Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ekim '07

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
1349
 

Dinler ve sürdürülebilir dünya

Dinler ve sürdürülebilir dünya
 

1992 yılı başında ilginç bir reklam yayınlanmaya başlandı Amerikan TV.lerinde. Reklamda nefes kesici sahil, orman ve dağ manzaraları arasında bir Yahudi duası okunuyor; “Size verdiğimn dünya güzel bir dünyadır. O’na iyi bakın, O’nu mahvetmeyin” Reklamın en çarpıcı yanı sonunda geliyor, “Bu reklam, Sierra Club ve Ulusal Kiliseler Birliği tarafından hazırlanmıştır”

Amerika’da başlıca çevre örgütlerinde biri ile Hıristiyan Kiliseler Birliğinin işbirliğine gitmesi şaşırtıcı bir gelişme idi. Çünkü, çevreciler ile dindar gurupların arasında “modern çevre” hareketinin ortaya çıkmasından bu yana fazla bir temas olmamıştı.

Bu işbirliği, gelişmekte olan bir eğilimi işaret ediyordu. Artık, büyük merkezi dinlerden yerel kabile inanç sistemlerine kadar tüm guruplar “adil ve çevre açısından sağlıklı toplumlar” yaratma konusunda enerji harcamaya başlıyordu. Artık günümüzde dinler de, sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek amacıyla bildiriler yayınlıyor, yeni politikalar için baskı oluşturuyor ve eğitim faaliyetleri düzenliyor.

ÇEVREYE, İNSAN RUHUNU KATMAK

Din ve çevre gurupları düşünceleri arasındaki uçurum, Avrupa’da Aydınlanma çağından bu yana birbirinden kopmuş; bilimin, nesnel olma ve herşeyi “olduğu gibi” anlatma çabası, dinin güçlü yanı olan –duygulara hitap ederek – herşeyi “olması gerektiği “ gibi anlatma özelliğinin önüne geçmişti. 21. yy gelindiğinde -dinsel olan ya da olmayan- ahlakın sınırlarından kurtulan bilim, insanlık tarihinin en şiddet dolu, çevre açısından en zararlı yüzyılını yaratmıştır.

Bugün uygarlığımızın karşı karşıya bulunduğu sorun, topluca yüreğimizi ve aklımız yeniden bir araya getirme zorunluluğumuz dinselliği, -bilimle diyalog içinde- bilimin bir ortağı olarak kurgulayabilmemizdedir.

Bunun için son 40 yıldır birbirinden uzak duran “iki gurup” arasındaki kuşku ve yanlış anlamaların giderilmesi gerekecek.Geçmişte, dinin toplum işlerine karışması sonucu ortaya çıkan karanlık sahneler –baskı, savaşlar, hoşgörüsüzlük, iki yüzlülük- çevreciler tarafından dinden uzak durmalarına neden olarak gösterilmiştir. Bu uzaklık, hep “sol beyinle” çalışan çevreci beyinler bilime aşırı önem verdikleri için daha büyük kitlelere seslenme fırsatını kaçırtmıştır. Kültürün -ve bir çok kültürde de dinin - ulusal kalkınmada oynadığı rolü düşünecek olursak, sürdürülebilir bir dünyanın “insan ruhunu” işin içine katmadan yaratılamayacağı artık daha iyi anlaşılmaktadır.

DİNİN POTANSİYEL GÜCÜ

Din, insanların oluşturduğu en eski kurumlardan biri.Ancak tek ve kesin bir tanımı yok.En genel tanımıyla din; “kozmosa ve bizim onun içindeki rolümüze doğru bir yöneliştir”. Bugün dünya nüfusunun yüzde 80-90’ının dünyadaki yaklaşık 10.000 dinden birine mensup ve bu dinlerden 150 ‘si de en az bir milyon insana sahiptir.Sadece üç büyük dinin mensupları (Hıristiyan, Müslüman ve Yahudiler) dünya nüfusunun üçte ikisini oluştururken, 120 ülkede Hıristiyanlar, 45 ülkede Müslümanlar ve 9 ülkede de Budistler çoğunluktadır.

Dinsel kurumlar ve liderlerin beş önemli kapasitesi vardır; “ kozmolojiyi (dünya görüşü) biçimlendirme kapasitesiteleri”, “ahlaki otoriteleri”, “geniş cemaat tabanları, “önemli maddi kaynaklar “ve “topluluk oluşturma”. Bu beş özellik, bir çok “politik hareketin” sahip olmak isteyeceği özelliklerdir.Bunlardan biri veya birkaçına sahip olmak, aynı zamanda ciddi bir politik güce sahip olmak demektir.

Kültür tarihçisi Thomas Berry, dünyada toplumsal değişimin arsında yatan en önemli itici güçlerden birinin eğitim, diğerinin iş dünyası ve devletin yanı sıra “din “ olduğunu belirtmektedir. Gerçekten de son otuz- kırk yılda görülen önemli toplumsal değişimler, bu varsayımı doğruluyor.

- Değişimlerden biri, Nikaragua Devrimi. Rahip Martin Luther King’in önderliğini üstlendiği ve binlerce dindar vatandaş tarafından desteklenen ABD medeni haklar hareketi.

- İran’daki Şii Devrimi. 20yy. da dini kurumlar ya da inananlar tarafından desteklenen ya da harekete geçirilen devrim.

- Nestle ürünleri boykotu.1970’lerde bebek mamasıyla ilgili yaptığı reklam kampanyalarına karşı dini guruplar tarafından desteklenen “ bireysel tüketici davranışı” örnekleri, değişim örneklerinin birkaçıdır.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KONUSUNDA DİN VE ÇEVRE GiRİŞİMLERİ

Dünya kamuoyu; ormansızlaşma, iklim değişikliği, su kıtlığı, aşırı yoksulluk ve diğer küresel sorunlara daha çok ilgi göstermeye başladı. “Din ve çevre toplulukları “ da bu sorunlarla mücadele etmenin kendi çıkarlarına olduğunu anlamış ve sürdürülebilir kalkınma konusunda birlikte çalışmaya başladı.Ancak hala bu işbirliği önünde ciddi engeller var. Doğal dünya ile manevi dünyanın bir araya gelebilmesi için öncelikle bu engellerin aşılması gerekiyor.Biz konuya olumlu tarafından bakarak “Çevre ve Sürüdürülebilirlik” konusunda yapılan dini girişim ve ortaklıkları kısaca özetleyelim:

- 1986’da Din ve Çevre guruplarını bir araya getiren en önemli toplantı, İtalya’da yapıldı. World Fund for Nature (WWF), beş ruhani dinin temsilcisini bir araya getiren dinlerarası bu toplantıyla “işbirliği” önemli bir ivme kazanarak, “Ulusal Dinsel Çevre Ortaklığı”, “Din ve Çevre Koruma İttifakı” farklı inanç guruplarını bir araya getiren önemli “ağlar” oluşturuldu.

- Harvard Dünya Dinleri ve Ekoloji Konferansları (1996-98); Farklı dinlerden 800 araştırmacı din / ekoloji bağlantısı hakkında inceleme yaptı.Din ve Ekoloji Forumu oluşturuldu.

- 1988’de Dünya Kiliseler Birliği, iklim değişikliği krizine yönelik bir program hazırladı.

- Küresel Ruhani ve Siyasi Liderler Forumu (1990-1992-1993 ); 32 bilimadamı “Dünya çevresini korumak için” ortak sözde ve hareketlerde taahhütte bulunma çağrısı yaptı

- 1995’te Dünya Dinleri Parlementosu dokuz dinden temsilci ve laik temsilciler biraraya gelerek dine dayalı çevre koruma projelerini tartıştı.

- Din, Bilim ve Çevre Sempozyumları (1994-1997-1999-2002); Suyla ilgili konularda dini liderler ve gazetecileri bir araya getirdi.

- Binyıl Dünya Dini ve Ruhani Liderler Barış Zirvesi (2000); 1.000 den fazla lider BM’de bir araya geldi. Ele alınan başlıca konu çevre sorunları idi.

- Yaşayan bir Gezegen İçin Kutsal Hediyeler Konferansı (2000); 4, 5 milyar kişiyi temsil eden 11 başlıca din, çevrenin korunmasına yönelik 26 hediye sundu.

- Uluslar arası Din, Kültür ve Çevre Konferansı (2001); Çevre tahribatıyla mücadele etmenin önemi ele alındı.

Girişim ve ortaklıkların gerekliliğini -sanırım-, kendini Ganj Nehrinin temizliğine adayan bir rahip ve hidrolog-inşaat mühendisi olan Dr.V.B. Mishra söylüyor; “Bilim ve teknoloji nehrin bir yakası, inanç bir yakasıdır… Her ikisi de nehri kontrol altına almak ve yaşamın sürdürülmesi için geçerlidir. Tek bir yakası olan bir nehir taşarak kaybolup gider.”

AHLAKİ TÜKETİM

Farklı amaçlara hizmet etseler de, din ve çevre gurupları her zaman “tüketimi” kıstlamaya çalışmıştır. Aşırı tüketime karşı çevrecilerin getirdiği savlar sağlam, genel kabul gören ve tek başına ayakta durabilen fikirlerdir. Çevreciler;” nüfus artışı, artan bireysel tüketim ve malzemelerin bir kez kullanımı yüzünden dünyadaki hammadde stoklarının azaldığı ve ekosistemilerin tahrip edildiğini” öne sürmektedir. Öteyandan dinsel gelenekler, bu tartışmayı genişleterek, aşırı tüketimin yalnızca çevreye değil, birey ve toplum düzeyinde insan karakterine zarar verdiğini savunmaktadır.

Bir çok din öğretisine göre yaşamak; ihtiyacı olanlara gerekli kaynakları sağlamak ve insan ruhunun komşularıyla, doğal dünyayla ve manevi dünyayla ilişkiler kurmasını mümkün kılmak demektir.Zenginlik.ya da maddi birikime aşırı bağlılığın neden olduğu “manevi çöküntü”, çağlar boyunca dini öğretilerin ele aldığı bir konu olmuştur.Yine de sanayileşmiş ülkelerde dini liderler ve kurumlar, arada sırada konuyla ilgili konuşmalar yapmanın dışında sanayi ekonomilerini ayakta tutan “tüketim motoruna” karşı yeterince mücadele verememiştir.

Bugün bazı cemaatler boykotların ötesine geçerek mensuplarının kalabalık olmasından yararlanıyor ve tüketimi çevreyle dost, yeşil şirketlerin ürünlerine doğru yönlendirmeye çalışıyor.

Günümüzde dinler, aşırı tüketime karşı manevi ve ahlaki konuların ağırlığını daha da arttırabilir.Zaten dini en kalıcı ve insan kurumalarından biri haline getiren şey, öğretilerinin evrensel ve zamandan bağımsız oluşudur.


İşte geçmişten günümüze kadar gelen ait tüketimle bazı dini öğretiler;

Yahudilik; Niçin parayı ekmek olmayan şeye ve emeğinizi doyurmayan şeye veriyorsunuz?

Hıristiyanlık; Eğer bir kimse dünya malına sahip olur da kardeşini ihtiyaç içinde görüp şefkatini ondan esirgerse, o kimsede Tanrının sevgisi nasıl yaşar?

İslam; Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edeni sevmez.

Hinduizm; insan istediği nesneye ulaşınca sevinmemeli. İnsan istediği nesneye ulaşamayınca üzülmemeli. Kendisine fazla verilen şeyi saklamamalı. İnsan tamahtan kaçınmalı.

Konfüçyüsçülük; Ne aşırılıkm iyidir, ne de eksiklik.

Budizm; Doğanın verdiği o derin sukünet duygusu yüreğimiz ve zihnimizi korur. Doğanın bize verdiği dersler bizi açgözlü bencilliğimizn bize çektirdiği acıların ötesinde yeni bir doğuma götürür.

Bahai; Çevreye yönelen tehditler, insan ruhunu dünyanın her yerinde yakalayan bir hastalığın göstergesidir.Bu hastalık maddiyat ve bencillik merakımız yüzünden ortaya çıkmıştır.

Bir kültürün dini hassasiyetlerine saygı göstermenin yanı sıra çevreciler kendi çalışmalarında ve iletişim uygulamalarında manevi konuları vurgulayabilir.Bu konular dini olmak zorunda değildir.Önemli olan toplumsal ve doğal çevre arasında duygusal / manevi bir bağ yaratmaktır.Bu sürdürülebilirlik için vazgeçilmez ama genellikle ihmal edilen bir konudur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould’un dediği gibi; “Bizler kendimizle doğa arasında duygusal bir bağ kurmadan canlı türlerini ve çevreyi kurtarma savaşını kazanamayız. Çünkü, insan sevmediği şeyler için savaşmaz.”

Gould’un düşüncelerinden yola çıkan çevre eğitimcisi David Orr, eksik olan şeyin sevgi olduğunu itiraf eder.Ve sorar; “ Neden iş, insan faaliyetlerinin en güçlü ve en kapsamlısı olan bilime geldiğinde en güçlü insan duygusu olan sevgiden bahsetmek bu kadar zor?” Orr’a göre, “ tutku ve bilim” birbirinin antitezi değildir.

Sonuç olarak; “Toplumsal açıdan adil, çevresel açıdan sürdürülebilir bir gelecek için “, çevreciler ve dindar kişiler farklı özelliklerini ve birbirini tamamlayan görüşlerini biraraya getirmeli, uygarlığımızın beynini ve yüreğini yeniden birleştirmelidir.

Kaynak: Dünyanın Durumu 2003

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 272
Toplam yorum
: 141
Toplam mesaj
: 42
Ort. okunma sayısı
: 708
Kayıt tarihi
: 13.10.07
 
 

1959 Sinop Bektaşağa Köyü doğumluyum. Yaşamda, anlaşılacak bir şeyi olanlara ve bunu öğreti yapan..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster