Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mart '18

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
66
 

Dini Güncellemek

Dini Güncellemek
 

*Din güncellenir mi?

Yaş dün 68'di. Bugün 69 oldu. Bir yıl yaşlandım bir günde. Oysa daha doğum günüme çok var. Dinimin "güncelleneceğini" duyunca şaşkınlıktan oldu. Ülke böyle gitmeye devam ederse "itibari" olarak 120-130 sene yaşarım sanıyorum. Fiili beklentimi sorarsanız sanki şaşırdıkça ömrüm azalıyor gibi. Allah günah yazmasın.

Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktım. Olur ya güncellemenin bilmediğim bir anlamı vardır. "Güncellemek" sözcüğünü buldum. "Güncel duruma getirmek" diyor. Demek ki anahtar "güncel" sözcüğü. Haydi gittim "güncel"e. Açıklama şöyle:

"Günün konusu olan, şimdiki, bugünkü (haber,olay,vb.), aktüel."

 Tartışılan konuyla ilgisini kuramadım.

*Neler güncellenir?

Bildiğim kadarıyla güncelleme daha çok bilgisayar programlarının yazılımlarını daha etkin duruma getirmek için yapılan geliştirmelerin kullanıma alınma işlemi için kullanılıyor. 

Konuyu dine uygulamaya çalışırsam günaha girer miyim acaba. Yaradan'ın affına sığınıyorum. Ben sadece dinin neden güncellenemeyeceğini anlatmak istiyorum. İşte laf ola beri gele diye öylesine bir söylem bu benimki. Yaradan bilmiyor sanki benim ne yapmaya çalıştığımı. Özümle sözümün bir olduğundan şüphem mi var yoksa.

Dinimizin esasları kitabımızda  vaz edilmiştir. Vazeden Yaradan, ileten O'nun Resulü olan Peygamberdir.

Nasıl güncelenecek ki? Yaradan'ın yeni bir irade ortaya koyması ve bunu bir şekilde bize iletmesi gerekecek. Var mı böyle bir iddiası olan? Haşaa. Çarpılırsınız.

Kitabımızın "güncellenmiş" yeni baskısı mı çıkacak? Gerçi ellerinden gelse Fransızlar yapacak galiba. Adamlar akıllarını peynir ekmekle mi yemişler nedir?

Bizim dinimiz son ve tek dindir. Bundan şüphesi olan varsa yolu açık olsun.

Güncellenmesi gereken nedir biliyor musunuz?  Bizim, bu güzel dini anlama ve doğru yorumlama yeteneği kazanamamış olan beyinlerimizdir.

*İslam neden son dindir? Hrıstiyanlıktan farkı nedir?

Özünde Hristiyanlık ile Müslümanlığın ortak pek çok noktası vardır. Böyle olması doğaldır. Her iki din de insanlara doğru yolu göstermek için vardır. Pratikleri (ibadet şekilleri) farklıdır.

Pratikleri tartışma dışı bırakırsak, İslamın, onu Hrıstiyanlıktan faklılaştırarak son ve tek din kılan iki temel özelliği vardır.

Takva'nın tek ölçü olması ve kulun Yaradan'ına aracısız ulaşabilmesi.

Tek ölçü, Takva:

İslam'da insanlar cinsiyet, ırk, zenginlik-yoksulluk, soy-sop vb. niteliklerine göre değil, "takvalarına" göre, bu ve öteki dünyada Allah nezdinde değer kazanacaklardır. "Takva" tek ölçüdür. Terazi de sadece ve sadece Yaradan'dadır. Hepimizi o terazi tartacak. Kimse dinin sadece şekil şartlarını yerine getirdiği için kendini "dindar" diye niteleyip tartıyı yanıltacağını sanmasın.

Terazi şekli değil içimizi tartacaktır.

Hristiyanlık ise zenginlerle yoksulların, diğer bir deyişle, soylularla kölelerin ahirette eşit olmalarını öngörmüştür. Bu dünyadaki mevcut "eşitsizlik" olağan kabul edilmiştir. Ancak soylular öteki dünyada bile kölelerle eşit olmayı kabul edemediklerinden Hristiyanlığa karşı çıkmışlardır. Bu nedenle Hristiyanlık yüzyıllarca ezilen insanların, kölelerin dini olarak kalmıştır.

Açıkgöz ruhban sınıfı Orta Çağda, cennetten yer ve kapısının anahtarlarını satarak zenginlerin  imtiyazlarını ölümlerinden sonra da sürdürebilmeleri için, ihtiraslarla din arasında, gerçekte olmayan, sahte bir köprü kuruvermiştir. Böylelikle  soylulara ve zenginlere bu dünyadaki çarpık düzeni güya öteki dünyaya taşıma garantisi vermiş, karşılığında da kendisi köşeyi dönmüştür.

En zahmetsiz kazanç kapısı. Din sömürüsü.

Aracısız din.

Ruhban sınıfının dini kendi çıkarları için böylesine yozlaştırması nedeniyle, bence, İslam, ruhban sınıfını ortadan kaldırmıştır. Müslüman, kimsenin aracılığına ihtiyaç duymadan Allah'a doğrudan yakarabilir. Dua edebilir. Günah çıkarmak için bir kafesin arkasına saklanması gerekmez. Yanlış yaptığında seslendirmeden gönülden tövbe etmesi bile yeterlidir. Yeter ki hatasını anlamış olsun ve hatasından geri dönsün. Aracıya ihtiyacı yoktur.

Çekinmeyin, içinizden veya sesli olarak Yaradanla konuşun. O'na yakın durun. Doğruysanız O hep sizin yanıbaşınızdadır zaten. İçinizle dışınız bir değilse vay halinize.

Bu da Hristiyanlıkla Müslümanlık arasındaki ikinci temel farktır. Kulların yararınadır. Bizler "bize şah damarımızdan daha yakın" olan bir tanrının kullarıyız. Doğru insanlar için bu bir nimettir. Eğriler ise bu yakınlıktan hoşnut değildir.

Dinimizin bu kadar faziletli ve kullar için kolay olması, din üzerinden kendisine çıkar sağlamak isteyenleri hep rahatsız etmiştir. Allah ile kulu arasında kendilerine yer bulamayan bu bezirganlar, onu Hristiyanlığa benzetmek için asırlardır uğraşmaktadırlar. Amaçları dini basit ve kolay anlaşılır olmaktan çıkarıp din sömürüsü için kendilerine alan açmaktır.

"Kur'an bir elitler kitabı, hele hele 'dinci elitler' veya 'ruhban sınıfı kitabı' asla değildir. Allah'ın tüm kullarının kitabıdır. Allah'ın tüm kullarına hitap eder. Ve muhatabı olan tüm kullar tarafından okunup anlaşılır. Aksini söylemek, Allah'ın muhatabına meramını anlatamadığını dolaylı yoldan iddia etmek olur ki bunun adı küfürdür" (1)

Son zamanlarda ülkemizde sosyal davranışlar konusunda, dini referanslar kullanarak, ahkam kesenlerin yaklaşımları inançlı ve bilinçli insanlarca ciddiye alınmamaktadır. Konuşanların ve söylediklerinin dinle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Dinimizi kimseden öğrenecek değiliz. Bizim için esas olan kitabımızda yazandır.

*Konuşulanlar dinin konusu mu?

Sosyal konularda elbette isteyen istediğini söyleyebilir. Karşı çıktığım konu; kendi çarpık sosyal anlayışlarını dinimizde olmayan kavramların arkasına saklayak dinin gereğiymiş gibi bize anlatmaya çalışmalarıdır. Kendi karanlık iç dünyalarında yaşamakta oldukları "garibanlıklarını" dinin arkasına saklanarak bize yansıtıyorlar. Bu şekilde inandırıcı olmayı umuyorlar. 

Duymazdan gelmek onlara verilecek en iyi cevaptır.

Yaklaşımları çıkarcı Hıristiyanlık özentisidir ve ruhban sınıfının Orta Çağdaki yaklaşımlarını günümüze taşımaktır. 

*Dinlerin sosyal yaşamı yönlendirmesi.

Hristiyanlığın günlük hayatın tüm yönlerini kapsadığını öne süren papazlar Orta Çağda dini yorumlarla kurallar belirleyerek insanların yaşamlarına yön vermeye çalışmışlardır. Örneğin, 13 ncü yüzyılda Hristiyanların sabah kahvaltısı yapmaları günah kabul edilmiştir. Kahvaltı yapanların "cinsel arzularının" uyanacağını söyleyerek insanları iki öğün yemek yemeye zorlamışlardır.

Papazlara neyseymiş insanların cinsel arzularından.

Uzun yıllar insanlar öğleye kadar aç yaşamış, sonunda ağır işlerde çalışan işçilerin dayatmasıyla yasak gevşetilmiş.

Hristiyanlık dininin temel inancı Peygamberlerinin Allah'ın oğlu olduğuna inanmalarıdır. İnançlarına göre, Meryem bakireyken İsa'ya hamile kalmıştır.

İsteyen inanır, istemeyen inanmaz. Hristiyansanız ve İsa'nın Allah'ın değil marangozun oğlu olduğunu söylerseniz bunun bir bedeli vardır. Eskiden ölümdü, şimdilerde ise Jose Saramago gibi ülkenizi (Portekiz) terk etmek zorunda kalırsınız. (2)

*Dinsellik-cinsellik ilişkisi.

Hristiyanlık dininin temelinin bakire olarak hamile kalınan bir Peygambere dayandırılması dinsellik-cinsellik ilişkisi kurulmasına yol açmıştır. Bu bağlamdan yola çıkan rahibeler Meryem'e öykünerek özel kıyafetler giyerek cinsellikten ellerini ayaklarını çektiklerini deklere etmişlerdir..

İyi de çekebilmişler midir acaba? Yaradanın yaratış özelliği olarak içimize yerleştirdiği cinselliği içlerinden söküp atabilmişler midir? 

Tartışılır. Asırlarca sadece rahip ve rahibelerin yaşadığı kuş uçmaz kervan geçmez yerlerdeki manastırlarda yapılan kazılarda toprak altından çıkan ceninler, din gibi güçlü bir duygunun bile içgüdülerin önüne geçemediğinin kanıtı olarak kabul ediliyor davranış bilimcilerince. Gün geçmiyor ki Vatikan yeni bir cinsel taciz veya tecavüz iddiasıyla gündeme gelmesin.

Dinimize gelince. Bizim Peygamberimiz herkes gibi yaşamıştır. Evlenmiş, çocukları olmuş, hanımlarıyla anlaşmazlıkları olmuş, onlara darıldığı zamanlar olmuş, sonra barışmıştır.

İslam dininde, dine özel bir cinsellik-dinsellik ilişkisi kurmaya çalışmak Hristiyanlık özentisidir. Kadın-erkek ilişkilerinde Yedinci Yüzyıldan bugüne taşınmaya çalışılan sosyal davranışların dinimizin hükümleri mi yoksa o günkü Arap toplumunun kültürü mü olduğunu iyi düşünmemiz gerekir. Ne dersiniz?

*Dinleyen var mı?

Kendi "garipliklerini" dinin arkasına saklanarak sosyal yaşamımızı yönlendirmeye çalışan "zevatı" duymazlıktan gelelim dedim de, ortada bir gerçek var. Bunları dinleyip ciddiye alanlar var toplumumuzda. Dinleyen olmasa konuşup durmaz bu insanlar.

Bu gerçek,  endişe etmemiz gereken bir soruyu akla getiriyor ister istemez. Bu güzel dini anlamada  sorunlarımız olabilir mi? Dinimizi Hristiyanlığa benzeterek anlayış açısından Orta Çağ insanından bile daha geriye düşmüş olabilir miyiz acaba?

Dinimizi çok doğru anlayan ve yaşayanları tenzih ederim.

Bir ilahiyat profesörünün televizyon yayınında bu konuda söyledikleri bu endişemde gerçek payı olabileceğini düşündürdü bana. Ortada önemli bir sorun var gibi.

*Toplumumuz dini anlama açısından ne durumda?

Profesöre Kur'an'da cinlerden söz edilip edilmediği soruldu. Sunucu, kendi ifadesine göre korkudan, cin yerine "üç harfliler" deyip duruyordu. Ben neden sonra anladım. Cin derse cinler duyar ve başına üşüşürlermiş. Kur'anda üç harflilerin 36 kez geçtiğini söyleyerek ne düşündüğünü sordu.

Cevap ürkütücüydü anlayana. 

Mealen şöyle dedi: 

İzleyicilerden gelen sorulardan yola çıkarsak; ülkemiz insanı, genel olarak, dini anlama açısından "cahiliye devri" insanından bile geride görünüyor. Evet kitabımızda cinlerden söz edilir. Amaç, İslam öncesi toplumun zararlı bir anlayışını değiştirmektir. Her geçtiği yerde, cinlerin cahiliye devrinin bir yanlış inanışı olduğu ve artık bu tür yaklaşımlardan vazgeçilmesi tekraren ve ısrarla vurgulanır.

Doğru anladıysam, henüz dinimizi hiç anlamamışız. İslam tebliğ edilmemiş gibi "cahiliye" devrini yaşamaya devam ediyoruz. Cinlerin olmadıklarını anlatmak için Kur'an'da geçiyor olmasını varlıklarının delili olarak kabul ediyoruz. Ne yapıyoruz biz?

İlahiyat profesörünün değerlendirmesi üzerinde çok düşünmemiz gerekiyor. Kitabını anlamadan Yaradan'ın bize verdiği mesajı ve görevlerimizi nasıl anlayabiliriz ki?

Profesörün açıklamalarını değerlendirecek dini bilgiye sahip değilim. Gerçek payı varsa din eğitimin sil baştan ele almak gerekiyor demektir.

Açıklamaları, İslam toplumlarının din anlayışı hakkındaki görüşümü pekiştirdi. Eskiden beri İslam aleminin dinin özünü göz ardı ederek sadece şekline yöneldiğini düşünürüm. Ben buna "şekli dindarlık" diyorum. Şekil hükümlerini yerine getirmek şarttır elbette. Ancak şekil hükümlerini yerine getirmek kolay, dinin özüne uygun davranmak zordur. İnanç gerektirir. Nefisten fedakarlık gerektirir. Unutmayalım ibadetler amaç değil araçtır. Tanrıyı hep duymak ve O'nun mesajlarına göre yaşamayı unutmamanın aracı.

Şekli dindarlık dinin mesajlarının algılanmaması ve uygulanmaması, hayata geçmemesi, yani "dinsizlik" olarak hayatımıza yansıyor.

*Sosyal yaşamı dinle ilişkilendirerek yönlendirme.

Kendi çarpık sosyal anlayışlarını dine bağlayarak yaymaya çalışanların gündeme taşıdıkları, biribiriyle bağlantılı, bazı konular var. Bunlar; "tahrik olma" ve çocukları da kapsayacak şekilde giderek yaygınlaşan utanç verici "cinsel tacizler" konusudur. Buradan yola çıkarak kadınların kıyafetlerini ve davranışlarını gündeme getirmekteler. Dürüstlükten, kul hakkından, hoşgörüden, sevgi ve saygıdan söz eden yok. Amaçları kadını toplumdan tamamen dışlayarak "sakat" bir toplum yapısı oluşturmak. 

Bu konuları konuşalım.

Konuşalım da zor bu konuları konuşmak. Aslında kolay da toplumun kapalılığı ve bu konuların kurnazca dinle ilşkilendirilmesi işi zorlaştırıyor. Amaçları da bu zaten. Konuşulsun istemiyorlar. Tuzakları bozulmasın diye.

Bakalım ortalama yurdum insanını tedirgin etmeden ne kadarını konuşabileceğiz?

*Tahrik olma.

Cinsel tahrik nedir? İnsanlar neden tahrik olur?

Cinsel tahrik cinsel arzuların uyanmasıdır. 

Cinselliği anlamak için insanın yaratılış özelliklerini bilmek gerekir. "Ben bu özellikleri tanımıyorum ve değiştirmeye muktedirim" diyenlerin nafile çabasına sadece acırım ve toplumun sosyal dokusuna verdiği zarara üzülürüm. 

Nasıl yaratılmışız? İçgüdülerimizle birlikte. Nedir onlar?

Genel kabule göre; Açlık, Susuzluk ve Cinsiyet.

Doğanın düzeni bu. Bitkiler, hayvanlar, insanlar, tüm canlıların ortak özelliği.

Önce hayatta kalacaksınız sonra çoğalacaksınız ki yaşam sürsün. Amaç canlı varlığın devamıdır. Bitkiler zamanı gelince tohumlarını döker. Onlardan yeni bitkiler çıkar. Ormanlara bakın.

Hayvanlar zamanı gelince içgüdülerine göre çiftleşir ve çoğalırlar.

İnsanın içgüdüsel öncelikleri de aynıdır. Yaşamın sürmesi için yemek-içmek birinci sıradadır. Sonra çoğalma gelir. Çoğalma için cinsel arzu gerekir. Teorik olarak cinsel arzu biterse çoğalma da biter. İnsanlığın soyu tükenir. Ama çoğalmada farklılık var çünkü insanın, diğer canlılardan farklı olarak, duyguları ve idraki var. Utanması var. İnsan ile hayvan arasında bir çizgi var. Çok ince bir çizgi. 

İnsanın hayvandan farkı cinsel arzusunun duygu da içermesi, karşılıklı ve rızaya dayalı olmasıdır. Yoksa adı tecavüz olur. Duygu olmadan cinsel ilişki olmaz mı diyenlere, o, konumuzun dışındadır.

Erkekler ve kadınlar söz konusu olduğunda; cinsel arzu duygusu içimize Yaradan tarafından konmuş olsa da biz onu yok edebiliriz, kadınları evlerine hapsedelim, zorunlu olarak dışarı çıktıklarında ise öyle kapatalım ki erkekler tahrik olmasın, tacizler ve tecavüzler bitsin diyorlar. İnsan yaratılışını dikkate almadığı için başarı şansı olmayan başka bir "Yaradan'ı inkar" projesi. 

Kadınlardan geçtik, adamlar kız-erkek ayırdetmeksizin çocuklara bile musallat oluyorlar. Görmüyor musunuz?

Kadınları kapatma çözümü bazı ülkelerde deneniyor. Afganistan kadınlarının "burka" adı verilen kıyafetlerini bilirsiniz. Kadının kadınlığının belli olmamasını hedefler. Yetmiyormuş tahriki önlemeye. Kadınlar yürürken kadın oldukları belli oluyormuş. Önlem olarak bulunan çözüm ilginç. Kadınlara boylarına göre kafesler yapalım. Önce kafese koyalım, şekilleri kaybolsun, üstüne burkalarını giysinler diyorlar. Şaka gibi ama maalesef değil.

Çözüm olur mu derseniz olmaz derim. Yaradan'ın erkek için belirlediği  yaratılış özelliklerini  değiştiremediğiniz sürece bu tür önlemler işe yaramaz. Sorunu büyütür. Arkası yatak-yorgan kıvrımlarından tahrik olmak, cinsel taciz ve tecavüzdür. Erkek tahrik olacak bir şey bulamazsa onu zihninde yaratır.

İçgüdüyü de yok edemediğimize göre çözümsüz müyüz? Değiliz tabii ki. İnsan davranışlarının nedenlerini anlamaya çalışan bir bilim var. Davranış bilimi.

*İçgüdüler değiştirilebilir mi?

Çok uzun bir tartışma konusu.

Nasreddin Hoca'nın eşeğini açlığa alıştırmasını duymuşsunuzdur. Yemini azaltarak her gün bir önceki günün yarısı kadar vermeye başlamış. Hayvancağız bir süre sonra açlıktan ölmüş. Ne oldu diye soranlara "tam açlığa alıştırıyordum, öldü" demiş.

Demek ki açlık ve susuzluk içgüdüleriyle oynanamıyor.

Cisellik konusunda ise bilim biraz iyimser. Ciselliği yok etmeye çalışmıyorlar tabii ki. Mümkün olmadığını bilyorlar. "İnsanileştirilebilir" diyorlar.

Yani, içinde duygu da olan, karşılıklı ve rızaya dayanan bir birliktelik.

Nasıl olacak?

Bunun için önerilen bilimsel yaklaşım, cinslerin biribirinden hiç ayrılmamasını öngörüyor. Öngörü şu; Diyorlar ki cinsler çocuklarından başlayarak tüm yaşamları boyunca biribirlerinden hiç ama hiç ayrılmamalıdır. Böyle yapılırsa diğer cinsi öncelikle insan olarak görürler. Duyguları sağlıklı gelişir, kabalaşmaz ve keskinleşmez. "Ya benimsin ya kimsenin" türü duygular gelişmez. Akılları başka bir yerde takılı kalmaz.

Amaç, cinslerin, her yaşta o yaşın gerektirdiği yakınlığı-uzaklığı edebiyle ve adabıyla yaşamalarını sağlamak. Diğer bir deyişle hayatı yaşamalarını sağlamak. Eğiterek, bilinçlendirerek, doğruyu-yanlışı kendi akıllarıyla bulabilme yeteneği kazandırarak. Bilinçlendirerek ve eğiterek.

Böyle yapıldığında sorun biter mi? Keşke bitse. İnsanın olduğu yerde sorun bitmez. Hedef uygunsuzlukları mümkün olan en aza indirmektir.

Koçlar ve koyunlar gibi biribirinden ayrı yaşayan toplumların sosyal dokusu sağlıklı olamaz. Böyle toplumlarda, evliliklerde duygusal birliktelik tamamen dışlanarak bastırılmış duygular öne çıkar. Benzetme yapacak olursak evlilikler "koç katımına" döner. Cinsellik kanıksandığında veya bittiğinde ortada biribirini hiç tanımayan iki yabancı kalır. Gözler dışarı döner. Uyduruk yerli dizilerde karısını aldatabilmek için çırpınan "tiplerin" davranışlarını komik bulan ve eleştireceği yerde gülen çarpık bir sosyal doku ortaya çıkar.

Başka yol bilen varsa dinlemeye hazırım. Tek şartım var. Yaradan'a karşı gelmek yok. Yaratılış özelliklerini değiştirebileceklerini düşünenlerle tartışmam.

Bu yazıyı hala okumaya devam ettiğiniz için sabrınızı kutlarım. Yazmaya çalışırken ben sıkıldım. Bir aydan fazla olmuş ilk satırları yazmamdan bu yana. Ne zormuş "mahalle baskısı" altında yazmak.

Bitirelim artık. Cinsel taciz ve tecavüzleri de kısaca konuşarak.

*Cinsel taciz ve tecavüz.

Biraz önce cinsel duyguların "insanileştirilmesinden" söz etmiştik. Cinsel taciz ve tecavüzcüler bu nimetten yararlanamayanlardır. Hani dedik ya "çok ince bir çizgi" var diye. O çizginin insanlık tarafını bırakıp diğer tarafına geçenlerdir. 

Kısaca insan değillerdir.

Başta kimyasal hadım olmak üzere çeşitli cezai önlemlerin tartışıldığını duyuyorum.

Üzülüyorum.

Uygunsuzlukları önlemekten, nedenlerini araştırarak önlem geliştirmekten söz eden yok. Nedenlerle değil sonuçlarla uğraşmaya devam ediyoruz.

Yazık.

Karar benimse, cinsel taciz ve tecavüz suçlarına, çocuklara karşı işlenenlerde idam da dahil olmak üzere, en ağır cezaların verilmesini destekliyorum. Söylemek istediğim hiç bir cezanın bu ahlaksızlığı önlemeyeceğidir.

Sapkınlığın nedenlerini araştırın lütfen. Bilimden faydalanın.

*Son söz.

-Dinler güncellenemez.

-Beyinlerimizi güncellemeliyiz.

-Taciz ve tecavüzler için kolay çözüm yok. 

-Çözüm aramalı, mücadeleden yılmamalıyız.

Önerilerim: 

-Yaradan'ın yaratış özelliklerine saygı duyulmalı. Her önlem bu gerçeğin ve davranış biliminin rehberliğinde geliştirilmeli.

-Cinsler hiç ayrılmamalı.

-Dinsellik-cinsellik ilişkisi kurulmamalı. Dinimizi yorumlamak din bezirganlarına bırakilmamalı. İlahiyatçılar toplumu bilinçlendirmeli.

-Okullarda çocuklarımıza yaşlarına uygun bilimsel cinsel eğitim verilmeli.

-Cinsellik tabu olarak görülmemeli. Uluorta değil, uygun çağda, açıkça konuşulmalı.

-Kız çocuklarının eğitimine özel önem verilmeli. İçine kapanık olanlara özel ilgi gösterilmeli. 

-Zorunlu temel eğitim süresi 6-8 yıl olarak yeniden belirlenmeli ve her öğrenciye yaşadığı yerde; köyünde, kasabasında, mahallesinde verilmeli. Çocukların biraz olsun aklı başına gelinceye kadar ailesinin yanında kalması sağlanmalı. 

-18 yaşın altındaki çocuklar sadece devlet yurtlarında kalmalı.

-Avrupa'da sokakta kimsenin çocuğuna sevgi gösteremezsiniz. Sizi hemen sorgularlar. Herkes kendi çocuğuna dokunmalı. Sokakta hiç tanımadıkları biri "ayy ne şirin çocuk" deyip yaklaştığında anne-baba ters ters bakmalı, çocuk tanımadıklarının kendisine yaklaşmasına izin vermemeli.

Benim aklıma gelenler bunlar. Memlekette çok akıllı insanlar var. Bu konu üzerinde düşünüp önerilerini ortaya koymalılar. Bu iğrenç sorunu çözmek zorundayız. Bununla yaşayamayız. Yokmuş gibi yapamayız. Şu anda yaptığımız bu. 

Herkes el verirse mücadele uzun vadede başarılı olabilir. Kısa vadeli çözüm yoktur. Davranış değiştirmek nesiller alır.

Başardığımızda sağlıklı bir sosyal doku ortaya çıkar. Huzur içinde yaşarız.

 

1. Kur'anı Tanıyor musunuz? O'nu Hiç Okudunuz mu?        YAŞAR NURİ ÖZTÜRK.

2. İsa'ya Göre İncil                                                                 JOSE SARAMAGO

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 78
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1653
Kayıt tarihi
: 04.05.13
 
 

Emekli pilotum. 1950 yılında Polatlı Çekirdeksiz köyünde doğdum. İlkokulu köyde ve Polatlı'da, li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster