Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

AYFER AYTAÇ GAZETECİ YAZAR

http://blog.milliyet.com.tr/ayferaytac

01 Ocak '15

 
Kategori
Alışveriş - Moda
Okunma Sayısı
110
 

Devlet de deldi yüreğimi...

Devlet de deldi yüreğimi...
 

Üzerinde resmiyet bulunmayan resi zarf


YAZIKLAR OLSUN DEVLET DE DELDİ YÜREĞİMİ…

DOĞRU SÖYLEDİM DİYE, DİLERİM EZA GÖRMEZ GÖZLERİM.

Ulema, “Âlimin verdiği zehiri iç cahilin verdiği baldan kaç” diyor. Ne var ki günümüzde âlim sanılan cahilleri nasıl ayırt edeceğiz? Çoğunluk halinden memnunken, azınlık ses çıkaramıyor, ya da çıkan sesi bastırılıyor. Bizlerin aldanması insana inanmaktan ve herkese güvenmekten kaynaklanıyor. Lakin devletimizi yönetenlere de güvenemeyeceksek vay halimize! Ülkemin memurlarına, amirlerince “Dört günlük yılbaşı tatili öncesi acil ne iş varsa görülsün” denilmiş olacak. Onlarda bazı sallantıdaki işleri ellerinden çıkarmaya gayret etmişler.

Yılbaşına gelinmeden bir gün önce evimin kapısı ve aynı anda zili korku verircesine çaldı; “Kim ki bu saatte” diyerek cesaretle kapının ardına vardım. “Kimsiniz” diye sorduğumda kapının dışından “Polis, kapıyı açın! Cevabını aldım. Polisle ne işim olabiliri düşünmüyorum o an, insanız her şey insan içindir. Üstelik onca sene gazetecilik etmişiz; yiyeni yutanı görmüş, “Az tıkın günahtır” demişiz. Midesi gazlananlar gargara yapmak istemiş olabilirler. Bunlardan ensesi kalın ve eli kolu uzunlar, iftira atıp polisi sabahın ilk mesai saatlerinde apansız evinize yollayabilirler. Burası dünya…

Daha kahvaltımı bile yapmamıştım, aç karnımın gerginliğinden mi, ne? Biraz ürkmüş olsam da, gayet soğukkanlı tavırla kapıyı açtım. Karşımda beyefendi görünümünde siyah takım elbiseli bir adam, temiz yüzlü de. Öyle büyük başlardan birinin fedaisi bakışlı değildi. “Ben Halıkent polis karakolundan geliyorum. Resmi bir zarfınız var.” deyince: “Siz gerçekten polis misiniz, kimliğinizle ispatlayın” demedim. İtimat ettim, beyanına güvendim. “Şuraları imzalayın önce” dedi. Ben zarfı görmeden nedir, ne değildir diyemeden adamın elinde tuttuğu evraktan gösterdiği yerleri imzaladım. “Polisim” demişti. Devletin memuru kapıma kadar gelip resmi bir zarfım olduğunu söylüyordu. Devlet beni kandıracak değil ya, mühim bir şeydir diye düşünüyorum ayaküstü. Sonra sarı uzun zarfı elime tutuşturuyor polis olduğunu söyleyen şahıs ve iyi günler dileyip yanımdan ayrılıyor.

Dış kapıyı örtüp içeri girince bakıyorum ki, zarfın üzerinde ismim ve soy ismim dışında hiçbir yazı yok, ne adres, ne tarih, ne göndericinin kimliği. Rengi dışında zarfın resmi olduğunu belirtir bir emare de yok. Ama zarf hayli kalın, kabarık. Biri bana oyun mu oynuyor, nedir bu” deyip zarfın içini açtığımda polis memurunun yalan söylemediğini anlıyorum. Gerçekten bana getirdiği zarfın içeriğinde kocaman harflerle T.C İÇİŞLERİ BAKANLIĞI yazıyor. Hemen altında da küçük harflerle mahalli İdareler genel Müdürlüğü ibaresi bulunuyor. Konu İşleme konulmama onayı diye belirtilmiş. Üç sayfalık bir yazışma ve sayfanın sonunda genel müdürün, ilimiz valisinin, müsteşarının ve en sonunda İçişleri Bakanının olurunu belirten imzası bulunuyordu. Dört ayrı imzayı incelerken dikkatimi çekti; imza tarihlerinin arasında bir iki günlük süre vardı. Yani bürokraside masalar arası dolaşım çok uzun sürmemiş, Fakat imzaların bir üstünde bir ay öncesinin tarihi bulunuyordu... Yani Aralık ayı başında evrak tanzim edilmiş, günün tarihinin üzerleri imzalanmış. Lakin polis eliyle zarf bana sene sonunda yani 30 Aralık günü elden ulaştırılmış. 25 gün sonrasında…

Polisle kapıda aniden muhatap olduğumdan bana imzalattığı teslim kâğıtlarının tarihi eski olarak mı düzenlenmişti, bakmadığımdan bilemiyorum. Zira devlete güvenip, memuruna sual edemedim. Evrak tarihi eski, ama içeriği daha da eski. Şöyle ki: Tam bir sene öncesi, tarafımdan bakanlığa gönderilmiş bir şikâyetin baştan savma, uydur koydur cevabı…

Şehrimin belediyesinin makam gücünü kullanarak şahsımla uğraşısını dile getirmiştim.  13 sene öncesinin belediye başkanının yanlışını kalemimle kurcaladığım ve işin doğrusunu gazetemden yansıttığım için başkan evimin suyunu kestirmişti.

48 milyar lira (2002 senesinin parasıyla) su faturası fitne kafaya göre ayarlanıp, uydurulmuş, sonra bilgisayar kayıtlarına aktarılıp resmiyete dökülmüş. (Uydurulmuş diyorum, zira tarafıma gönderildiğinde elle ve tükenmez kalemle yazılmış bir faturaydı.) Bu faturanın kopyasını çoğaltıp,  kime itiraz ettimse haklılığı mı ispat ettiremedim. “Hamam işletmiyorum, havuz çalıştırmıyorum, üstelik dışarıda çalışanım, evime kapanıp suyu boşuna akıtma fantezisi yaşamıyorum” diyorum. Lakin gücüm sınırlı, makama yalakalar üzerime atılan bu iftirayı sorun saymıyorlar. İlin valisi, savcısı dahi umuruna bile takmıyorlar. Meslektaşlarımsa, yemek yedikleri kabı karşılarına almak istemiyorlar. Ben her devlet yetkilisine “Belediyenin en büyük silahı sudur, Allah’ın verdiği suyu tekeline almışlar, kime kızdılarsa soğumak için suyuyla oynarlar” desem de, “Geçmişte bir vatandaşın bu sebeple kendi canına kıydığını biliyorum” diyerek, o mazlumun da hakkını aramaya kalkışsam da, kimseye derdimi dinletemiyorum. Belediye başkanı makam gücüyle başarılı oluyor ve benim gazetemi kapattırıp, mesleğime nokta koyduruyor. 13 sene öncesinden gelen mesele işte buydu…

Ne oldu, niye şimdi resmi evrak geldi, ne alaka? Diye sorabileceklere: İçişleri Bakanı Efkan Ala ile alaka diyerek izahta bulunayım.

“13 önce evimin suyu kökünden kesildi, saati sökülüp belediyenin adamlarınca götürüldü, sonra bir daha getirilmedi. Ben kendime ait evi kapatıp, başka yörelerde, başka evlerde kiralarda oturdum.  Sonra bu günden bir sene öncesi, kendi evime bir müteahhit talip oldu. Cadde üzerinde beş kata müsaadeli evimin suyunun kesikliğini öğrenmiş. Evimi yok pahasına elimden almak üzere baskılar kuruyor. Ben evime ikamet için dönüp “Üç kuruşa senelerimin emeğimi vermem” deyip direnince, baskı tehdide dönüşüyor. Olmadı, bu defa senelerce beni umursamayan belediye tekrar devreye giriyor. “Yüklü su borcun var” deyip, zabıtasıyla, tehditkâr adamlarıyla sindirmeye kalkışınca; (Meğer müteahhit kalabalık bir cemiyetin adamıymış, dolayısıyla büyük güçten arkalıklıymış. O kalabalık cemiyet, yerel seçimlerde eski başkanı tekrardan seçilmesi adına destek sözü vermiş, sözün karşılığında cemiyetin ve cemiyet mensubu adamların isteklerinin de yapılması şartıyla.)

Ah güzel ülkem; ne zaman bir haklılığın peşinden koşsam, olumsuzluğu gidermeye kalkışsam, dar alanda tek başınalığım beni zora sokuyor, birileri tehditle başımı zonklatıyorlar. Yine kurcaladım bir şeyleri diye, evim kundaklanmaya kalkışıldı. Belediyenin zabıtasınca zorla bahçeme dalındı, etraf tarumar edildi. Yerel yetkililer “Makam makama yüz yüze bakar, makam makamın malına muhtaç, kötü olmayalım” görüşünde olabiliyorlar. Senin hakkını tiplerine takmıyorlar. (Çok hak aradım, bulamadım. Gücün, haktan önemli sayıldığını biliyorum.)

“Zorbalara boyun eğmek zordur. Ama devletten, tâyukarı makamlardan yardım istersem zor kolaylaşır belki” umuduyla, devletin bildiğim her yüksekçe makamına ve bir de o makamların en üstü olan içişleri bakanlığına meramımı anlatan halimi arzettim. “Şiddet görüyorum, senelerdir su kullanma hakkım elimden alındı” dedim. Ellerine geçecek şekilde, en pahalı olarak postaladım. Çok posta parası vermiştim, ama sonunda hakkın yerini bulması önemliydi.

Aradan çok süre geçti. Umutla beklediğim olumlu cevap yerine üzerime belediye ve müteahhit baskıları çöktü. Konu-komşu “Niye belediyeyi karşına aldın, kahraman mı oldun? Akıl mantık işi değil yaptığın, ağzını açmasaydın, gözünü yummuş olsaydın sefalet, çile çekmeyecektin” diyordu. Aynı komşular, korkuya kapılıp şahitlikten kaçınıyorlardı. Güzel ülkemin Müslüman bilinen insanı “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisine uymaktansa kulak üstü uyumayı tercih ediyordu. Dolayısıyla güç, güçsüzü eziyordu. Ve nihayet kötüler amacına ulaştı. İçerisi her türlü gülün ve ağaçların bulunduğu bahçeli, teras katlı müstakil evimi üçe beşe bakmadan zalime satmak zorunda kaldım. Sıkıcı bulduğum apartman dairesine taşındım. Yani şimdiki oturduğum ve polis memurunun kapıma geldiği evime… Müteahhit evimi yıkmış, ağaçlarımı kesmiş, yerine beş katlı apartmanı dikmiş ve lüks daire diyerek pahalıca kat kat, daire daire satış yapıp paraları kapmıştı.

“Benim mağduriyetime hala bir cevap yok” deyip, unuttuğum vakitlerde polis memuru çıkıp geldi. İki yere imza attırıp, sarı zarfı teslim edip, görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla gitti.  İçerik tarihi bir ay öncesinden, adsız adressiz bir zarfı. Yazıklar olsun, yine oyuna getirilmiştim. Birilerine güvenerek ne çok aldanan olmuştum. O zarfın içinde, belediyeciler hakkında yaptığım şikâyetlere zaman aşımı denilmiş, takipsizlik kararı verilmiş. 13 sene öncesinden hakkımda düzenlenen mesnetsiz iftiralar, sonradan bilgisayara aktarıldığından doğru kabul edilmiş. El yazımı faturayı düzenleyen mevta olmuş, gönderdiğim belgeler arşive kaldırılmış ve arşivi su bastığından ispat sayılmıyormuş. Ancak, hasta kafadan türemiş iftira yüklü fatura bilgisayara işlendiğinden borç addedilmiş.  Ve 13 sene süresince faizle beraber karnı şişirilmiş olarak beklemeye alınmış. İçişleri bakanının aleyhime yönelik olurundan sonra, nihayet “Her an için sana faiziyle fenalık yapılabilir” demek, bu gelen evrakın açılımı.

Sayın İçişleri bakanı Efkan Ala; detayıyla yazdım ve ek belgelerle bizzat adınıza gönderdim, ama eminim siz konuyu bilmiyorsunuz bile. Müsteşarlarınız yahut özel kaleminiz adınıza gelen dilekçeleri, gerek görürse takip ediyor olmalılar. Ankara’dan masa başı talimatla, Anadolu’da bir ilin valiliğini durumdan haberdar ediyorlar. Onlarda, bir altlarına emri emirle havale ediyorlar. (Oysa ben onca senede kaç vali ile bu meseleyi kaç kez yüz yüze konuşmuş, yüzüme iltifat edilmişse de netice alamamışım.) Ankara talimatıyla bir altına, o unun altına derken en altta olan ezilmemek, makamını korumak ve ilde saygınlığını yitirmemek ve dahi belediyeye işi düşerse rahat gördürmek adına, vicdanı ölçüsünce bir rapor düzenliyor ve iş kendinden çıkınca rahatlıyor. Yazıklar olsun! Tam bir sene önce valilik Bilgi İşlem Müdürü “İfaden lazım” deyip, beni makamına çağırmış ve karşısında bilgisayardan anlıyor diye masa başına oturtulmuş memuruna üç saatte üç kelam ifademi yazdıramamıştı. Müdüre “Siz torpille mi işe alındınız, keşke gelmeseydim, ömrümden üç saatimi çaldınız” dediğimde tehdidi yemiştim. Tatlı dille, güler yüzle neden iş yapılmaz ülkemde? Çünkü fitne ve haksızlık kaynıyor her ortamda. Kötülükten iyilik türer mi?

Sayın İçişleri Bakanımız Efkan Ala; bu ülkenin dürüst vatandaşlarından biri olarak size bir haksızlığı ifşa etmiştim. Siz de müsteşarlarınıza talimat verip soruşturma yaptırmışsınız teşekkür ederim. Makam makamı kollamış, ya da başından savmış, bürokrasi çarkı ağır aksak döndüğünden kim kimi soruşturduğunu unutmuş, ak kâğıtlara mesnetsiz bir şeyler karalanmış adınıza “olur” mührü basılmış. Eminim siz de hiç okumadan üzerine imzanızı çakmışsınız. Bilerek ya da bilmeden vebale ortak oldunuz. Hem öyle ya devletin onca önem arz eden işi varken, o makamlara gelirken oyunu talep ettiğiniz, maaşınızı vergilerinden elde ettiğiniz vatandaşın şahsi sorunundan size ne değil mi? Oysa o şahsi sorunda size bağlı kurumların nasıl hak yediği, haksızlıklarla küplerini doldurdukları vurgulanıyordu. Belki ülkemizde bu haller yüz yıldır olağan olduğundan, aşılmasını zamana bırakıp umursamadınız. Her neyse dünyalık için eden ettiğiyle kalsın, nasıl olsa ahiret günü gelecek ve adil mahkeme kurulacak, orada yalan söyleyenlere dilleri şahitlik yapacak, orada mutlaka görüşürüz. Haksızlık yaparak haram yiyenlere, zalimlikle zengin olanlara bizzat ben de şahitlik yapacağım, davacıyım. Dostça, düşmanca bu böyle biline! 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 471
Toplam yorum
: 236
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 181
Kayıt tarihi
: 08.12.14
 
 

Gazeteci-yazar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster