Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Temmuz '07

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
580
 

Devam eden öyküler... Bilim, din ve yaratıcılık

... Banyodan sonra annesinin telefonunu kesme bahanesi olmuştu. Kahvaltıya geç kaldığını belirterek görüşmeyi kısa kesip giyinmiş, hafif bir makyajla Ziyade’nin yolunu tutmuştu. Uzunca zamandır Pazar günleri bir araya gelerek kahvaltı ediyorlardı. Günün moda olan mekanlarından çok onlar "Ziyade" adında bahçesi çok güzel düzenlenmiş ve çok güzel mutfağı ve sahibi eski tüfek solcu sahibi olan mekanda bir araya geliyorlardı.

Çocuklu olan arkadaşlarının çocukları bahçede birbirleri ile oynayabiliyor ve mümkün olduğu kadar onları rahatsız etmeden gün devam edip gidiyordu. Mekanı düzenleyen Nivart isminde çok ünlü bir içmimardı. Kış ve yaz bölümleri ayrı bir özen ve dikkatle düzenlenmişti. Doğanın sunduğu benzersiz güzellikteki taşlar hem doğal hem de gösterişli bir hava katmıştı. Nivart’ın çok eskiden seksenlerde Raif’in sevgilisi olduğu bilinirdi. Şimdi ise sanki hiçbir şey yaşamamış iki insan gibi sıkı dosttular. Nivart Bodrum’da olmadığı zamanlar hafta sonları mutlaka orada olurdu. Bu mevsim onun sıklıkla Bodrum’da geçirdiği dönemlerdi. Çok sıkı kadındı doğrusu. Geçmişteki ilişkilerinden, leşler diye söz eder ve kahkahayı basardı. Aslında duygu yüklü kırklı yaşlarının olağanüstü güven veren yüz çizgileri ile belki de kıskandığı tek kadındı.

Her ne hikmetse tasarımcı ve sanatçılar, hiç inanmasalar da kendilerini bu tür yerlerde daha rahat hissediyorlardı. Raif, her konuşmada solcu olduğunun hatırlatılmasına, üstünden konuşulmasına bozulsa da sağladığı atmosfer yalnız ve ince ruhlu birçok insanın mekanı benimsemesini sağlıyordu. Ziyade, yurt dışından gelen birçok sanatçının da uğrak yeriydi.

Raif’i hep merak ederdi. Evli ve bir çocuklu olduğunu, evliliğine ve karısına çok bağlı olduğunu bilmeyen kalmamıştı. İnatçı, sevecen biraz kendini beğenmiş ama yaratıcı bir insandı. Oldukça geç girdiği MSÜ grafik bölümünü bitirmeden iş hayatının değişik alanlarından sonra burasının ilginç bir hikayeyle ona devredilmesiyle yaşamında yeni bir dönem başlamıştı. Birkaç kez yalnız kaldıkları olmuştu ama laf bir türlü onun istediği yöne gitmemiş, hep sığ sularda gezinmişlerdi. Oysa neler geçiyordu aklından onun için. Salak, farkında değildi ki!

O gün tüm ekip neredeyse oradaydı. Kadınların birbirleri ile öpüşmeleri, erkeklerin sıkı sıkı tokalaşmaları ritüel gibiydi. Çoğu birbirini hafta içi de görmesine karşın buraya her gelişte sanki uzun süredir görüşmemiş gibi heyecan duyup birbirlerine karşı aynı ritüeli ve özeni gösteriyorlardı. Yakında her biri farklı tatil yerlerine gider ve hafta sonları mecburcular dışında kimse kalmazdı. Bu dönemde Raif’te Bozcaada’da son dönemde satın aldığı Nivart’ın restore ettiği mekana giderdi. Grup, mesleklerinde iyi kazanan iddialı ve düzeyli insanlar topluluğu olarak göze çarpıyordu. Her biri ayrı ayrı gündem belirleyen projelere imza atıyorlardı. Serkan son çektiği kliple son haftaların en çok konuşulan yönetmeniydi. Dünyayı boşlamış görüntüsüyle kimse onu ünlü bir yönetmene benzetmiyordu ama olsun. Çektiği klipler sıra dışı film dili, sıradan hikayeler ama güçlü karelerden oluşuyordu. Resim eğitiminin verdiği kurma ve denge kavramlarını her sahnesini tablo değerine dönüştürüyordu. Kamyon dolusu parası olduğunda tamamen resme döneceğini söylediğinde herkes kahkahayı basardı.

Kadınlarla arası iyiden de öteydi. Kadınlar saatlerce onunla konuşup kendilerini anlatabilirdi. Gençliğinde olgun ama kendinden yaşlıca çok sayıda kadınla beraber olmuştu Serkan. Kadınların onda seveceği her şey var görünürdü ama o bir türlü mutlu olamıyordu. Grubun en hassas balığı oydu. Onunla oturup günlerce kültürel sohbet yapabilirdiniz. Elinde gazete kafasını kaldırdı. Günün konusunu ortaya atacağı her halinden belliydi. Gazeteciye bakar mısınız ne demiş? Seçim dönemi nedeniyle öyle çok saçmalık oluyordu ki bu sefer ne var gibilerinden baktı herkes. Samim Kutlu köşesinde ne buyurmuş biliyor musunuz? Eee yani Serkan söyle artık dercesine baktı Mustafa. Başlık aynen şöyle dedi Serkan: Bilim adamına mı yoksa başbakana mı inanacağız? Hayda diye bir nida geldi Senem’den . Ne alaka yani?

Gerçekten çok ilginçti, bilim adamı ve başbakan. Kimse önceden böyle bir şeyi düşünmemişti. Tabii ki bilim adamına inanacağız dedi Senem. Başbakan ne de olsa politikacı. Senem, bir ajansta müşteri ilişkileri direktörüydü. Olağanüstü bir çevresi vardı. Çalıştığı ajansı ihya ettiği söylenirdi. Otuz beşli yaşlarda kumral, çok güzel doğal göğüsleri ve manken ölçülerinde vücudu olan Senem konuşurken sizi sağır edecek kadar coşkulu konuşurdu ama bir o kadar da sıkı bir dinleyiciydi. Yüzünde gördüğünüz daimi bulutumsu tebessüm belki de mesleğindeki başarısının nedeniydi.

Daha önce hiç düşünmemiştim ama dedi Fuat. Ben ikisine de doğrudan inanmam gereken bir neden görmüyorum. Fuat bir ritim grubunun başıydı. Yerel müzikler ve danslar onun en çok ilgilendiği şeydi. Çok sayıda amatörle çalışır onların her biri yetiştikçe başka gruplar doğardı. Bundan şikayetçi olmayan bir yapısı vardı Suat’ın. Herkesin dost ve koruyucu ruhuydu o. Sanki güzel sanatlar için yaratılmıştı. Net ve kendince doğru olan görüşleri son derece estetik biçimde ifade ederdi. Raif önce Senem sonra Fuat’a baktı. Karşılaştırılan şeyin elma ile armut gibi olduğunun farkında mısınız? Dedi. Birisi halkın oyuyla seçilmiş, sorumlulukları olan politikacı. Diğeri mesleğinden başka sorumluluğu olmayan bir insan. Birilerinin bilim adamlarını niye bir şey bulamadınız diye suçladığını duydunuz mu? Oysa politikacı öyle mi? Her gün onlarca düşünceye cevap vermek zorunda. Bence soru yapısı itibariyle sakat. Ayrıca bilim adamlarının da doğruyu söylemedikleri dönemler çok oldu, tıpkı politikacıların olduğu gibi.

Raif konuya girdiği zaman sohbet hemen felsefi bir derinlik kazanırdı. Onun fen, matematik ve bilime karşı çok güvenli bakmadığı bilinirdi. Yaşamın küçükten büyüğe her şeyin bir arada olmasıyla yürüdüğüne inanır, ama bunların içinden bazılarının diğerlerine karşı daha önemli gösterilmesinin geçen yüzyılın hastalığı olduğunu söylerdi. Ona göre kutsal hiçbir meslek ve konum yoktu. Evrende en küçük hücreden en büyük yaratığa kadar her şeyin bir önemi vardı.

Katılıyorum sana dedi. Caner. Yirminci yüzyılda bilimin buldukları ve bulamadıkları ile karardı dünyamız. Buldukları başımıza bomba olarak yağdı. Bulamadıkları hastalık ve dert olarak karşımıza çıktı. Okullarda ilk söyledikleri şey bilimin ne denli önemli, vazgeçilmez ve inanılır olduğuydu. Sanki tek doğru bilimdi! Japonya’da bir kalemde şehirler yok eden atom bombası bilimin eseri değil miydi? Caner, coşkulu sevecen bir insan kaynakları uzmanıydı. İşini severdi ama her zaman insan kalitesinden yakınırdı. Çok büyük bir şirkette bu konuda planlamanın başındaydı, eğitimler ve organizasyonlar düzenlemek onun işiydi. Eğitim tasarımı yaptığını söylerdi hep.

Doğru diye devam etti Raif, gözlerini hafif kısarak, önemli bir şey söyleyeceğini hissettirdiği zamanlar hep böyle yapardı. Bu yüzyılda bilim ve bilim adamının haksız hükümranlığı sona erecek. Ona göre meslek ve inanç terörüydü yapılan. Bir şeyi inandırmak için mutlaka başına bilimsel sıfatı eklenir olmuştu. Oysa her şeye inanılabilir ve her şey doğru olabilirdi. Bu yaklaşım, inançları nedeniyle insanları yakan orta çağa kadar uzanan bir mantığın devamıydı. İnancı, yaratıcılığı ve sanatçıyı güvensiz sayıp bilimi ve matematiği her şey yapan zihniyet değil miydi buluşlarıyla aynı zamanda insanlığın sonunu getiren. Hava iyiden iyiye tartışma kokmaya başlamıştı. Kenan, ileri gittiniz ama dedi. Bilim için konuştuklarınız son derece saçma olmaya başladı. Ne yani, hurafelerle mi doldursun insanlar zihinlerini. Kenan, sıkı bir elektronik mühendisiydi. Bankaların son dönemde çok sık aradığı bir isim ve konusunun en iyisiydi. Mühendislere, matematiğe ve bilime de laf söyletmezdi.

Caner, hurafeler diye korkutarak insanları inançları ile yalnız başına mı bırakmak lazım? Bunun orta bir yolu yok mudur? Yıllardır, insanların inançları ile savaşılarak bir yere varılmadığı görülmedi mi? En güzel örnek Sovyetler. Raif daha iyi bilir ama. Dine karşı savaş, onu sadece büyüttü radikalleştirip siyasallaştırdı. Siyaset ve bilimi neden dinle karşı karşıya getiriyorlar ki? Oysa din, kişisel bir inanç olarak kaldığı sürece insanlar için bir olgunlaşma süreci.

Senem, din afyon olarak kabul edilirmiş geçmişte deyip Raif’e döndü. Doğru diye söze girdi Raif, derin bir iç geçirerek. Aslında çok uzun bir hikaye. Sovyet devriminin ve Lenin’in tarihi bir hatasıydı politik mücadeleyi aynı zamanda dine karşı yöneltmek. Stalin döneminde durum iyice vahimleşmiş ve din devletin savaştığı bir konu haline gelmişti. Bu da halkı kucaklama iddiasında olan bir devlet için fiyasko olarak sonuçlanmış. Halk dinden uzaklaşmak yerine ona daha sıkı sarılmıştı. Kısacası dinin yükselen değer olmasında en önemli katkıyı Sovyet devrimi ve sosyalistler yapmıştı.

Bugünün radikal gruplarının kökeninde halkın biriken bu hıncının payı olduğunu unutmamak lazım. Konu öyle tatlı konuşulur bir hale gelmişti ama Serap her zaman yaptığı gibi saçlarını şöyle eliyle geriye attırıp bir Pazar günümüz var onu da bu konuşmalarla geçiremezsiniz diyerek konuyu değiştirme yönünde önemli bir adım atmıştı. Serap, bir moda dergisinin genel yayın yönetmeniydi. Hırsının taşları çatlatacak kadar olduğu söylenirdi. İşini mükemmel yaptığı kesindi. Tıpkı kendisine baktığı gibi. Herkes yavaş yavaş kıpırdanmaya ve yeni bir plan yapmaya başladığında çalan telefonu ona yeni başlayacak bir öykünün haberini verir gibiydi.

Yolculuk nereye doğruydu acaba?

Ekrem Pehlivan

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bilimsel doğrular "tek"tir ama gayet güzel yanıltılabiliyoruz; hani istatistiklerle istenildiği gibi oynayarak kendini haklı çıkartanlar gibi... Din; tartışılacak bir konu değil bence ama olmalı. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey bu; olmazsa, evlatlarımız "evren gibi" öyle bir boşluğa düşüyor ki ne yapsanız dolmuyor. Ama olabildiğince "akılane" öğretilmeli ve özellikle insanlarda "vicdan" oluşturmak için kullanılmalı diye düşünüyorum. Yoksa, (gündüzün aydınlığından anlayamazlar) gecenin karanlığında gökyüzüne baksa insanlar, o sonsuz "boşluğu" "hafsala" alır mı?..

derinmavi.. 
 15.10.2007 11:31
Cevap :
dini tartıştığınız gün hayali, havayı, duyguyu ve ruhu da tartışmanız gerekir. Din inanırsanız vardır. Bu nedenle herkes inandığı ölçüde içindedir. önemli olan bunu siyasallaştırıp topluma yaymaya ve baskıyla uygulamaya kalkışmamalı. sevgiler  15.10.2007 21:30
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 202
Toplam yorum
: 308
Toplam mesaj
: 61
Ort. okunma sayısı
: 971
Kayıt tarihi
: 29.06.07
 
 

Sosyal medya danışmanı, grafik tasarımcı.  ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster