Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ocak '13

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
170
 

Devlet ve devletin yarattığı düşmanlar

Devlet ve devletin yarattığı düşmanlar
 

Kişilerin ve iktidar sahibi güçlerin “Devlet” kavramı ve bu kavrama bakış açıları geçmişe doğru bir kısa yolculuk yapıldığında çok net olarak fark ediliyor.

 

Öyle anlaşılıyor ki, gelişen teknoloji ve onun paralelinde kendini geliştiren demokrasiye rağmen tek değişmeyen şey “statüko” olmuştur.

 

Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllardaki statüko nasıl o günün koşulları için güçlü ve sarsılmaz bir otoriteye bürünmüş ise bugün 2013 yılında olduğumuz şu tarih itibari ile de aynı güç ve kudreti bünyesinde barındırıyor aslında.

 

Şu trajikomik bir gerçek ki; iktidar sahiplerinin yüz yıldır asla vazgeçmediği büyük bir hastalık olan kibir ve nobranlık   psikozunun sistemi ve devleti koruma adına adeta mubah sayılan ve hatta onunda ötesinde o gücü elinde bulunanların kendilerince sahip oldukları bir hakmış gibi göstermiş olmaları zamanla sisteme karşı kendiliğinden düşmanlar türetmeye başladı.

 

Her iktidarın “devlet” tezi farklı oldu, dolayısı ile bu farklılıklar içinde her iktidarın iyi yurttaş, gerçek vatansever tanımlaması da farklılıklar arz etti.

Ama asıl dikkat edilmesi gereken devletin iyi yurttaşları değil, devletin düşman olarak gördüğü kesimler, işte bu noktada  çok ilgin bir tabloyla karşılaşıyoruz.

 

İyi yurttaş tanımlaması o günkü iktidar için: yandaş ve partizan kısırdöngüsünden hiç şaşmadı, fakat devlet ve iktidarın düşman algısı çok farklı oldu güne ve koşullara göre.

Milliyetçiliğin iktidar gücüne sahip olduğu dönemlerde yabancılar, Kürtler, alevi ve solcular, solun iktidar olduğu dönemlerde milliyetçi ve muhafazakârlar hep değişmez düşmanlar oldu.

Yani devletin azılı düşmanları!

 

Solun “tu kaka” dediğini sağ bağrına bastı, aynı durumun tersi oldu bazen.

 

Hafızamızı kısaca yoklarsak şöyle bir devlet ve düşman paradoksu ile karşılaşırız.

 

Osmanlının son nefesine yakın dönemlerde milliyetçiliğin tavan yaptığı 1915’li yıllarda yabancılar ve en başta da Ermeniler azılı düşman ilan edildi, tarihin karanlık sayfalarında saklı kalan ta bugünlere kadar bir türlü aydınlatıl(a)mayan 1915 Ermeni olayları ve yaşanan katliamlar, acı ve yıkımlar o günkü iktidar sahiplerinin düşman algısı için aslında bize yeterince ip ucu veriyor, yegâne düşman başta Ermeniler olmak üzere azınlık ve gayrimüslimlerdi.

 

Sonra genç Cumhuriyetin iktidarı ile devlet ve düşman algısı değişiverdi, statükonun temelleri belki de o zamanlar atıldı, çok kapsamlı bir sahada yeni cumhuriyete karşı adeta kaşını çatan düşman bellendi, istiklal mahkemeleri o günün acılarının ve tabularının hala izlerini taşır gibi; dindarlar ve Kürtler o günkü iktidarın devlete düşman olarak gördüğü yegâne unsurlardı.

 

Yüzlerce din adamının dar ağacına gönderildiği, 1938 ‘ de ablukaya alınan ve adeta yeni cumhuriyetin gücünü test ettiği bir kıyımın acısı olan Dersim olayları sonrası yaşanan acıların ve on binleri aşan can kayıplarının toplumdaki yansımaları hala canlılığını koruyor.

 

Bu acılı ve trajik yolculuğun devamındaki 2.durak 1955 yılında İstanbul’da 6-7 eylül olayları olarak ta bilinen ve başta Rumlar olmak üzere kentte yaşayan azınlıklar karşı baş gösterilen infial ve yağma harekatının bir başka düşman algısının sonucuydu.

 

Ardından Maraş olaylarında bu sefer hedefte Alevilerin olduğunu görebiliyoruz, o günkü iktidarın katliam sahiplerine verdiği cesaretle Maraş’ta onlarca alevi yurttaşın kanı akıtıldı ırkçı ve milliyetçi çevrelerce.

 

80 darbesi ile çok geniş bir düşman portföyü oluşturuldu, askeri vesayetin ele geçirdiği devlet ve iktidara göre solcular, dindarlar, Kürtler ve aleviler topyekun düşman ilan edildi, denilebilir ki cumhuriyet tarihinin en korkunç ve en acı dolu yıllarıydı o yıllar.

 

Darbe sonrası sözüm ona sivil iktidarların devletin koltuğunda olduğu dönemlerde devletin azılı düşmanı bir anda dindarlar oldu, o dönemler hemen hemen herkesin aklında bir “irtica” korkusu kendine yer buldu.

Gencecik kızlar sırf başörtüleri yüzünden üniversite kapılarından kovuldu, aşağılandı, din ve maneviyat en tehlikeli düşman ilan edildi, namaz kıldıkları için yüzlerce asker ordudan ihraç edildi.

Asker iktidarda değildi ama o günkü koşullarda ülkenin başbakanı bir muhtardan farksız değildi adeta, Sincan da yürütülen tanklar, 28 şubat süreci ve sonrasında bu günün başbakanının Siirt’te okumuş olduğu bir şiir için mahkum edilmesi…

 

Sonra Kürtler düşman bellendi, ülkenin  güneydoğusu PKK ile girilen kanlı savaşta bölge adeta talan edildi, faili meçhul cinayetler, yakılan, boşaltılan köyler, insan dışkısı yedirilen köy muhtarları, zorla içki içirilen imamlar bu tarihin en korkun ve en karanlık süreçlerinden birinde daha  tam 50 bin insan yaşamını yitirdi, PKK’nın şiddeti ile devletin şiddeti karşılıklı kurbanlar verdi.

 

100 yaşına yaklaşan cumhuriyetin mazisinde bu denli acı var, genç ama yorgun bir cumhuriyet şimdilerde 100 yıllık Kürt sorunun çözümü adına büyük bir sınav veriyor ve umarız ki artık Kürtler otorite ve devlet için  bir düşman olmaktan çıkarlar.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 166
Toplam yorum
: 82
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 527
Kayıt tarihi
: 02.09.09
 
 

Batmanın Beşiri ilçesinde doğdum, Mersinde yaşıyorum, edebiyata ilgi duyuyorum, yerel ve ulusal d..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster