Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ağustos '12

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
2267
 

Dini konuları tartışma kılavuzu

Dini konuları tartışma kılavuzu
 

Dini önce öğrenmemiz, sonra bilmemiz, sonra inanarak yaşamamaız lazım... Kulaktan dolma bilgilerle bu yükün altından kalkamayız.


 

Ramazan gelince, dini konularla biraz daha fazla haşır neşir oluyoruz. Hepimizin kendine göre bir din anlayışı var. Ailemiz, çevremiz, okul hayatımız, kültür düzeyimiz, sosyal statümüz, bu konuda hepimizde farklı etkiler yaratıyor.

Aslında en başta aklımız demeliydim. Çünkü akıl, insanı yönlendiren çok ilginç, ilginç olduğu kadar karmaşık, karmaşık olduğu kadar güçlü, güçlü olduğu kadar da farklı bir mekanizma. 

Her ne kadar “aklın yolu birdir” desek de, siz de çok şahit olmuşsunuzdur ki, basit bir konuyu bazen karşımızdakine bir türlü anlatamayız, kabul ettiremeyiz. Çünkü o olayı farklı yönden ele almaktadır. Öyle olunca da aklı bir türlü yatmaz.

Eğer hepimiz aynı şekilde algılayan bir akılla donatılmış olsaydık, birer robot görevi görmekten başka işe yaramazdık. Oysa her insan başlı başına bir dünya… Biliyorsunuz dünyaya gelen milyarlarca insanın parmak izleri birbirinden farklı.

Zannediyor musunuz ki akılları aynı? Asla!... Milyarlarca insanın içinde aklı tıpa tıp birbirine uyan kimse yok. Bu da yaratıcımızın büyüklüğünü ortaya koyan en büyük özelliklerden biri.

Yarım kiloluk bir et parçasında, -et bile sayılmaz, yağ gibi garip bir madde- mantıksal muhakemeler yürüten ve adına akıl dediğimiz bir fonksiyon yüklü. Üstelik milyarlarcası da birbirinden farklı…

Böylesine mükemmel ve muazzam bir oluşum karşısında, ben bir kere daha yaratıcımızın önünde saygıyla eğilirken, eminim inancı olmayan arkadaşlarımız belki de, “milyarlarca üretilen bir üründe, standardı tutturamamış, bir türlü iki tanesi bile birbirine benzetilememiş bir akıl yapısından bahisle, Tanrı’ya eksiklik izafe etmeye çalışacaklardır.

Bu tür hınzırlıkları, ben espri yaratan bir zekânın ürünü olarak görüp, bir kere daha, halime ve inançlı olmama şükrediyorum. Çünkü ona bu espriyi yapma kabiliyetini de benim yaratıcım verdi. Yoksa hangi yarım kilo etten böyle bir espri çıkar ki…

Farzedelim ki, Allah herkesin aklını aynı standartta yarattı. Bilgisayarın hard diski gibi, kimi şu kadar, kimi bu kadar kapasiteli… O zaman insanların da aynı şekilde bilgisayar kutusu gibi standart olması gerekmez miydi?

Düşünsenize aynı güzellikte ya da aynı çirkinlikte milyarlarca insan. Fabrikasyon mal gibi… Nasıl bir sonuç çıkardı ortaya acaba? Zaten herkes aynı olduğu için, “güzellik” kavramını da anlayamazdık o zaman. Elimizde mukayese yapacak bir şey olmayınca, nasıl güzel, çirkin diyebileceğiz ki…

Bir kızın peşinden on milyar insan birden mi koşardı, yoksa, her cıvataya bir somun gibi, herkes önüne denk gelen birine mi âşık olurdu, bilemem…

Oysa bugün birbirine asla benzemeyen milyarlarca insan var ve hepsinin de bir beğeneni bir seveni var. Sizce yaratıcısı olmayan bir dünyada, rastlanılabilecek bir durum mu?

Sevgili dostlar, azıcık düşünecek olursak, hayatımızın sırlarının nasıl basit, ama nasıl karmaşık bir problemler yumağı olduğunu, bunun altından da ancak “Âlemlerin Rabbi” olan bir Allah’ın çıkabileceğini kolayca anlarız.

Anlamayanlar için söylenebilecek bir kelime bulamıyorum. Kur’an’da bu gibi kimseler şöyle anlatılıyor:

“Andolsun ki biz, derinlemesine düşünerek hak ve hakikatları kavramayan kalplere ve akıllara, Allah’ın birliğinin kudretinin delillerini görmeyen gözlere, Allah’ın kitabını, peygamberin tebliğini, öğütlerini anlamak, ders ve ibret almak niyetiyle dinlemeyen kulaklara sahip, hür iradesi, özgürce seçme hakkı olan bir çok cin ve insan neslini de cehennem için yaratıp çoğalttık.

İşte onlar hayvan gibidir, duyu organlarında insanlara mahsus mânâ ve anlayış bulunmaz. Belki hayvanlardan da daha başıboş, daha başıbozuk, daha çok helâke maruzdurlar. Onlar, işte onlar gaflet içindedirler.” (Kur’ân- Kerim el-A’râf 7/179, Kur’ân’ın Anlaşılmasına Doğru – Ahmet tekin)

Belki dikkatinizi çekmiştir. Âyette inanmayanlar için kullanılan biraz ağır ifadeler var.

Bizi yoktan var eden, insan olarak dünyaya getiren, sonra da insan olarak yaşamamız için dini bize bahşeden ve bize inanmamız ya da inanmamamız gereken şeyleri ayrıntılı şekilde anlatan Tanrımız, kendi yarattığı kulunun davranışlarıyla ilgili bir tespitte bulunuyor.

Aynı şeyleri bizim de kullanmamız mümkün değil. Buna çok dikkat etmeliyiz.

İnsanların inançlarını değerlendirmek, onunla ilgili bir sonuca varmak, hüküm çıkarmak yaratanımızın işi. Biz ona karışamayız, kendimizi Allah yerine koyamayız.

Hani bazı babalar çocuklarını severken, “sıpa, eşşoğlu eşek” filan gibi tabirler kullanırlar. Biz nasıl olsa babası böyle hitap ediyor diye, o çocuğa “eşşeeek” diye seslenebilir miyiz? Asla!

Öyleyse insanlara karşı davranışımız, her zaman insanca, müslümanca olmalı. Kimseye karşı, kırıcı, alaycı, aşağılayıcı söz söylememeliyiz. Bizim insanları tartacak terazimiz yok. Hele hele yargılayıp cezalandırmaya hiç hakkımız yok.

Bu bağlamda özenle hatırlatmak istediğim bir şey daha var.

Baştan dedik ya, ramazanda hepimiz “din” konusunda uzman kesiliyoruz. Bu çok doğal.

Din doğrudan insana sorumluluk yükleyen ve ona tebliğ edilen kurallar bütünüdür. Allah Kur’an’da “Ey insanlar!” diyerek emirlerini ve nehiylerini bütün dünyaya, tüm insanlığa hitaben anlatıyor, onları kendisine iman etmeye çağırıyor.

Sonra da “Ey iman edenler!” deyip inananların nelere dikkat etmesi gerektiğine işaret ediyor.

Konuşabileceğimiz, tartışabileceğimiz dini bir konu olması için, önce “Allah”a inanmamız gerekiyor. Sonra, “O’nun bütün kâinatı, ondaki canlı cansız bütün varlıkları ve elbetteki insanı yarattığına” inanmamız gerekiyor.

Ardından, yarattığı bu insanın yaratılış gayesine uygun şekilde yaşaması için, ona neler yapıp neler yapmaması gerektiğini anlatan  bir “din verdiğine” inanmamız gerekiyor.

Dinin temeli inanç biliyorsunuz. Allah akılla tartışılarak bu konularda bir sonuca varılamayacağını bildiği için, bize bunlara sadece inanmamız, hem de kalpten yürekten, zerre kadar bir şüphe duymadan inanmamız gerektiğini bildiriyor.

Literatürde “İmanın Şartları” diye tarif edilen, Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, öldükten sonra dirileceğimiz âhiret gününe ve hayırla şerrin Allah’ın takdiriyle olduğuna iman etmek, yapılması gereken ilk icraat… İman eden insanlara biz “mü’min” diyoruz biliyorsunuz.

Sonra mü’minlere,  yani inananlara, bu sağlam temel üzerine inşa edilecek dini ve insanlığı ayakta tutmak üzere 5 kolon dikmelerini emrediyor Cenab-ı Hak… Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Allah’tan başka ilah olmadığı, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğu gerçeğini hiç unutmadan her zaman aklımızda tutmak, buna inanmak ve bununla ilgili yapılması gereken ne varsa yapmak…

Sonra bu yapının çatısı, dış cephe kaplaması, boyası badanası, dekoru; “ihsan”; yani 7/24 doğumdan ölüme kadar hayatın her anında, gece ve gündüz, sürekli yaratıcımızın gözetimi altında olduğumuzu unutmadan, biz de sanki O’nu görüyormuşuz gibi davranmak…

Genel olarak davranışlarımızın bütününü içine alan ve “ahlâk” olarak nitelendirebileceğimiz bu bölüm, insanın en dikkatli olmasını gerektiren nokta…

Görüldüğü gibi burada, ne teravih namazı, ne orucu bozan şeyler, ne giyim kuşam söz konusu… Yani onlar teferruatın teferruatı…

Bir konuyu tartışmaya açarken, evvela o konunun dinin neresinde, hangi noktasında yer aldığını, ne kadar önem taşıdığını bilmemiz lazım. Kendi aramızda doğru sonuçlara ulaşmak için buna muhtacız.

Öte yandan bir başka saptamayı ise şöyle yapmak zorundayız.

“İnançlar” konusu toptan tartışmaya açıldığı zaman, hepimizin kafasını karıştıran bir kaos yaşanıyor sanki. Meselâ Allah’a inanmayan birinin, “aslında teravih namazı 20 rekat değilmiş” demesini tartışacak bir durum var mı?

İnsanı Allah’ın yarattığına inanmayan birine, namazdan oruçtan söz edebilir miyiz?

Öldükten sonra dirileceğimiz ve hesap vereceğimiz bir âhiret gününe inanmayana, “sen hiç Allah’tan korkmuyor musun” diye sorabilir miyiz?

Konuları birbirine karıştırmadan ve herkesin fikrine, inancına saygı duyarak tartışmalarımızı yaparsak, hem daha iyi anlar, hem daha iyi anlatır, hem de “modern, çağdaş bir insan” gibi, aynı zamanda “inançlı bir müslüman” gibi davranmış oluruz.

Yeni konularda görüşmek üzere, hepinize hayırlı ramazanlar…

 

 

 

 

 

Önder Aydın bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sizin yazılarınızı seviyorum. İnançla inançsızlığın barışına çağıran yazılar. İnsanları, olduğu gibi birbirini kabullenmeye, zorlamamaya, saygıya çağıran yazılar. Özlediğimiz, olmasını gerekeni vurgulayan yazılar. Karşıt görüşlere gönderdiğiniz eleştiriler de nazik. Yaratıcı ya da evren de bunu istiyor sanırım. Ve bu, tam da insanca. Selamlar...

Vildan Sevil 
 21.08.2012 4:15
Cevap :
Dinimizin adı olan İslâm kelimesi, ruh ve beden yönünden sağlıklı olma, esenlik anlamına gelen selâmet kelimesiyle aynı köktendir. Müslümanı da peygamberimiz, "elinden, dilinden herkesin emin ve selamette olduğu kimse" olarak tanımlamaktadır. Böyle olunca insanları iyiye güzele, doğruya teşvik eden, huzur ve mutluluk içinde yaşamasını arzulayan bir dinimiz olduğu ortaya açıkar. Görevimiz bu ortamın sağlanması için çalışmak, inanan ve inanmayan ayırımı yaparak değil, inanmayanlara da inanmanın güzelliklerini anlatarak ortak bir yaşam alanı oluşturmaktır. Batılıların, ne yazık ki İslâm'ı müslüman olmayanlara karşı katı tavırları olan bir din şeklinde algılamak istediğini görüyoruz. Onların ki bir peşin hüküm olabilir olabilir. Ancak onları haklı çıkarmak istercesine, bağnaz davranan bazı aşırılılarımız olduğu gibi, içinde bulunduğu ortamda dini gerçekleri araştırmadan bunlara bakıp dine karşı tavır alanlar da var. Güzellikleri yaymalıyızKatkınıza teşekkür eder, selam ve saygılar sunarım  24.08.2012 20:08
 

Olması gereken budur da uygulama böyle değildir ne yazık ki sayın Yılmaz, hakkımız yok zaten kimseyi yargılamaya, görevimiz herkese saygılı ve hoşgürülü davranabilmektir. Saygılar mutlu bayramlar

Cemile Torun 
 21.08.2012 0:17
Cevap :
Olanla olması gereken her zaman farklıdır zaten. Bütün mesele bu ikisinin ortasını bulabilmek, olması gerekeni oldurmaktır. Bunun da yolu, her zaman doğruyu bilenlerin ve söyleyenlerin sesini daha gür çıkarmasıdır. Aksi takdirde yanlış bilgiler, yanlış uygulamalar ortalığı kaplar. İnsanlarımızda ne yazık ki, doğru bilgiden çok, kendilerince enteresan gözüken, gizemli konulara karşı bir eğilim vardır. Din gizemli, sırlı, fizik ötesi, olağanüstü şeyler demek değildir. Din 24 saat her insanın yaşadığı hayatın ta kendisidir. Bunları bilinçli şekilde bilenler ve uygulayanlar topluma hakim olduğu zaman, doğruyu herkese anlatmış, öğretmiş, en azından yanlışın önüne geçip doğrunun ağırlığını sağlamış oluruz. Bunun için bilgili, kültürlü, akıllı, düşünceli, bilinçli dindarlara ihtiyaç var. Hasbelkader kendini dindar zanneden veya zorunluluktan dindar olan değil, okuyup araştırarak, en doğrunun bu olduğunu gördüğü, farkettiği, inandığı için dindar olan insanlara ihtiyaç var. Selam ve saygıyla.  24.08.2012 19:56
 

Kıymetli Ahmet YILMAZ:Bu günkü yazınızı altın kaplamalı kalemle imzalamak gerekir, oysa benim sıradan bir kalemim var( Kalbim ) onunla imzalıyorum ve onaylıyorum.güzel bir ifade Sağlam ve muhkem temellere dayalı inançlı bir Müslüman olmak,mademki her zevkin, her sefanın bir cefası var,öyleyse ölüm var, ahiret var ve nihayetinde hesap günü var. Bu dünya öyle bedavadan kurulmadı,gelip gidenler, gelecek olanlar bir imtihan için gönderildiler,gidenler gittikleri yerden kıssa bir not, kıssa bir haber verseydi mesele mahiyeti anlaşılırdı, ancak sessiz kalışları dahi bizi düşünmeye davet ediyor.Yalnız din konusunda Müslümanlık konusunda Avukatlık yapan öyle çok insan var ki kime inanacağımızı,kimin savunması ve mütalaası doğrudur ona şaşırdık,Müslümanlığı tarif etmek için Avukatlığa soyunmaya gerek yoktur,Akıl en güzel Avukattır. Nerede dedemiz Nenemiz, Nerede Anamız, babamız,Karakter yetmedi, Selam ve Saygılar sunuyorum..!

Mehmet Burakgazi 
 20.08.2012 13:09
Cevap :
Mehmet bey, insanların büyük çoğunluğu iyiyle kötüyü ayırdedecek durumdadır, yani hukuki deyimle temyiz gücüne sahiptir. Ancak bildiğini uygulamamaktadır. Hukukun, ahlakın ve dinin doğrularını da yanlışlarını da hemen hemen hepimiz biliyoruz. Allah insanları akıl denilen muhteşem bir donanımla dünyaya getirmiş. Herkesin aklı kendine yetecek düzeydedir. Dini mükellefiyetler de aklı olan insana yüklenmiş ve herkes aklınca sorumlu tutulmuştur. Allah'ın Kur'anda hitabı doğrudan insanadır. İnsan ne kadar anlar ve bilirse o kadarını yapmak zorundadır. Din hocalara göre değişen bir şey değildir. Hattızatında komplike zor bir sistem de değildir. Peygamberimiz, Din = Güzel ahlâktır buyurmaktadır. Yani iyi şeyleri yapar, kötülüklerden kaçınırsanız, dini yerine getirmiş olursunuz. Farklı görüşlerin olması bize seçme şansı vermesi bakımından daha da güzeldir. Bunda şaşılacak, üzülecek veya kızılacak bir durum yok. Aklımıza en uygun olan, bizim için en doğrusudur. Selam ve saygılarımla...  20.08.2012 21:37
 

Allah razı olsun, selam ve sevgiler:)

sessiz-çığlık 
 04.08.2012 14:46
Cevap :
Çok teşekkürler.. Bilmukabele selam ve saygılar...  06.08.2012 1:10
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 944
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster