Bu sene orda da birlikte keyifli sohbetler yapma imkânı bulacağımızı düşünüyorum.

Kitap usta yazarlarımızdan Doğan Cüceloğlu tarafından kaleme alınmış. Yazar, hocamızın uzun yıllardan beri arkadaşı ve aile dostu. Bu nedenle, hem Ahmet Dervişoğlu' nu, hem de aile fertlerini ustalıkla konuşturarak,  konuları açmayı çok iyi başarıyor.

Ahmet Dervişoğlu' nun hayatını değiştirenin babası olduğu anlaşılıyor.

Köylerinde okul yok. Köyde kimse çocuğunu okula gönderemiyor. Babası okumaları için ilk önce, Gönen' de bir tanıdıklarının yanına veriyor, sonra da ucuza bir ev alarak çocuklarını yanına alıp okumalarını sağlıyor. Köyde, devrim böyle başlıyor.

Bu yoldan, önce abisi, sonra kendisi geçiyor. Diğer kardeşler bu sürece girmeye pek istekli olmuyorlar, buradan da anlıyoruz ki, bazı şeylerin olabilmesi, insanın kendisine de bağlı.

Köyde, okuyanlar okuyamayanlara destek olarak, okumalarını sağlıyor ve zincir böylece kurulmuş oluyor.

Ahmet Dervişoğlu, kitapta, ilkokul öğretmeninden tutun da, bir çok isme yer veriyor. Hangimiz ilkokul öğretmenlerimizin, okul müdürlerimizin vb. ismini bu kadar net hatırlarız. Hocamızın bu konuda çok duyarlı olduğu anlaşılıyor.

O dönemdeki devlet kadrolarında görev yapanların da, cumhuriyetin aydınlanma felsefesine inandıkları ve bunu pratikte de uyguladıkları görülüyor.

Hocamızın ağabeyi köyde okul olmadığı için geç okula başlıyor. Yaşının küçültülmesi lazım, okumaya istekli birisi var karşısında, hakim hemen yardımcı oluyor. Boyuyla kilosu orantılı değil, memur 2 cm hemen boyu kısa yazıyor, yeter ki çocuk okusun vb. Bilinçli kadroların olması, insanların yolunu açıyor, aydınlanmaya yürüyüş başlıyor.

Benim amacım burada sizlere kitabı özetlemek değil. Ancak, hocamızın, altını çizdiği bazı noktaları, bir kez de burada, kendi deneyimlerimi de katarak , yeri geldikçe ifade etmek.

Hocamız " kelimeleri uygun seçmek yaşamsal öneme sahip" diyor. Bu önemli bir ilke. Birçok örnekle bu tezini güçlendiriyor.

Laik eğitimin önemine yaptığı vurgu da çok haklı.

Öğretmenlerin, öğrencinin hakkı olan notu vermesi gerektiği konusundaki duyarlılığını burda bir kez daha okuyoruz. Bu ilkesini, öğrenciliğimiz sırasında, pratikte de uyguladığını biliyoruz. Yöneticiliği sırasında da, uygulatmaya özen gösterdiği anlaşılıyor.

Öğrencinin hakkı olan notu vermemenin, nasıl bir travmaya neden olduğunu, burada kendi hayatımdan örnek vererek, biraz açmak istiyorum.

İTÜ Elektrik Fakültesinde okurken(1960'lı yıllar) daha ilk sınıfta öğrencileri, "ikinci yıl mekanik dersinden nasıl geçeceğiz, hem sözlü, hem de yazılı sınav yapıyorlar, üstelik yüzlerce kişi sınava giriyor, 3-5 kişiden fazla geçen olamıyormuş. Biz ne yapacağız, üstelik bir dersten dahi kalsan baraj var, 3. sınıfa devam edemiyorsun" diye bir düşünce alırdı. Zor bela barajı geçiyorsun, 3. sınıfta "devre analizi", 4. sınıfta "otomatik kontrol" yine öğrencilerin kabusu oluyor. Bu derslerden de 100 kişi giriyor 3-5 kişi geçiyor, kimse  hocalara " arkadaş bu öğrenciler, Türkiye'nin seçilmiş en başarılı öğrencileri, büyük oranlı başarısızlık varsa, burada sorun vardır, şu meseleyi bir inceleyelim " demiyor. Bu derslerden geçen öğrenciye mezun olmuş gözüyle bakılıyor.

İyi mühendis, bilim adamı olabilirsiniz, ama bu iyi bir öğretmen olacağınız anlamına gelmiyor.

Üniversite'de ders veren hocalar o zamanlar( şimdi varmı bilmiyorum) ders nasıl anlatılır, nasıl geliştirilir, soru nasıl hazırlanır, nasıl değerlendirilir, tahta nasıl kullanılır vb. herhangi bir eğitimden geçirilmemden, derse başlatılıyor ve tüm sorumluluk( ya da sorun) öğrencide kabul ediliyordu.

Mezun olduktan sonra sık sık aynı rüyayı, daha doğrusu kabusu gördüm. Bu kâbus tam 20 yıl sürdü. "mühendis olarak bir yerlerde çalışıyorum, ancak bir kaç ders daha var vermem gereken, onlar öyle duruyor, acaba o dersleri kim veriyor şimdi?, ne anlatıyor? Nerede sınav yapılıyor? Okula gitsem tanıdık kimse var mı dır? Yıllar geçmiş, dersler bizim zamanımızdaki yerlerde mi yapılıyor, yoksa başka yerlerde mi? Bir sürü bilinmeyen, tam bir kâbus. Her yıl defalarca aynı kâbusla uyanıyorum.

Sınıf arkadaşlarımızla tanışmamızın 40. yılı kutlama yemeğinde(2006), sınıf arkadaşım Necmi Baysal' la sohbet ederken, Necmi yıllarca bir kâbus gördüğünü söylüyor, anlatıyor benim gördüğüm kâbusun aynısı, şaşırıp kalıyorum.

Yıllar sonra makina Fakültesi 1966 girişli bir arkadaşla sohbet ederken, gördüğüm rüyadan bahsediyorum, aynı rüyayı o da yıllarca gördüğünü söylüyor.

Tanışmamızın 50. yılını bu sene hocalarımızı da davet ederek kutladık. Orada anılarımızı anlattık. Güzel anılar bol bol anlatıldı. Sonunda "buraya kadar hep güzel anılarımızı anlattık, biraz da kabuslarımızdan bahsedelim”  diyerek, gördüğüm kabusu ve Necmi’yle bu konuyla ilgili sohbetimizi anlattım. Gördüğüm rüyayı anlatınca, hemen hemen  tüm arkadaşlar, “ben de, ben de” diye bağırdı.

Bir nesil, ya da bilemiyorum kaç nesil, demek ki psikolojik olarak sakatlanmışız , bu ortaya çıkmış oldu.

Bu konuda üniversitelerin kesin önlem alması gerekir.

Hava Harp Okulu’nda, öğretim üyesi olarak başlamadan önce, yukarıda bahsettiğim eğitimden geçmiş, başarılı olamayanlar, öğretim üyesi olarak kabul edilmemiş ve başka birliklere atanmıştı.

Planlama ve Program Kontrol Müdürlüğü her zaman öğretim üyelerinin uygulayacakları programı takip eder, sınav sonuçlarını değerlendirir, varsa bir hata araştırır, düzeltilmesini sağlardı.

İTÜ ' de olduğu gibi Hocanın “astığı astık, kestiği kestik” değildi. Hocalar da hesap verirdi. Bunu bildikleri için de, kimse öğrencilere haksızlık yapamazdı.

Hocamız da, korku kültürünün, toplumumuz üzerinde yarattığı tahribat üzerinde, ağırlıklı olarak duruyor.

Hocamızın önemle üzerinde durduğu bir konu da "Yönetici sorunu"

Yetersiz, yeteneksiz kişilerin yönetici olmasının yarattığı sorunlara dikkat çekiyor, bu konuya ben de milliyet blogdaki köşemde "Belediye Başkanları" başlıklı yazımla değinmiştim.

http://blog.milliyet.com.tr/belediye-baskanlari/Blog/?BlogNo=65773

Ahmet Dervişoğlu, söyleşinin bu  bölümünde özet olarak  " liyakat, Türkiye'nin bir numaralı sorunu"  diyor.

Hocamızın ilgimi çeken bir cümlesi de "Dünyada en korkunç şey yalniz kalmaktır, ondan daha korkuncu  hiç yalniz kalamamaktır."

Bu cümle, hocamızın tam olarak kişiliğini yansıtan ve onun yaşam tarzını özetleyen bir cümle. Hocamız, insan içinde olmak ve onlarla iletişimde olmak kadar, kendi kendiyle kalmayı da önemseyen bir insan. Bundan güzel kendisini tanımlayacak bir cümle yok diye değerlendiriyorum.

"Manevi İkram" konusundaki uyarılarını dikkate alıp, bu konuda biraz bonkör olmamız gerektiğinin altını çizmesi de önemli ve uygulanması gereken bir öğüt olarak kayıtlara geçmiş.

"Akıllı insanlar başkalarının tecrübelerinden yararlanan insanlardır. " ilkesini güzel örneklerle destekliyor.

"Gözlerim Kum Torbası" öykümde ben de bunun önemine vurgu yapmaya çalışmıştım.

Kitabı ilginç kılan hususlardan biri de, usta yazar Cüceloğlu,  farklı düşündüğü konularda Dervişoğlu'yla  tartışmaya girmekten çekinmiyor, kitap böylece söyleşiden zaman zaman tartışmaların yaşandığı farklı bir boyuta gidiyor.

Yazar, aile fertleriyle de Ahmet Dervişoğlu hakkında konuşuyor, onların anılarını, değerlendirmelerini yansıtıyor. Bu da, söyleşiyi farklı bir boyuta taşıyor, Dervişoğlu'nun değişik açılardan değerlendirilmesini almamızı sağlıyor.

Hocamızın en çok üzerinde durduğu husus ise, artık öğrencilerinin kafasına iyice kazıdığı  "yeniliklere açık olma ve analitik düşünme"  ilkesi.

Bu konuya girmezse zaten şaşardım. Hocamızı tek cümleyle tanımla deseler, yukarıdaki cümleyi kurardım. Temel ilke bu olunca, insanlık ve evren için güzel olan her şey peşi sıra geliyor.

"Eğitime yapılan harcama değil, bir yatırımdır" ilkesi de önemli. Ortalama eğitim seviyesini artırmak için bu yatırıma ağırlık verilmeli.

Tabi yatırımın doğru yönde yapılması da büyük önem taşıyor.

Kitapta karşılaştığımız ilginç ve önemli bir tanım da "akıllı sevgi" ve "aktif sabır" . Bu kavramlarla ne kastedildiğini de, kitabı okuyunca anlayacaksınız, biraz da merak yaratalım ki kitabı alıp okuyasınız. 

Bildiğiniz gibi bir yazarın doğal okuyucu kitlesi, en yakın çevresidir. Genellikle onlar da, yazar kitabını imzalasın bize versin diye beklerler. Hâlbuki ki tam tersi yapılmalı, kitap alınıp, yazara imzalatılmalı ki, hem yazar onore edilsin, hem de yayıncı nezdinde kitabı okunan yazar statüsü kazansın. Dostluk, arkadaşlık, akrabalık böyle bir desteği gerektirir. Şöyle bir etrafımıza bakalım, kaç tane kitap yazan, dostumuz, arkadaşımız, akrabamız var. Bu değerli çabayı desteklemek, hepimizin görevidir. Kitap özellikle, ailemize bırakacağımız en büyük hazinedir. Bir düşünelim; dedelerimizden bırakın bir kitabı, bir anı defteri kalmış olsaydı, bizler için ne kadar büyük önem ve değer taşırdı. Burada da tarihe deneyimlerle not düşülüyor, değerini bilelim ve hak ettiği değeri verelim.

Ahmet Dervişoğlu; insanın hayatında, ailede dede, dayı, amca, teyze, hala vb yakınların olmasının yarattığı zenginliği de önemle vurguluyor.

Bu konuya  son çıkan Gözlerim Kum Torbası adlı öykü kitabımda ben de " Dedem Yokmuş" adlı öykümle vurgu yapmıştım.

DERVİŞ'in Aklı, hepimizi dervişliğe davet ediyor ve bunun yolunu gösteriyor.

Yolunuz açık ve aydınlık olsun.

12 Temmuz 2016

Dr. Erdener ILDIZ

 

 

erdener@ildiz.com.tr

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 74
Toplam yorum
: 44
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 797
Kayıt tarihi
: 25.09.07
 
 

Elektronik yüksek mühendisiyim. Bilgisayarlı kontrol sistemleri üzerinde doktora yaptım. Bir  şir..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster