Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Şubat '14

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
126
 

Devlet iyi niyetle mi yönetilir?

Devlet iyi niyetle mi yönetilir?
 

Başbakan, cemaatle ilgili düşüncelerini şu cümlelerle dile getirmişti: “Biz bu paralel örgütü 12 Eylül’de darbeci paşalara yaptığı yalakalıktan, 28 Şubat’ta sırtımıza sapladığı hançerden, ‘beceremediniz artık bırakın’ manşetlerinden biliriz. Ama inanın bu kadar büyük bir düşkünlüğün, bu kadar büyük bir ihanetin içinde olmamışlardı. Aldanmışız, gerçekten safmışız.” Bu konuda ne kadar iyi niyetli olduğunu da, “Şimdiye kadar cemaatteki kardeşlerimiz bizden ne istediler de yapmadık” diyerek özetlemişti. Hakan Albayrak da iktidarın daima Gülen hareketiyle beraber yürüdüğünü, bu hareketin mensuplarına kadro vermeyi adeta vazife bellediğini, hatta bunu “Cemaat burayı ele geçirdi” noktasına kadar vardırttığını öne sürmüştü (bkz. “Kadro vermek vazife mi addedildi?”). 

Bu durumda, iktidarın 12 Eylül darbesi ve onun 28 Şubat’taki post modern uzantısından “sabıkalı” olan cemaatle işbirliğine gittiği ve her arzu ettiklerini yerine getirirken, devlet kadrolarını da adeta ayaklarının altına serdiği anlaşılıyor.

Peki, neden?

Galiba bunun cevabını dün akşam “Dört Bir Taraf”ta Abdülkadir Selvi’yle beraber iktidar tarafında yer alan Nagehan Alçı verdi (bu durumda zaten bu program için üç, hatta iki taraf demek daha doğru olacak gibi). İktidarın, Kemalist vesayetçi devlet kadrolarından kurtulmak için, bunların yerine cemaatçi kadroları yerleştirildiğini teyit etti. Bu durumda iktidarın devraldığı “kötü” kadroları değiştirebilmek için, cemaatin “iyi” kadrolarıyla işbirliğine gittiği ve bir nevi koalisyon kurduğunu itiraf etmiş oldu. Tabii bu “temizleme” esnasında kaç kişinin gerçek anlamda Kemalist vesayetçi olduğu ve kaçının salt Atatürkçü veya laik dünya görüşünden ötürü, görevini eksiksiz yerine getirmiş olsa dahi, yerinden edildiği koca bir soru işareti. Kaldı ki, insanların siyasi ve dünya görüşlerine göre devlet kadrolarına yerleştirilmesinden ileri ve özgürlükçü bir demokrasinin çıkmasını beklemek, iyi niyetten öte saflıkla açıklanabilinir ancak.

Galiba bu durumda Başbakan’ın bahsettiği iyi niyet, her şeyden önce karşılıklı bir ihtiyacın/menfaatin sonucuydu.  Bu yüzden de yenilenen kadrolarla tasfiye edilen çeşitli çevrelerden yükselen haksızlık ve hukuksuzluk çığlıkları da görmezden gelindi. Yanlışı olmayanın dinlenmekten korkmamasını söyleyen bir iktidarın ve onların destekçilerinin, şimdi birdenbire ortaya çıkan devasa dinleme kayıtlarıyla infiale kapılması da gözlerimi yaşartıyor doğrusu. Üzgünüm, ama buna ancak ikiyüzlülük denilebilir. Hele ki insanlar bu ses kayıtlarıyla oluşturulan cadı avı sonucu intihar etmişlerse. Bununla ilgili hangi gazetelerin hangi manşetleri attığı ve hangi gazetecilerin hangi hikâyeleri kaleme aldığını unutmuş değiliz. Başbakan’ın tabiriyle, bununla ilgili ilahi kayıtlar da mevcut. Ve bugün yaşanan tüm bu çirkinliklerde kuşkusuz ki bu mazlumların âhının da payı var var. Abdest ve namazla geçiştirilemeyecek âhlarının.

Dün akşam Dört Bir Taraf’ta, Başbakan ile oğlu arasında geçtiği iddia edilen ses kaydıyla ilgili olarak, Nazlı Ilıcak’ın saat tespitleri ilginçti. Yani söylenildiği gibi Başbakan’ın Konya’ya gitmiş ve konuşma yapmış olması, telefondaki görüşme saatleriyle çakışmıyordu. Benim ilgimi çeken diğer bir ayrıntı ise şu oldu: Bir söyleşide Başbakan saat 6:30 gibi kalktığını ve sonra da tekrar yatıp, 8:30-9:00’a kadar uyuduğunu belirtmişti. Bu geçirdiği şeker koması sonrasıydı ve artık sağlığına daha dikkat ettiğini söylüyordu. Ayrıca kalkma saati de o tarihler için sabah ezanıyla uyuşuyordu. Sabah sekiz civarında kaydedildiği belirtilen ses kayıtlarında da, bu yüzden sesinin mahmur gelmesi beni hiç şaşırtmadı. Belli ki, tekrar yattığı sabah uykusundan uyandırılmıştı.

30 milyon Euro’nun nakit olarak 350 kg geldiği de doğru değildir, bu ancak 35 kg civarında olabilir. Bu yüzden de rahatlıkla taşınabilir. Ayrıca polisiye filmlerde milyonluk meblağlar hep çantayla teslim edilmiyor mu? Teslim alanlar da, tomarlarda kaç adet kâğıt para olduğuna bakıp, bu tomarların çantanın içindeki en, boy ve derinlik sayısını saptıyor. Yani o kadar da zor bir iş değil, büyük paraları evde saklayıp, gerektiğinde başka yere transfer etmek. Kaldı ki, 4,5 milyon dolar ayakkabı kutularına sığmamış mıydı?  Bunun on veya yüz mislini parti parti taşımak imkânsız mı? Hem böyle bir iş için hiç başbakanlık elemanları kullanılır mı? Tabii ki “aile içinde” halledilir. Böylece evde bulunan devasa kasaların izahı da ortaya çıkmış olmuyor mu?

Ayrıca istenilen yüz milyon dolarlık havuz katkı payı yüzünden işadamının yüzü kararmamış mıydı? Bu devasa meblağ nakit olarak istenmemiş miydi? Bütün bunlar uyduruk montajlardan ibaretse, neden Başbakan kendisini oğlu üzerinden vurmak istediklerini söyledi? Neden hemen bu konudaki hukuksal yolu tıkadı? Neden ancak tüm savcıların yeri değiştirilip, kendi atadıkları geldikten sonra oğlunun ifade vermesine izin verdi? Neden şimdi de TÜBİTAK’ı güvensiz kurum olarak ilan ediyor? Hem de bundan önce hiç toz kondurmazken.

Belki de Başbakan kendisini “saf” olarak ilan ederken, biat kültürü temelinde böylesi yolsuzlukların ortaya çıkmayacağına “itimat” etmiş olmasına vurgu yapıyor. Bu yolsuzluklara uydurulan dini kılıfın yine dindarlar tarafından bir güç savaşı çerçevesinde böylesi yırtılacak olabileceğini tahmin edememiş olmasına öfkeleniyor.

Bilmiyorum.

Ama korkarım ki, bu soruların cevabını bulmak yerine, gittikçe daha da totaliterleşen bir rejim dayatılacak bize.

Nagehan Alçı’ya göre iktidarın iyi niyeti sonucunda farkında olmayarak oluşan cemaatçi paralel yapının ortadan kalkması için geçici sert yöntemlere başvuran iktidar, bu yapıdan ve geçmişin tüm vesayetinden kurtulur kurtulmaz, engin demokrasiye yelken açacak. Hadi öyle oldu diyelim, peki hangi kadrolarla? Çünkü bu acı tecrübeden sonra, besbelli ki Başbakan’ın güveneceği çember iyicene daralacak. Çeşitli yasaklar ve kısıtlamalar sonucu iyicene kutuplaşan ve düşman kesilen toplumda, liyakat sonucu bir devlet görevine gelme ya da devlet ihalesine katılma ihtimali sıfır olacak.

Bu durumda Başbakan kiminle çalışacak?

Ama en önemlisi, Başbakan’ın iyi niyetine kalmayacak gerçek bir hukuk devletinden oluşan demokrasinin çalışmasını ve korunmasını nasıl sağlayacağız?

Kim seçilirse seçilsin, “hepimizin” başbakanı ve cumhurbaşkanı olacağı bir düzeni nasıl inşa edeceğiz?

Dört Bir Taraf’ın kapanışında söz Nagehan Alçı’nın aldığı eve geldi ve Abdülkadir Selvi, “Ev almak kötü bir şey mi?” diye sordu. Tabii ki ev almak kötü bir şey değil. Keşke vatandaşlarımızın tümünü bahçeli ev sahibi yapabilsek! Yapabiliriz de, bu konuda yetirince yetkin mimar, şehir planlamacısı, yapı şirketi, belediyeci ve siyasetçi mevcut. Ama liyakate göre değil de, siyasi ve dünya görüşü temelinde bir devlet yapısı oluşturulmaya çalışıldığı için,  hiçbirine fırsat tanınmıyor. Ya ultra lüks gökdelenlere ya da TOKİ’nin zevksiz sitelerine mahkûm ediliyoruz. İktidara ve Başbakan’ın avukatlığına soyunan genç bir gazeteci çift ise 7 milyon dolarlık malikâneye sahip olabiliyor.  

İşte bu ülkenin demokrasi sorunu, tam da burada başlıyor.

Ev ile malikâne arasındaki farkı göremiyor.

Zuhal Nakay

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 103
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 548
Kayıt tarihi
: 24.08.13
 
 

Mimar / Blog Yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster