Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Mart '19

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
57
 

Dilencinin Sonu

İnsanların ve arabaların sel gibi aktığı Şirinevler Metrobüs üst geçidini soluklaşan bakışlarıyla şöyle bir süzdü. Kafasında fesi, üstünde yıllar öncesinden kalmış eski küskü ceketi ve elinde ihtiyar bedenini ayakta tutan bastonuyla bir iki adım attı. Köprünün ilk basamağına oturup bastonunu sol tarafına bıraktı. Her gün giyilip çıkarılmaktan artık yırtık pırtık olmuş kazağının altından bir karton parçası çıkardı. Üstünde ‘Bugün de gidecek bir evim yok’ yazıyordu. Kartonu usulca büktüğü dizleriyle, açlıktan midesine yapılmış karını arasındaki bölgeye koydu. Sonbaharın soğuk esintisi buruş buruş olmuş ellerini jilet gibi kesip geçiyordu. Ceketin yakalarını kaldırıp dışarda kalan kulaklarını soğuktan korumaya çalıştı. Sonra üşüyen ellerini sıcak nefesiyle ısıtıp, şöyle bir ovuşturduktan sonra ceketin ceplerine soktu.

“Üşüdün mü ihtiyar” sözüyle irkildi. Başını sola çevirip sesin geldiği tarafa doğru kızgın bir bakış attı. Konuşan kişi, çiçekçinin biraz gün ışığı alması için kafesiyle birlikte dışarı çıkardığı ukala bir papağandan başkası değildi. Göğsünü kaplayan sarı tüylerini gagasıyla temizleyen papağan gökkuşağı renkleriyle dolu tüylerini sergilemekten de geri durmuyordu. Büyüleyici bir görüntüsü olsa da, lafını esirgemeyen yapısı nedeniyle ihtiyar adam bu kuştan hiç hoşlanmamıştı.

İhtiyar, havanın hafif kararmasıyla birlikte köprüye doğru koşuşturan insanları fark etti. Mesai bitmiş, insanlar evlerine ulaşabilmek için son enerjileriyle Şirinevler köprüsüne doğru maraton koşusuna geçmişti. Kimi öğretmen, kimi pazarlamacı, kimi kuaför, kimi memur. Hepsinin kafasında ‘eve gitme fikri’ vardı. İhtiyar adam ceketin cebinden çıkarttığı elleriyle buz gibi kartona sıkı sıkıya tutunda. İnsanların görebileceği bir yüksekliğe kaldırıp ‘Allah rızası için yardım edin’ diye seslendi. Seslendi ama insan ve araç gürültüsü bütün o masum talebini bastırmıştı. Elinden gelen buydu. İhtiyar bedeni ona daha fazlasını veremiyordu.

“Dilenciye yardım, dilenciye yardım” sözüyle bir kez daha irkildi. Sesin ukala papağandan geldiğini bu kez anlamıştı.

“Benim işime karışmasına sen, rahat bırak beni” diye kuşu azarladı. Sonra da, sadece kartonu dik tutmaya çalışmakla yetindi. Kartonu başının üstünde tuttuğu için gözleriyle görebildiği tek şey koştura koştura giden ayak yığınlarıydı. Zaten merhameti olmayan insanların yüzünü görse ne olurdu görmese ne olurdu. Kendi kendine konuşurken önünde hareketsiz duran iki pabuç fark etti. Diğerleri gibi gitmiyordu. Başında bekliyordu. Heyecanlandı, sonunda biri para verecekti. Kartonu usulca önüne doğru indirip soluklaşmış bakışlarıyla pabuçların sahibini söyle bir süzdü. Gördüğü kişi, işaret parmağıyla kendisini gösteren küçük bir kız çocuğuydu.

“Bak anne bir dilenci, para verelim mi?’ dedi.

Annesi ise, “Kızım inanma bunlara. Bunların hepsi sahtekar. Kim bilir kaç katlı apartmanı vardır bunun. Bir de gidecek bir yerim yok yazmış. Pis sahtekar” deyip yüzüne doğru tükürdü.

“Ağzına sağlık abla, helal” diye lafın arasına girdi papağan.

İhtiyar adam şaşırmıştı. Eskimiş ceketinin koluyla yüzündeki hakaret dolu tükürüğü sildi. Salak bir kuş bile onunla dalga geçiyordu.  

Yüzünü gizlemek için elinde tuttuğu kartonu yukarıya doğru kaldırdı. Bakışlarını kaldırıma doğru dikip sel suları gibi akıp giden ayakları izledi. İzledi, izledi ta ki, tek bir ayak görmeyene kadar. Kaldırımdaki koşuşturmaca bitince arkasına dönüş kafesteki papağanın suratına doğru uzun uzun baktı.

“Fıstık ver karnım açıktı, fıstık, fıstık” sözleriyle ikili arasındaki sessizlik bozuldu. Bütün gün başında dikilen zübbe bir kuş yüzünden tek metelik bile kazanamayan ihtiyarın aklına harika bir fikir geldi. Önce çiçekçi dükkanını şöyle bir süzdü. İçerisi doluydu insanlar çiçek siparişi veriyordu. Aradığı fırsat buydu. Sonra da papağanın kafesini açıp kuşu serbest bıraktı.

“Hadi uç git, istediğin kadar fıstık ye” dedi.

Papağan uçup gitmek yerine kafesin üstüne kondu. Sonra da avazı çıktığı kadar,

“Hırsız var, kuşu çalıyorlar, hırsız var kuşu çalıyorlar” diye bağırdı.

Kuşun bağırışlarını duyan meraklı insanlar ihtiyarın etrafında anlamsız bir yığın oluşturdu. Sonra da çiçekçi çıka geldi. Önce ihtiyara sonra da papağana baktı.

“Bu dilenci parçası mı seni kaçırmaya çalıştı” diye sordu.

“Hırsız var, hırsız dilenci, dilenci hırsız” diye çıkıştı papağan.

Çiçekçi ihtiyar adamın yakasından tuttuğu gibi merdivenlerin önündeki kaldırıma doğru fırlattı.

“Şimdi hak ettiğin yerdesin, bir ayağın çukurda zaten, git kendine başka eğlence bul, papağanımı rahat bırak” diyerek ihtiyarı azarladı.

Bu sözler üzerine artık köprüye bir daha dönemezdi. Yavaş hareketlerle ayağa kalkan ihtiyar adam, tek derdi kalabalıklar içinde kurduğu küçük ve yalnız dünyasında üç beş kuruş para toplamaktı. Lanet olası bir kuş yüzünden hem dilendiği yerden olmuş hem de sürüyle insanla muhatap olmak zorunda kalmıştı. Bastonundan yardım alıp ayağa kalkan ihtiyar, Şirinevler meydana doğru homurdana homurdana ilerleyip gözden kayboldu.

Adem Eyüpoğlu

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 4
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 238
Kayıt tarihi
: 04.05.10
 
 

'Dün kendime seni anlattım' adlı şiir kitabıyla 2008 yılında en iyi şiir kitabı dalında Türkiye 3..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster