Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ekim '16

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
112
 

Devlet yönetimleri varken, siyasi partilere neden ihtiyaç duyulur? (2)

Neolitik Çağda Düzen

Avcılık (Paleolitik) ile Tarım (Neolitik) Çağı arasında yaklaşık olarak 35 bin yıllık bir zaman farkı vardır. Bu süre içerisinde, birinci bölümde de bahsedildiği gibi Klan ve Kabileler sürekli avlanma ve toplayıcılığa dayanan bir ekonominin yanında, Paganist kültürel yapıya göre belirli bir düzen ve disiplin içerisinde sosyalleşmişlerdir.

M.Ö. 15 bin yıllarından itibaren Neolitik Çağla birlikte, Homo Sapiens atalarımız artık bahçe tarımı başta olmak üzere, belirli alanlarda ekim ve biçme tekniğini geliştirmişlerdi.

Bahçe ve tarla ekimine dayanan ekonominin yanında, hastalıkların tedavisi ve birçok yiyeceği suda haşlayarak ya da pişirerek sıcak yemeği icat eden kadınlar, böylece Tanrıçalık unvanına sahip olmuşlardır.

İşte bunlardan kudret ve adaleti temsil eden Kibele ve Themis. Yine Ekinler Tanrıçası Demeter, aynı şekilde yemek pişirmeyi ilk başlatanlardan Aşnan ve Aşaret gibi daha nice Ana Tanrıçaları saymak mümkündür.

Pişmiş yemeğin icadıyla, insanın fizyolojik yapısında meydana gelen değişimler,  her şeyden önce insanın zekâ yapısını daha çok geliştirmiştir.

Çünkü insan beslenmek için yiyeceklerini pişirmeden tükettiği dönemlerde, mide bunları çok geç ve zor eritip sindirmekte idi. Yiyeceklerden alınan kalori ve vitaminler midenin sindirme döneminde tükenmiş oluyordu.  

Yemeklerin pişirilerek yenmesinde ise, mide çok kısa sürede ve kolayca sindirmesi neticesinde, insan öncekinden daha fazla yemek yeme ihtiyacı duymuştur. Ve böylece fazla kalori ve vitamin almasıyla zekâ yapısında önemli bir gelişme sağlamıştır. Zekâ yapısının gelişmesiyle başta yaşanacak evler olmak üzere köy, kasaba ve şehir düzeninde daha sanatsal ve sağlıklı mekânlar inşa edilmiştir. Büyük köyler ya da kasabalar şeklinde meydana gelen bu toplu yaşamın adaletini ise Ana Tanrıçalar sağlamışlardı.  

Kadının yönetim ve idaresindeki küçük kasaba ve şehir devlet oluşumlarının genel yapısına baktığımız da, kadının doğal yapısında var olan barışçı ve eşitlikçi anlayış, devlet ve toplum yönetiminde de aynı şekilde yaşatıldığı görülmektedir. Bunu şu noktadan anlamaktayız.

Kadın herhangi bir egemen yapının emri ya da kontrolünde değilse, analık doğasından gelen içgüdüsel duygu ile doğa başta olmak üzere, çevresinde var olan tüm canlılarının yavrularını emdirip yaşamasına olanak sağlamıştır.

Ve bunları kendi yavrularından asla ayırmaması, kadının her türlü farklılığa aynı düşünceyle baktığını göstermektedir. Kadındaki bu içgüdüsel yapı, adeta toprak su ve güneşe benzemektedir.  

Çünkü toprak su ve güneş, doğadaki tüm canlı ve cansız varlıklara aynı şekilde etki edip, yaşamasını ve gelişmesini sağlamaktadır. İşte Kadını Ana Tanrıça ya da ailenin ve toplumun temsilcisi yapan en büyük özelliği, çevresine karşı ayrım yapmadan, kendi yuvası altında herkesi toplamasından kaynaklanmaktadır.

Neolitik Çağda kadının öncülüğünde insanın yetenek ve bilgi seviyesinin yükselmesiyle, aynı zamanda kolektif (Komün) yaşamın ilkeleri de bir o kadar gelişim göstermiştir.

Örneğin ifade edilen çağda toplumun kadına biçmiş olduğu Tanrıçalık değerini, kadın da doğrudan “Toprak, Su ve Güneşi” kutsayarak kendisine gösterilen değerin, doğanın bu ana elementlerine de gösterilmesini istemiştir. Ve bu sayede doğa (Pagan) dinlerinden gelen kültürle, insan (Kadın) toprak, su, ateş ve güneş kültürünün harmanlanmasıyla, İkili bir (Dualist)  inanç yapısını ortaya çıkarmışlardır.

Dualist inanç ve kültür yapısı, Neolitik toplulukların aile, devlet ve yönetim sistemlerini aynı şekilde etkileyip, doğaya, canlılara ve insana verilen değerler doğrultusunda büyük bir Ahlaki düzen biçimini almıştır.

Kılan ve Kabile yaşamında olduğu gibi, Ana Tanrıçaların yönetmiş olduğu Neolitik dönemde de, özel mülkiyete dayanan herhangi bir sahiplenme söz konusu değildir. Bunu Kadının ailede söz sahibi olup, evlendiği erkeğin hiçbir zaman bu benim karımdır düşüncesine hâkim olmamasından anlamaktayız.

Ve ikinci bir önemli nokta, çocukların dayının adıyla toplum içerisinde tanınıp kimlik kazanması üzerinde derince düşünülmesi gereken çok önemli bir felsefi konudur. Neolitik Çağın Ana Tanrıça yönetim yapısında, çocukların Dayılarının adıyla kimlik kazanmasındaki ayrıntıdan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür.

Evrende ve doğada tüm varlıklarda devam eden değişim ve gelişmeler, kadının zekâ ve Analık yapısında daha hümanist ve gerçekçi bir kişilik yapısı kendisini göstermiştir.

Aynı şekilde erkeğin fiziyolojik ve zekâ yapısında da önemli değişim ve gelişmeler yaşanmış olsa da, erkeğin Anatomik yapısından kaynaklı olarak, kadına nazaran daha bencil ve suç işleme potansiyeline sahip olması, erkeğin sürekli bir disipline edilme gerçeğini açığa çıkarmaktadır.

Erkeğin üzerindeki bu düşünceyi doğuran ana etkense, biyolojik olarak erkek çok çabuk enerji depolama özelliğine sahip olup, aynı şekilde bu enerjisini kısa sürede bir yerlerde harcaması gerektiği için, her an tehlikeli ve farklı yollara sapma potansiyeli göstermesindendir.   

Kadınlar; erkekteki bu bencil potansiyel yapıyı erkenden görüp önüne geçmek için, ailede ve toplumda tamamen söz hakkı alması yerine, sadece aileyi koruyan, dölleyen ve kadına yardımcı olan birey olarak görev vermiştir. Ve ileride babanın, dünyaya gelen çocukları kullanarak hak sahibi olmaması için de, ailenin soy ağacını dayıya bağlamışlardır.

Çocukların dayının adıyla kimlik kazanması, aslında babanın ileride ya da herhangi bir zamanda, kan bağı adıyla çocuklarını kendi tarafına çekerek, hükümranlığa gidebileceği düşünülerek böyle bir yöntem geliştirilmiş olabilir.

Ya da çocuklar doğar doğmaz olgunluk çağına kadar sürekli Annenin her türlü eğitim, bakım, temizlik, tedavi ve korumasında olmasıyla, doğal olarak “Ana ile Çocuklar” arasında hem duygusal bir bağ, hem de kan yakınlığı bu birlikteliği yaratmıştır.

Diğer taraftan günümüzde bile kadına duygusal ve kan bağı açısından en güvenilir ve yakın olan kişinin, yine erkek kardeşin olması, Ana Tanrıçaların ailenin temsil ve soy ağacını Dayıya bağlaması bu temele dayanmaktadır. 

Böylece Analar; eşlerinden çok kardeşlerinin birlikteliği ile ailenin geleceğini daha garanti altında görmüşlerdir. İşte tüm bu sosyal ve duygusal düşünceler, Neolitik Çağda erkeğin egemenliğe gidebilecek yolun önünü her türlü kesmiştir.

İfade edildiği gibi Kadının söz sahibi olduğu toplumsal yapılarda, köy, şehir ve devletlerin yönetim şekilleri, doğal olarak Ana Erkil (Dişi) bir yapı almıştır. Söz konusu dişil yapılarda özel mülkiyetin yeri hiçbir zaman olmamıştır.

Daha farklı bir nokta, kadın her ne kadar en büyük karar verici olsa da, günümüzdeki ya da erkek egemenliğinin mevcut olduğu yapılardaki gibi, kadının hiçbir özel mülkiyeti, varlığı, sarayları ve köleleri olmamıştır.

Bu düşünceyi; Neolitik Çağla ilgili yapılan tüm araştırmalarda, Ana Tanrıçalar adına lüks saray mülkiyetleri ya da şatafat içerisinde yaşandığını gösteren herhangi bir belgeye bugüne kadar rastlanmamış olmasıdır.

Tüm bunlar Ana Tanrıça devlet ya da toplumsal yaşamın ortaklaşa ve komün bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Aynı şekilde anılan çağda büyük derecede hiçbir savaşın yaşanmamış olması da, dikkati çeken diğer bir önemli noktadır.

Bugün birçok toplumun kendisini parçalarcasına demokrasi diye bağırıp çağırdığı bir düşünceyi, günümüzden yaklaşık olarak 15 bin yıl önce bu insanların nasıl başardıkları düşünüldüğünde, insanın hayretler içerisinde kalmaması mümkün değildir.

Demek ki, demokrasi ya da insan hakkı denilen sihirli sözcüğün, insan yaşamında hayat bulabilmesinin önündeki tek engel, insanın içgüdüsünde var olup, özellikle erkek egoizminin daha çabuk harekete geçmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu düşünceyi şu tarihsel yaşanmışlıklar en iyi şekilde kanıtlamaktadır.

M.Ö. 4500 yıllarından itibaren Ata Erkil (Eril) yönetimlerin başladığı ve bu döneme damgasını vuran Kral Tanrıcı uygarlıklardan Sümer, Babil, Mısır, Asur ve Nemrut dönemleri en iyi örneklerdir.

Ve ikinci bir örnekse, Orta Çağın dini Krallıkları ile günümüzün modern insanının makam, mevki ve servete sahip olmak için, direkt ve dolaylı olarak çıkardıkları savaşlar erkek egemenlikli yönetimlerin en iğrenç ürünleri değil midir? Bu da şunu göstermektedir.

Ne zaman erkek düşüncesi toplum ve devlet yönetiminde hâkim olmuş ise, toplumların gözyaşı ve kanlarının akması hiçbir zaman dinmemiştir. İşte Paleolitik ve Neolitik Ana Tanrıça yaşam ile Erkek egemenlikli toplumsal yapı arasındaki en büyük fark kısaca bu ifadelerden ibarettir.

Eğer ki, Ana Tanrıça Kadınlar, erkeğin doğal fizyolojik yapısındaki yüksek potansiyele sahip egoizmi, erkenden keşfetmemiş olsalardı, Kral Tanrılar Çağındaki Eril diktatör ve bencil yapı on binlerce yıl önce başlamış olacaktı.

Erkek ve Kadının ortak ya da yalnızca kadının söz sahibi olduğu toplumsal ve devlet yönetimlerinde, kayda değer savaş ve didişmeler olmadığı gibi, servetler peşinde koşan Kadın ya da Tanrıçaların varlığından bugüne kadar söz eden bir kaynak mevcut değildir. Bunu başaran da yine kadınların hümanist Analık duygusudur.

Ve bu sayede mevcut sisteme alternatif olacak ya da muhalefet edecek hiçbir sosyal malzeme kalmadığı için, farklı düşünce ve de adlar altında ortaya çıkan bir siyasi oluşumun adı bile geçmemektedir. Kısaca şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, anılan çağda ne devlet yapısı otoriterdir, ne de farklı bir siyasi oluşuma ihtiyaç duyulmamıştır.

Gelecek bölümde, Neolitik çağın sonuna doğru, yavaş yavaş Ata Erkil yönetim şeklinin ayak izleri olan Kral Tanrıcılık devlet otoritesinin nasıl oluşmaya başladığını incelemeyi sürdüreceğiz.  

Cemal Zöngür

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 87
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 729
Kayıt tarihi
: 27.03.16
 
 

Eğitim: Yüksekokul, Meslek: Yönetim, İlgi Alanım: Tarih, Felsefe ve Sosyoloji üzerine araştırma. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster