Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ocak '09

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
839
 

Dikenler üzerinde koşuşturmak

Dikenler üzerinde koşuşturmak
 

Kafka'nın evi (Mavi ev)


23 Temmuz 2004

Öğle yemeğini yolda, bir restoranda yedikten sonra Prag’a ikindi vakti varıyoruz. Sabahın erken saatinden beri yoldayız. Hem yolculuktan hem de sıcaktan yorgun düşmüşüz. Bir an önce kendimizi otele atıp dinlenmek, ondan sonra kenti dolaşmak istiyoruz ; ama mümkün değil. Hızlı tur demek biraz da eziyet turu demek... Rehberimiz, bizi otele yerleştirmeden önce kentte beş-altı kilometre yol yürütmeye kararlı.

Otobüsümüz otele uğramadan, doğru Hradcany’e yani Kale bölgesine çıkıyor. Aynı adı taşıyan meydanda otobüsten iniyoruz. Burası kenti gören, yüksek bir tepe... İleride yine bir tepe üzerinde Prag’ın minyatür Eyfel kulesi görülüyor. Rehberimiz Petrin tepesi üzerindeki bu kulenin aslında eski bir gözlem evi olduğunu söylüyor.

Meydanda Ulusal Galeri ve şimdilerde Askeri Tarih Müzesi olarak kullanılan Schwarzenberg Sarayı bulunuyor. Kale girişinin hemen yanında da Başpiskoposluk Sarayı var. Mavi üniformalı askerlerin nöbet tuttuğu kemerli, dar, tünel gibi bir kapıdan geçip avluya giriyoruz. Aslında gerçek anlamda kapı sayılmaz ; binaların altından buna benzer tünellerle başka avlulara da geçiliyor. Bu avluyu çevreleyen binalar İmparatoriçe Maria Theresa zamanında yapılmış. Şimdi Resim Müzesi olarak kullanılıyormuş.

Avlunun ortasında heykellerle süslü bir havuz var. Diğer ucunda ise büyük, demirden bir kafes... Rehberimiz orta çağda kocasını aldatan kadınların bu kafeste yakıldığını söylüyor. Nedense erkeklerin pek hoşuna gidiyor bu. Kahkahalarla gülüyorlar. Kadınlar ise karısını aldatan erkeklerin o dönemde bile hoş görüldüğünü anlıyorlar. Erkeklerin dünyası ve kurallar onlara göre işliyor.

Yine bir tünel geçişle bir meydana çıkıyoruz. Burada Sternberg Sarayı bulunuyor.Yapımına 9. yüzyılda başlanan ve ancak 14. yüzyılda tamamlanan asıl kale buradan başlıyor. Üzeri heykellerle süslü bir bahçe duvarıyla çevrili kalenin giriş kapısı çok görkemli. İki yanında savaşan devlerin heykelleri var. Bu kapıdan girildiğinde hemen karşıda Kutsal Haç Şapeli bulunuyor. Avlunun kuzey kısmında yer alan kalenin eski ahırlarında şimdi Prag Kalesi Resim Galerisi var... Keşke vakit ve bacaklarımızda güç olsa da gezebilsek bu saray, müze ve galerileri...

Bütün kenti gören bir tepede olduğundan kalenin bahçesinden aşağıda uzanan Vltava nehrini, nehir üzerindeki ünlü Karel ya da Charles köprüsünü, nehre doğru inen, uzun beyaz bacalı, kırmızı kiremitli çatılar arasında kubbesi ile dikkati çeken St. Nikolai kilisesini ve altın işlemeli Opera binasını görebiliyoruz.

Çek tarihi hep ihanetler, suikastler ve dinsel çatışmalarla dolu. Katolik ve Reformcular arasında uzun yıllar savaşlar yaşanmış.Özellikle dinsel çatışmalar bu kentte muhteşem katedral, kilise ve şapeller yapılmasına neden olmuş.Bir çeşit güç gösterisi...

Rehberimiz, sarmaşıklarla kaplı bir binayı gösterip anlatıyor. 1419 yılında Katoliklere karşı çıkan Reformcular hapse atılmışlar. Bunun üzerine Reformcular Yeni Belediye Saray’ını işgal edip arkadaşlarını kurtarmışlar. Yakaladıkları iki Katolik yöneticiyi bu binanın penceresinden aşağı atmışlar; ancak pencerenin altında hayvan pisliği yığılı olduğundan buraya düşen yöneticilere hiçbir şey olmamış. Kaçarak bir komşularının evine sığınmışlar. Bu kurtuluşun tanrıdan geldiği düşünüldüğünden canları bağışlanmış. Çek tarihinde ilk “Pencereden Atma” olayıymış bu. Daha sonra adet haline gelmiş ve her başkaldırıda sık sık yinelenmiş. Bu çatışmalar giderek ilerleyerek bütün Avrupa’yı sarsacak olan otuz yıl savaşlarının başlamasına neden olmuş.

Bu arada büyüyen ve yayılan Habsburg hanedanı, eski adıyla Bohemya, yani Çek topraklarını ele geçirmiş ve buraya Alman göçmenleri getirterek Almanlaştırma harekatına başlamıştır. Hatta Prag, bir ara Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun başkenti olmuş. Bu dönemde pek çok görkemli saray, kilise ve çeşitli kurumlara ait binalar yapılmış. Yirminci yüzyılın başında, I. Dünya savaşının bitimi ve Habsburg hanedanının çöküşüyle bağımsız bir Çekoslovakya doğmuş. Ekim 1918 de cumhuriyet ilan edilmiş; ancak bu özgür dönem çok sürememiş ve 1938 de Hitler’in baskısıyla Almanya’nın yönetimine girmiş. II. Dünya savaşında Almanya yenilince Ruslar gelip yönetimi devralmışlar. Komünist rejim 1989 a dek sürmüş ve “Kadife Devrim” denilen yumuşak bir geçişle sona ermiş. Rus askerleri çekilmişler;ama bu kez Çekler ve Slovaklar arasında gerginlikler su yüzüne çıkmış. 1 Ocak 1993 de Çek ve Slovakya Cumhuriyetleri olmak üzere ikiye ayrılmışlar. Prag Çek Cumhuriyetinin baş kenti...

Rehberimizin anlattığı bunca tarihi bilgiyi özümleyemeden yine dar bir geçitten geçerek üçüncü avluya giriyoruz. Burada ünlü Aziz Vitus Katedrali bulunuyor. Dantel gibi işlemelerle süslü katedralin sivri kuleleri de çok görkemli. Üzerinde çeşitli dinsel hikayeler anlatan resimler bulunuyor. Akşam olmak üzere ve ne yazık ki katedrali gezmemiz olanaksız. Ah bu hızlı turlar... Birer kültür ve sanat hazinesi olan bu binalara, kiliselere göz ucuyla bakıp geçiyoruz zorunlu olarak.

Katedralin tam karşısında Eski Kraliyet Sarayı bulunuyor. U şeklindeki bina avluyu çevreliyor. Katedralin karşısında yer alan, parmaklıkları altın kaplama, üzerinde heykeller bulunan geniş bir balkon var. Burada bir de bayrak asılı. Rehberimiz buranın şimdilerde Cumhurbaşkanlığı konutu olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanı binada olduğu zamanlar bu balkona onun flaması asılırmış. Flama olmadığına göre demek ki şu anda binada değil. Bu, daha modern yapıya “Yeni Dünya” deniyormuş. Katedralin bulunduğu tarafa da “Eski Dünya”... Bu iki farklı yapıda binalar arasında köprü gibi, altında kemerli geçişi bulunan küçük bir bina daha var. Bu da eski ve yeni dünyanın birleşmesini simgeliyormuş.

İşte bu kemerlerin altından geçerek yine bir avluya çıkıyoruz. Burada kahverengi tonlarında boyalı Aziz George Bazilikası karşımıza çıkıyor. Yanında da aynı adlı manastır var. Bu bazilika kentin en eski kilisesiymiş.Bohemya krallığının kurucusu ve azizesi –o da öldürüldükten sonra aziz ilan edilen ilk kral Vaclac gibi bir suikaste kurban gidince azize olmuş- Kraliçe Ludmilla ve diğer eski Bohemya krallarının mezarları da bu kilisede bulunuyormuş.

Aziz George, Kapadokya’ya da gelmiş bir ermiş. Katedralin alınlığında atının üzerindeki Aziz George’u, elindeki mızrakla, bir ejderhayı öldürürken gösteren bir kabartma var.Benzer bir kabartma aynı avluda bir başka binanın kapısı üzerine de işlenmiş. Aziz George’un simgesiymiş bu... Rehberimizin anlattığına göre benzer simge Kapadokya’da da bulunuyormuş.

Bazilikanın karşısındaki bina beni bir kez daha şaşırtıyor. Habsburg’lu İmparatoriçe Maria Theresa, bu binayı şövalyelerin kızları için okul ve kız yurdu olarak yaptırmış. Bu kadını giderek daha çok seviyor ve beğeniyorum. Bir kadın olarak o dönemde pek çok baskıya ve savaşa karşın direnerek tahta geçip imparatoriçe olmakla, geniş bir imparatorluğa hükmetmekle kalmamış, kadınların savunucusu da olmuş. Prag’da ilk doğumevini kurdurması, kız yurdu ve okulu yaptırması o dönem için ne büyük bir atılım. Kimbilir benim duymadığım daha ne güzel işleri var.

Kız yurdunu geçince Altın Yol’a ulaşıyoruz. Yokuş aşağı uzanan bu yol üzerinde 16. Yüzyıldan kalma ufak ve şirin binalar dizili. Önceleri kaleyi korumakla görevli muhafızlar, daha sonraları da zanaatkarlar kalıyormuş bu binalarda. Bunların çoğu kuyumcu, bazıları da simyacıymış yani çeşitli madenleri altına çevirmek için uğraşıp dururlarmış. 20. Yüzyılda bu binalar yoksulların sığındığı yerler olmuş. 1916 da Franz Kafka, kız kardeşiyle bu evlerden birinde yaşamış. Restore edilmiş, rengarenk boyalı bu evler arasında ilerleyip Kafka’nın şimdi müze ve kitapçı olan evine ulaşıyoruz. Yanı başında Kafka kafe... Her şey turistlere yönelik...

Altın yolda ilerliyor, Oyuncak müzesine geliyoruz. Turuncu renkli yüksek duvarlarla çevrili müzenin kapısında elinde fırıldak tutan, borazan çalan bir oyuncak erkek çocuk asılı... Akşam olduğundan –ve zamansızlıktan- bu müzeyi de gezemiyoruz; ama kapıdan girip avlusuna bir göz atıyor, orada duran ince uzun erkek çocuk heykeline el sallayabiliyoruz. Oyuncak müzesi siyah kule denilen binada... Hemen yanında eskiden hapishane olan ve oraya atılan ilk mahkumun adıyla anılan Dalibor kulesi bulunuyor.

Kulenin yanındaki merdivenlerden aşağı, kente doğru iniyoruz. Daha gidecek uzun bir yolumuz var ve ben tükenmiş durumdayım; ama durup dinlenmeye olanak yok. Rehberi izlemezsek kayboluruz. Öte yandan eşimle ben grubun en yaşlılarıyız. Özellikle benim, bu kilo ve kısa bacaklarla , onların yürüyüş temposuna ayak uydurmam çok zor. Soluk soluğayım. Üstelik aylardır iyileşmeyen topuk dikeni nedeniyle zaten topallayarak, güçlükle yürüyorum, bir de böyle uzun ve yorucu geziler perişan ediyor beni. Kale bölgesinde bizi bırakan otobüs, gezi sonunda aşağıdan alacak; ama buluşma noktasını bilmiyoruz. Bu yüzden dilimiz dışarıda rehberin ardından koşturup duruyoruz. Böylesi gezi değil eziyet.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 891
Kayıt tarihi
: 03.12.08
 
 

1946 yılında doğan ve tıp doktoru olarak Türkiye ve Almanya’da çalışan Gülseren Engin’in ilk öyküsü ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster