Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Haziran '12

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
68
 

Dil-Eğitim–12 Eylül

Türk Devrimi diğer devrimlerden ( 1789 Fransız ve 1917 Rus Devrimleri) bazı yönlerden  farklıdır.  Üçü de iktidardaki monarşiye karşı yapılmıştır.  Ancak Türk Devrimi’ni diğerlerinden ayıran özelliklerden biri  harf inkılabı ve sonrasında gelen dil devrimidir. Fransa 1789’dan sonra Racine’in ve Moliere’in dilini değiştirmedi. Rusya da Puşkin ve Dostoyevski’nin dili ile konuşmaya ve yazmaya devam etti. Ancak biz daha köklü ve sancılı bir değişim yaşadık. Bugün Osmanlıca diye tabir ettiğimiz lisanı değiştirip Latin harfleriyle bugünkü Türkçe’yi  kullanmaya başladık.  

Bugün herkesin şikayet ettiği ve eleştirdiği konulardan biri okumayı sevmeyişimiz.  Toplum olarak çok az okuyoruz, laklaka bayılıyoruz. Geçtiğimiz aylarda bir tv programında açıklanan bir araştırmanın sonuçlarına göre bir Japon ortalama ayda 2 kitap okurken bizde ayda 4 kişi başına bir kitap düşüyormuş . Durum gerçekten de vahim. Bu neden mehter takımı gibi 2 ileri bir geri gittiğimizin göstergesi.

Okumayı sevmeyişimiz  buna bağlı olarak dilimizi güzel konuşamamamızı da getiriyor beraberinde. Bunun nedenlerinden ikisi hemen herkesin tereddütsüz üzerinde yargıya vardığı medya ve popüler kültür de dilin özensiz kullanılması, bir diğeri ise internet Türkçesi. 

Bu 2 görüşte de doğruluk payı vardır, söz konusu iki alanda da Türkçenin berbat kullanıldığı doğrudur, ancak  tek etken bunlar mıdır ya da ana sebep bunlar mıdır,  orası oldukça tartışmalıdır bana göre.

Sorun okullarımızda ne kadar Türkçe öğretebildiğimiz. Ancak bununla kastettiğim Türkçenin gramerinin iyi öğretilmemesi veya çağdaş okuma – anlama metotlarının yeterli derecede kullanılıp kullanılmadığı sorunu değil.  Eğitim sistemimizin düşünmeyi, sorgulamayı öğretmediği, ezbere dayandığı zaten aşikar.

Bununla kastettiğim Türkçenin çok açık bir şekilde hor görülüp, onun yerine Türk Edebiyatı derslerinde arkaik bir dilin ve edebiyatın öğretilmesidir. Cumhuriyet dönemi edebiyatının üvey evlat muamelesi görülüp, itilip kakılması, dolayısı ile Türkçenin ve onun yazarlarının ve şairlerinin itilip kakılmasıdır. Bir dili bütün o  anlam zenginlikleriyle, nüanslarıyla, en doğru ve en güzel biçimde kullanan kişiler yine o dilin yazarları ve şairleridir. İçinde yaşadığı toplumun dilini, bir gence sevdirecek olan da o kişilerdir yine. Yoksa arkaik ve köhnemiş bir dilin ve edebiyatın, yeryüzünde hiçbir insan topluluğunun konuşmadığı bir dilin yazarları ve şairleri değil! İçinde yaşadığı toplumun ve zamanın düşünce yapısını ve ilişki biçimlerini dilinde taşıyan ve yansıtan yazarlar ve şairler başarır bunu.  Ve o genç de o dille öğrenir kendisi , çevresi  ve aynı zamanda  dünya üzerine düşünmeyi.  Geçmişini bilmeyenin geleceği olamaz sözü ne kadar doğruysa ana dilini sevmeyenin ve konuşamayanın da geleceğinin olamayacağı o kar doğrudur. Bir topluma yapılabilecek en kötü şeylerden biri o toplumun ana dilini hot görmektir. Çünkü kendi dilini sevmeyen bir toplumdan ne sanatçı çıkar,  ne bilimadamı ne de filozof ya da sosyolog. Sonra bazıları da konuşup ahkam keser; Efendiler  bu toplumdan askerden başka bir şey çıkmaz! Bizim edebiyatımız, sanatımız dünya ile boy ölçüşemez. Sanki Osmanlıca büyük filozofların, romancıların fışkırdığı gürül gürül çağlayan bir ırmaktı.

Aslında 12 Eylül’ün istediği şeylerdi bütün bunlar; Düşünmesini bilmeyen, sorgulamaktan ve araştırmaktan hoşlanmayan, kuzu kuzu ezberleyen öğrenciler yetiştirmek. Ve  o kuzulardan ileride kolayca idare edilecek koyun  gibi bir toplum oluşturmak.

Bir insanın okumayı ve düşünmeyi sevmemesi  için ana dilini öğreneceği  damarı kesmek yeterlidir. Dile gelmeyen düşünce, düşünce değildir çünkü. Dilini kestin miydi işlem tamamdır. Ne dil beğenisi kalır, ne de dil bilinci. İnsan da düşüneceği başka dillere flört etmeye başlar, hatta gönüllü sürgün geçer aklından.  Ve bir de bakmışsın ki yabancı dildeki kelime hazinen ana dilindekinden daha zengin. İşte bir yabancısın artık o topluma!  Ve bunu için de Yaşar Kemal’i, Nazım’ı, Refik Halit’i, Atilla İlhan’ı siyasal diye koymazlar müfredata, Necatigil ve “Türkçem benim ses bayrağım” diyen Dağlarca’yı okutmazlar, İkinci Yeniciler zaten kapalı, anlamsız şiir yazmışlardır. Garip’ten sadece Orhan Veli, biraz Yaban’dan pasajlar, yalandan bir Sait Faik (Karanfiller ve Domates Suyu tam da 15 yaşındaki bir öğrenciyi sıkıntıya boğmak için başarıyla seçilmiştir.) bir iki halk şairi, bir de Han Duvarları. Böylece sana 8 senelik orta öğretimde harika bir Türkçe öğretirler. Ama o medyadan uzak dur ve chatleşme sakın. Yoksa binbir zahmetle ve emekle  öğretilen o güzelim ana dilin yok olur, o çabalar da heba olur!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 2
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 82
Kayıt tarihi
: 30.06.12
 
 

Maden Mühendisiyim, Siyasetle ilgileniyorum. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster