Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Kasım '06

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
10462
 

Dil-Bilinç ilişkisi

Dil-bilinç ilişkisinde bir sonuca ulaşabilmek için “dil” ve “bilinç” kavramlarını ayrı ayrı ele alarak kendi içlerinde anlaşılmasını sağlamaya çalıştım. Bu bağlamda bilincin kazanılmasında en etken unsur olan düşünce ve düşünce-dil ilişkisine de kısaca değindim. Çünkü dil ve düşünce arasındaki ilişki de uzun süredir hem dil bilimcilerin ve hem felsefecilerin hem de psikologların ilgisini çekmektedir. Temel olarak dil ile düşünce arasındaki ilişki üç noktada toplanabilir:

1- Dil ve düşünce aynıdır.
2- Düşünce dile bağlıdır.
3- Dil düşünceye bağlıdır.

Aslında bu konuda evrensel olarak üzerinde anlaşılmış bir görüş henüz yoktur. Ancak dilin düşüncenin gelişmesinde çok boyutlu bir rol oynadığı bir gerçektir.

DİL

İnsanın en değerli varlığı nedir? Sanırım bu soru hep sorulmuş, tüm düşünürler kendilerince olabilecek en iyi yanıtı bulmaya çalışmış, belki de cevabı bulduklarını bile öne sürmüş olabilirler. Bence bu sorunun tek bir cevabı var. O da dil’dir. Dil, çok yönlü, sürekli farklı niteliklerini gözlemlediğimiz, sırlarını çözmekte zorlandığımız olağanüstü bir kavramdır. Yaşadığımız dünyaya şöyle bir bakın. Her gün yeni bir şey üretilmekte, ve insanlığa sunulmakta. Dil olmadan bunların nasıl aktarılabileceğini hiç düşündük mü acaba? Nasıl oluyor da gramer açısından incelediğimizde çok basit olduğunu düşündüğümüz bir cümlenin ardında çok derin anlamlar olabiliyor?

“Dünya ısınıyor, öyleyse daha az yakıt kullanmalıyım.” Bu basit cümlede : (1) global ısınma, (2) ozon tabakasındaki delik, (3) kutuplardaki erime, (4) mümkün olduğunca daha az araç kullanma, (5) dolayısıyla hava kirliliğinde azalma, (6) işe yürüyerek ya da bisiklet gibi bir araçla gidildiğinde sağlığımızı koruma gibi anlamların yüklendiğini söyleyebiliriz. Ayrıca kullanacağımız kavramların açık olarak ifade edilmesi, bilgi üretiminde bir karmaşaya yol açmamak için de güvenebileceğimiz tek şey dildir. Şu an benim yaptığım da bu değil mi aslında? Günlerdir okuduğum sayısız makalelerden yola çıkarak, bilgi üretme çabası içinde olduğum bu zamanda dil benim en önemli yardımcım değil mi? İçsel düşünmelerimde ve buna dışa vurum aşamasında dilden başka neyim var ki? Beni ben yapan, çevremle iletişimimi sağlayan, toplumları, ulusları bir arada tutan, kültürümüzü ve kültürel belleğimizi oluşturan, geçmişin anlaşılmasını, geleceğe güvenle bakılmasını sağlayan dil dediğimiz o sihirli kavramdan başka bir şey değildir. Adına beyin dediğimiz o büyüleyici organımız, her şeyi olduğu gibi dili de kontrol ediyor. Peki ama nasıl? Dilin bir merkezi var mı? Acaba dil beynimizin tamamında mı oluşuyor, yoksa sadece tek bir merkez mi baskın durumda? Bu konuda sürekli çalışmalar yapılmakta. Prof.Dr. İnci San 2003 yılında yaptığı ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından da yayımlanan bir konuşmasında şunları söylüyor. “ En önemli saptama, dil merkezinin yeridir. Sözcükleri öğrenmeye başladığımız andan itibaren başka türlü gideremeyeceğimiz bir takım gereksinimlerimizi de karşılamaya başlamaktayız. Dil büyük olasılıkla diğer algılama ve kavrama süreçlerine üstün gelip onları aşmaya başlamaktadır. Sözcükler çoğunlukla iletişim açısından yetersiz kalmakta ise de, her tür deneyim ve yaşantıyla iç içe olduklarında gene de durumları anlatmaya yaramaktadırlar. Böylelikle de empoze edilmiş kavramlar ve referans çerçeveleri oluşmaktadır. Hermann’ın gerek sağ beyin- sol beyin kavramına, gerek triune beyin kuramına göre yaptığı bir şema, (hem neocortex’in cerebral sağ-sol yarılarını hem de limbik sistemin sağ-sol yarılarını göz önüne alarak çizilmiş olup beyni dört çeyrek küreye ayırarak görüntülemektedir. Bu şemaya göre sol üst yarıda mantıksal, çözümsel, niceliksel ve olgulara dayalı düşünme biçimleri, sol alt yarıda da planlı, örgütlenmiş, ayrımlaşmış,ardışık düşünme biçimleri yer alır. Sağ yarıda ise, altta çoşkusal, kişiler arası, duygulara dayalı, devin-duyusal (kinestetik), üstü ise bütünsel, sezgisel, bileşimci, birleştirici düşünme biçimleri bulunmaktadır.”
Genel olarak sol beyin yarım küresinin sözel görevlerde, dolayısıyla dil ve konuşma konusunda baskın olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca son zamanlarda araştırmacılar arasında yaygın olan bir görüş de beynin bir noktaya gelip aniden konuşabildiğinin geçerli olmadığı, onun yerine “dilsel hazırlık” diye adlandırabileceğimiz daha gerçekçi bir konuma ulaştığı. Bu konumun da dilsel beceri için beyine yeni ufuklar açtığı düşüncesi şeklindedir.
Açıkçası insanların etrafında gördükleri kavramları ya da soyut ifadeleri nasıl simgeleştirdikleri, bir başka deyişle nasıl düşünür hale geldikleri daha çok uzun süre gizemini koruyacak gibi gözüküyor. 1990’lı yıllardan itibaren sürekli gelişen beyin görüntüleme çalışmaları belki bize ileride bazı sorulara yanıt bulma şansını verecek. Kim bilir beynimizde oluşturduğumuz her kelime ya da cümle için şemalar oluşturma olanağına kavuşuruz bir gün.

BİLİNÇ

Bilinç, bilim insanlarının adım atmaktan uzun süre kaçındıkları bir kavramdı. Ancak 1990’lı yıllardan sonra bu konuya bakış açısı değişti ve bu konuyla ilgili ciddi araştırmalar ortaya konmaya başlandı. Günümüzde bilinç, eşgüdümlü sinirsel etkinliklerin ürünü olarak görülüyor. Her sinirsel etkinliğin bilinçle ilgili olmadığının da farkındalar. Bilişselliğin Sinirsel Bağıntısı (BSB) adı verilen araştırmayla, zihinsel süreç esnasında beyinde neler olduğu öğrenmeye çalışılıyor. Aslında bilinen çok net şeyler yok. Belki de ortaya konulabilen tek somut gerçek- tabii şu an için- bilişsel etkinlik esnasında birbiriyle uyumlu pek çok sinirin etkinleştiği ön alın lobunun devreye girmesi. Bilincin gizemini kuantum mekaniğinin gizemiyle doğrudan bağıntılı olduğunu da savunanlar yok değil. Onlara göre bilinç, çok sayıdaki hücrenin kuantum üst konum aşamasına geçmesinin bir sonucu olabilir. Bu arada bilincin biyolojik işlemler bütünü olduğunu savunanları da unutmamak gerekiyor. Şilili nörologlar Humberto Maturano ve Francisco Varela tarafından geliştirilen “autopoiesis” (yenilenme, kendini yeniden üretme eylemi) ya da kendinde bilme ağı teorisine göre bilinç, karar verme yeteneğinin genel biyolojik sürecinin yoğun şeklidir. Yaşamın kendisi, dünyada olup biteni bilme ve bunlara cevap verme eylemidir. Genler dünyaya uyum sağlamak için bedenin ihtiyaç duyduğu anlama yeteneğini temsil eder. Bağışıklık sistemi, kendisinin ne olduğunu ya da olamadığını bilip ona göre harekete geçer. Dolayısıyla bilinç, bu biyolojik temel ilkenin karmaşıklaşmış hali olabilir. Hemen aklımıza şu soru gelebilir. Nerede bu bilinç merkezi? Bilim adamları böyle bir merkezin olmadığı görüşündeler. Hologram ile beyin arasında işleyiş açısından benzerlik olduğu görüşünden yola çıkarak, beynin tek boyutlu ve nedenselliğe dayalı bir mantıkla kavranılmayacak derecede kompleks bir yapı olduğunu söylemekte kanımca bir sakınca yok. Pribram, hatıraların, beynin içinde belirli bir bölgede yerleşik bulunamayacağı, hologram prensibine uygun şekilde homojen dağılarak snapslara yazılacağını söylemiştir. Hologram kavramını daha iyi anlamak için, girişim diye adlanan olguyu incelemek lazım. İki ya da daha çok dalga- tıpkı su dalgaları gibi- birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlere girişim denir. Örneğin bir havuza bir taş attığınızda suda bir dizi eş merkezli dalgalar oluşur ve kendi dışlarına doğru yayılırlar. Eğer iki taş atarsak, iki dizi dalganın yayılıp, birbirinin içinden geçtiğini görebiliriz. Bu çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlardan oluşan karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir. Evrimsel gelişim içinde yükselerek gelişen hayvanların beyinleri incelendiğinde, beynin evrimleşmesi ile birlikte “ eylemlere duyguları katma” ilkesinin de artan oranda başarılı olduğu görülmektedir. Duyguların işe karışması öylesine gelişmiştir ki, sonuçta duygular özelliklerini değiştirmiş ve geliştirmiştir. “Bilinç” haline gelen duygular, insanlarda, düşünmek, planlamak, kıyaslamak,fikir üretip geliştirmek, karar vermek, gözlemleyip sonuç çıkarmak gibi son derece karmaşık işlemlerin gerçekleştirebilmesini sağlar. Beyni ve gerçekleşen zihinsel süreçleri anlayabilmek için yeni sibernetik yasalara ihtiyaç duyduğumuzu söylemek çok da yanlış olmaz.

DİL-DÜŞÜNME İLİŞKİSİ

“ Dille düşüncenin ilişkileri nelerdir, dil olmadan düşünebilir miyiz, düşüncemiz, dilimizin yapısınca mı biçimlendirilir?” sorularını ele alan günümüz dilcilerinden Langacker, düşüncenin bilinçli bir fikir uğraşı olarak incelendiğinde dilden bütün bütün ayrı olarak ortaya çıktığının saptandığına değinir. Müzik besteleme, heykel yapma gibi bazı işlerin dile bağlı olmadığını belirten Langacker, kimi zaman, düşüncelerimizi anlatacak sözcük bulamayışımızı da hatırlatarak “ eğer dil olmadan düşünülemez ise böyle bir sorun ortaya çıkmazdı “ kaygısını ortaya koymaktadır. Ama aynı zamanda, düşüncemizin en büyük bölümünün dille ilgili olduğunu da kabul eder. Esas sorun soyut simgelerin ifadesinin somut simgelerde olduğu kadar kolay olmamasıdır. Açıkcası ben Langacker kaygılarına katılamayacağım. Bence bu iki işlev birbiriyle sıkı bir ilişki içinde. Soyut simgelere tekrar dönersek, vicdan, akıl, aşk, merhamet, fazilet gibi kavramları dil olmadan, dile baş vurmaksızın düşünmeye, kolaylıkla anlatmak mümkün müdür?

DİL-BİLİNÇ İLİŞKİSİ

Araştırmaya başladığım ilk günden itibaren, dil-bilinç ilişkisinde hangi noktaya ulaşacağım benim için bir merak konusuydu. Acaba “ dil “ ve “ bilinç” kavramları birbirine nasıl bağlanacaktı. Orhan Hançerlioğlu’nun Ruhbilim Sözlüğü adlı eserini incelemeye başladığımda kendisinin bu konuyu gerçekten çok güzel açıkladığını gördüm. Diyor ki:“ Bilinç, toplumsal bir üründür ve dil’le sımsıkı bağımlıdır. Dil olmaksızın bilinç de olmaz. Çünkü dil, başkaları için gerçekleşen pratik bilinçtir. Hayvanın ön ayaklarının elleşmesi ve ellerin emekte kullanılmasıyla başlayan insanlaşma, zorunlu toplumsallaşma olgusundan geçerek, dil-bilinç olgusunu meydana getirmiştir. Bilinç olgusu, insanların yaşama biçimlerinin ürünüdür. Öyleyse, pek açıktır ki bilinç, insanların yaşama biçimlerini yansıtır. Ama bilinç sadece yansıtmakla yetinen basit bir ayna değil, belirmesiyle birlikte diyalektiğe girmiş etken bir güçtür. Bilinç, insanı, kendisini çevreleyen şeyleri fark etmesini, algılamasını ve algıladıktan sonra kavramasını gerçekleştirdiği gibi, istemesini ve istediğini yapmasını da gerçekleştirir. Ne var ki bilinç, toplumsal bir üründür; insan topluluğunun dışında insan bilinci de olamaz. Bilincin ürünü olan düşünce de, kendisinin özdeksel iskeleti olan dilin dışında var olamaz. Bundan ötürü bilinç, ilk anından beri dil temeli üstünde biçimlenir.”

SONUÇ

Bilinç “ insanın toplumsal ilişkileri ve etkinlikleri içinde kendisini, çevresini anlamasını sağlayan düşünce, duygu, istenç, özyapı, heyecan, zeka gibi anlıksal süreçlerin tümü.” diye tanımlanır. Öyleyse bilinçli insan, bilinci var olan insan, yani kendisini ve çevresini anlama yeteneği olan kişidir. Bu yeteneğin kazanılmasında en önemli etken düşünme işlemidir. Kişi, düşünme işlemiyle bilinçlenecektir. Bilinçlenebilmek için doğru düşünmek gerekmektedir. Bu işlemi gerçekleştirebilmek için, kullanılan sözcüklerin iyi bilinmesi, dolayısıyla onların iyi bildiğimiz bir dilin sözcükleri olması gerekir. Kullanılan dil bilinçlenme konusunda çok önemli bir araçtır. Dille yapacağımız düşünce işleminin geniş kapsamlı olması için, dilimizin kavramsal açıdan zengin olması gerekmektedir. Bu çalışmanın sonucunda ulaşabileceğimiz en önemli sonuç, kendi ana dilimize ne kadar çok sahip çıkar, onu geliştirirsek bilincimiz de o oranda gelişecek ve dolayısıyla oluşan toplumsal bilinç birbirimizi daha iyi anlamayı sağlayacaktır.

KAYNAKCA
AKSAN, Doğan, Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dil Bilim, Ankara Üniversitesi Basımevi-Ankara-1979
CARRUTHERS, Peter, Conscious thinking:language or elimination?, 1998:Thinking in Language? Cambridge University Press
HANÇERLİOĞLU, Orhan, Ruhbilim Sözlüğü. Üçüncü Basım: Mayıs,1997. Remzi Kitabevi
KILIÇ, Veysel, Dilin İşlevleri ve İletişim. Birinci Basım: Kasım,2002. Papatya Yayıncılık
MORRIS, Charles, Psikolojiyi Anlamak,Türk Psikologlar Derneği Yayınları No: 23, 1.Basım,Ağustos 2002, Ankara
SAN, İnci,www.yayim.meb.gov.tr/yayimlar/sayı22

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Siz böyle özetleyin biz de okuyalım. Elinize, kolunuza, derleyip toplayıp bize sunan bilincinize sağlık. Biraz daha sakin kafa ile bir kez daha okumaya geleceğim ama... Sevgiler, saygılar.

Ayrıntıda gezinmek 
 29.04.2008 1:39
Cevap :
O benim ilk yazdığım yazılardan biriydi. Yüksek lisansta ödev olarak vermiştim. Sayenizde ben de bir daha okudum o yazıyı. Ve hatta bundan sonra kendi bloglarıma arada bir geri dönüp ne yazmışım diye bakmam gerektiğine karar verdim. sevgilerimle.  29.04.2008 13:05
 

Bilincin, bağışıklık ve savunma sisteminin ileri bir aşaması olduğunu ben de uzun bir süre düşünmüştüm. Hatta, C/C++ gibi orta seviyeli makine dillerinde beklenmedik hataları yakalama için exception handling yani istisnai durum yakalama mekanizmalarını bunun için örnekleyip inceleme konusu olarak üzerinde çalışmıştım. Konuya biraz daha açıklık getirebilmek adına, savunma kavramını, hayatta kalma stratejilerini ve taktiklerini de içine alıcak şekilde genişletmek gerekiyor diye düşünüyorum. Yazınız için ayrıca çok teşekkürler.

Deniz Postacı 
 07.04.2007 11:26
Cevap :
Öncelikle güzel yorumunuz için teşekkürler. Bu makaleyi yüksek lisan çalışmalarım esnasında bilişsel işlevler dersi için yazmıştım. Bilişsel bilimin kurulmasında katkısı bulunan George Miller'in en önemli arzusu, insan zihnindeki gösterimsel ve işlemsel kapasitelerin keşfedilmesiydi ki bu arzu ilk dijital bilgisayarın bulunması, yapay zekanın ortaya çıkışı gibi çok önemli buluşlara temel oluşturmuştur. Ben daha çok bilinç-dil ilişkisindeki felsefi temeller üzerinde duruyorum. Eğer okumadıysanız size farklı kazanımlar sağlayacağına inandığım bir kitabı tavsiye ederim. "BİLGİSAYAR DESTEKLİ DİL BİLİMİ ÇALIŞTAYI BİLDİRİLERİ-14 MAYIS 2005"-Türk Dil Kurumu Yayınları:868. Çalışmalarınızda sonsuz başarılar.  07.04.2007 13:55
 

Yazınızdan sonra bir soruyu paylaşalım istedim. Bilimsel inanışlardan biri; Dünyada yaşadıklarımızın beynin ve gözün algılaması noktasında hologram gibi akan görüntüler olduğu. Yani aynen rüya gibi bir dalga boyunda yaşıyoruz. Bazen rüyaları ''ne kadar gerçekti?'' diye algılamamamızıda buna örmek veriyorlar. Tüm inanç sistemleri ve Dinlerde'' rüyada idiniz uyandınız'' inanışı var. Ben hayvanlar , çocuklar ve Dünyada çekilen ıstıraplar için acı çektiğimde bu holograma sarılıp uyuyorum. Hologram var mı Serhat bey?

Sevgiağacı 
 18.11.2006 1:02
Cevap :
Açıkçası hologram var mı yok mu bilmiyorum ama ben uyumaktan bile korkuyorum bu dünyada olup biteni görünce.  19.11.2006 0:04
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 116
Toplam yorum
: 1134
Toplam mesaj
: 114
Ort. okunma sayısı
: 1838
Kayıt tarihi
: 24.10.06
 
 

Emekli Deniz Öğretmen Subayım. Felsefe ve yabancı dil eğitimi üzerine çalışmaktayım. Yazmak ise b..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster