Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Şubat '12

 
Kategori
Blog yazarları tartışıyor!
Okunma Sayısı
116
 

Dine bağlı ülke gerçekleri

Tarih, felsefe, sosyoloji, edebiyat ve sanat gibi temel konulardan uzak yetiştirilen gençlerin, 20-25 yıl sonra ülkeyi yöneteceklerini göremeyen ya da gördükleri halde - korkaklıklarından- seslerini çıkaramayan öğreticilerin, bugünkü düzenin / düzensizliğin kurulmasında birincil rolleri vardır.

"Kapitalist düzenin ağır işi altında ezilen ve kapitalizmin kör, yıkıcı güçlerinin insafına bağlı olarak yaşamını sürdüren kitleler, dinin bu kökenine karşı savaşmayı, sermaye egemenliğinin her türlüsüne karşı birlikte, örgütlü, planlı ve bilinçli bir savaş vermeyi kendi kendilerine öğrenemedikleri sürece, hiç bir güç bu kitlelerin din adına sömürülmelerinin önüne geçemez."

Sosyal Demokrasi, dünya görüşünü 'Bilimsel Sosyalizm', yani, Marksizm temeline dayar. Bunun da yolu, Marks`in, 'Diyalektik (eytişim) Maddecilik'inden geçer. Eytişim; "Doğa, toplum ve bilinç bütünlüğünün yasası," demektir. Terimin Yunanca aslı "dialektikos", soru- karşılık yöntemiyle tartışma anlamına gelen "dialegesthai" sözcüğünden yapılmıştır. Türkçe " eytişmek" de aynı anlamdadır. Diyalektik Materyalizm (eytişimsel özdekçilik) ise; "Evrensel gelişmenin genel yasalarını ve inceleme yöntemini kapsayan bilimsel-felsefesel dünya görüşü" demektir. (Orhan Hancerlioglu- Felsefe sözlüğü).

Marx; "Din, halkı uyutmak için kullanılan afyondur." der. Marks`in bu sözü din konusundaki Marksist görüşün temel taşıdır.

Marksizm, bütün dinleri, kiliseleri ve her türlü dinsel örgütü , işçi sınıfının sömürülmesini ve ezilmesini savunmaya hizmet ederek birer `burjuva reaksiyon aracı` olarak görür. Maddecidir. Din ise, matafizik (fizik ötesi) bir anlayıştır. Biri, bilime, diğeri, bilim dışı sanı ve kanı`lara inanır. Böyle olunca, hem bilime hem de dine inanmak, maddenin tabiatina aykırıdır. Bu söylemle, toplumun karşısına çıkamayan bilim adamı da, bilim adamı olarak görülemez Tarih, bunun örnekleriyle doludur...

Bilim adamı, din biliminin ya da dini bilgilerin tarihsel sürec içinde insanlar üzerindeki etkilerini bilimsel olarak açıklar, fakat taraf olmaz. Örnek verecek olursak; din kitaplarında sözü edilen, insanın Adem ve Havva`dan türediği şeklindeki anlatımlara inandığını söyleyen bir bilim adamı, kendi bilim adamlığıyla ters düşer. Çünkü, bu durumda, bilimin temeli olan ( bilginin değil) "madde" yi inkâr etmiş sayılır.

Maalesef hâlâ, sağlık konuları (çeşitli hastalıklar) bile söz konusu edilirken, Kur`an`dan örnekler verdiği halde, hasta olunca, din adamına değil de doktora giden Prof.`lerimiz vardır. (Hâlâ, hastalandıklarında doktor yerine hocaya gidenlerimiz de vardır). Bu temel çelişki, toplumun, yanı `kolektif zihnin` nasıl iki başlı canavarlar yarattığını geçmişteki yaşantılarımızdan öğrenmekteyiz.

Dini esas alan bir toplum yaratmayı amaçlayan siyasilerimiz karşısında, din ile savaşmayı göze alamayan bilim adamlarımızın, dik duramayışlarının /toplum yapısına ağırlıklarını koyamayışlarının sebebi, dinle savaşmayı göze alamayışlarındandır...

Din, etkisini neden en çok geri kalmış bölgelerde, örgütsüz şehir işçileri ve köylü kitlesi üzerinde göstermektedir? Zengin, ilerici aydınları, radikaller ve sözúm ona eğitimciler bu soruya, "Cahil olduklari için" diye cevap verirler. O zaman da, dine karşı cephe almayı `ilericilik`sayarlar. Tam da bu safhada bürokatların ve ülkücülüğün kucağına düşerler...

Oysa Marksizm, kökleri toplumsallığa dayanan, bu yüzden de, dinin en derinine uzanan kolunun, emekçi kitlelerin toplumsal ezikliği ve her gün, her saat emekçilere en dayanılmaz acıları çektiren kapitalizmin karanlık güçleri karşısındaki çaresizliğinin olduğunu bilir; emekçilerin dini inançlarını sömüren kapitalizme karşı sosyalizmi savunur. Bilir ki, ezilmişliğin tek nedeni "korku" dur.

Gelirleri az olan emekçilerin yaşam korkusu, kapitalistlerin eline verilmiş bir "koz" olarak görülmüş; bu kozu; fakirliğin, işsizliğin üzerinde ezici - sömürücü- korkutucu bir güç olarak kullanan kapitalistler, maddiyatlarını- zenginliklerini- geliştirdikçe, ùzerlerinde `geçim korkusu`yaratılanlar, daha da fakirleşmişler, emeklerinin karşılıgını - alın terlerinin karşılıgını almak yerine "umut" la, "maneviyat" la, "din" le avutulmuşlardır. Bu cahil kitlelerin üzerinde "din", onların gazını almış olarak kullanılmıştır. (Nitekim, Başbakanımız, Ortadoğu isyanları için de, bu tabiri kullanmıştır.)

Kapitalist düzende dinin topluma biçtigi rol, `kullanılma- kölelik`rolüdür. Bu yüzden kapitalizm, mutlaka sömürebileceği bir `cahil kitle`yaratmak zorundadır. Ülkemizde 68`ler olarak bilinen gençlerin öncülüğünde, sendikal faaliyetlerin (yeterli olmasa da) de yardımı ile, bu `ezilmişlik zinciri`ni tam da kırmak üzereyken, ikinci kez ABD`nin tuzağına düşürülmesi; (Birincisi, Köy Enstitülerinin 1953 yılında, ABD`nin, "Köy Enst.`leri komünistliği yayıyor" kışkırtıcılığına inanarak, DP tarafından, kapatılmıştı), toplumsal yapımız için çok büyük bir kayıptır. (Köy Enstitüleri ayarında bir yapılanma, bugün Ìsveç`in her mahallesinde, "Folkets Hus= Halk Evleri" adı altında hâlâ vardır).

Bütün bu süreçlerin yaşanmasında, bilinçli olarak , belirli bir plan doğrultusunda, gizli bir güç (ABD) tarafından yönlendirildiği bugün apaçık ortaya çıkmış, siyasi gelişmelerin bugünkü noktaya gelmesi, (Laik dùzen yerine "ılımlı Ìslam" anlayışı), ABD tarafından istenmiş, bu isteğinde de (şimdilik) ABD başarılı olmuştur. Bu bağlamda, bugün, `BOP Projesi` denilen projenin izlerini, ta 1950`lere kadar götürmek mümkündür...

Ne ilginctir ki, her toplumsal ilerleyişimizin /sivilleşmemizin önü asker tarafından kesilmiş, (27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 şubat, 27 Nisan..); kesildikçe de, halkın dini inançlarına daha da çok ağırlık verilmiştir...

Türkiye'nin sivilleşmesi (demokratik gelişmesi) ni, Adnan Menderes, 1957 seçimlerinden sonra görmüş, ABD karşıtlığına başlamıs, fakat çok geç kaldığı için, 27 Mayıs, önünü kesmiştir. Demirel, bu gerçeği 1970`lerde görmüş, fakat 12 Mart önünü kesmiştir. 1974`ten sonraki Karaoğlan Ecevit, bu gerceği 1977-78`lerden sonra görmüş, fakat, 12 Eylül önünü kesmiştir. Keza, 28 şubat, (PKK ile bir barış anlaşmasına girileceği anlaşıldığında) önü kesilmiş, `Darbe` korkusu yaratılmış, hükümet apar topar düşürülmüş, barış engellenmiştir. Sonraki dönemlerde ise, ABD`nin "ılımlı islam projesi" ne karşı, nihayet teslimiyet bayrağı çekilmiş ve "Artık bundan böyle `darbe olmaz" garantisi, yüksek sesle konuşulmaya başlanmıstır...ABD`nin her seferinde, neden Türkiye hükümetlerinde etkili olduğunun sebebi, çok açıktır ki, bu hükümetlerin kuruluşunda da ABD`nin aktif rol oynamasındandır. Şimdiye kadar `gizli`olarak gösterilen bu tutum, Başbakan Erdoğan tarafından verilen "ılımlı islâm`a dönüş garantisinden sonra, artık açık olarak dile getirilmektedir. Karşılığında da, BOP`un Eşbaşkanlığı`gibi bir safsata vaada kurban gitmesi gösterilebilir.

Çünkü, ABD, oynadığı oyunda karşı tarafı, sadece `piyon`olarak görmektedir. Bu güce sahip olduğuna, 90`lı yıllarda, `karşı blog`un yıkılmasıyla daha da inanmıştır. Önce, "küreselleşme" adıyla, ekonomi adamlarını öne sürerek; "barış-eşit paylaşım" yalanlarıyla dünyanın gazını almış, sonra da, emperyalist- yayılmacı- zihniyetini uygulamaya sokmuştur. Irak`ın, bir düzmece yalanla işgâl edilmesi ve Ortadoğu`da bugün çıkan-çıkartılan- isyanları bu gözle değerlendirmek gereklidir. Ìspatı ise, `Wikileaks yayınlarındaki bilgilerin, gün gün uygulama alanına koyulduğu gerçeği`dir. ABD`nin bu ülkelere demokrasinin gelmesini istemesi, kesinlikle yalandır. Çünkü, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, kapitalizm, sömürüsünü devam ettirebilmesi için, mutlaka "cahil kitle" lere ihtiyaç duyar...

El attığı ülke halklarının ekonomik ve demokratik gelişmelerini kesinlikle istemez. Değirmen sahibinin, kendi isteği ile değirmeninin çarkını döndüren suyu kestiği nerede görülmüştür? Değirmenine bolca su taşıması anlamına geldiği için, Ortadoğu halklarının (Türkiye`yi de israrla bu kategoriye sokmak istiyor), dini inanclarını bir "koz" olarak kullanmaları; Batılı (başta Ìngilizler) ülkelerin tarih boyunca uyguladıkları bir oyundur. Bu; düşmanının en zayıf noktasını bilmek ve onu, bu zayıf noktasından vurmak anlamına gelir. Bu zayıf noktanın güçlenmesi, `boş inanç`larla değil, ancak bilimin çizdiği yoldan gitmekle sağlanabilir...

"BOŞ İNANÇLAR, CILIZ AKILLILARIN DİNLERİDİR." - Burke-

 Alaettin Morgül / 08.02.2012 -18:55 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 193
Toplam yorum
: 213
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 1029
Kayıt tarihi
: 02.02.10
 
 

İsveç`in Göteborg şehrinde oturmaktayım;  evli ve bir kiz bir oglan iki çocuğum var. İsveç`te..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster