Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ağustos '13

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
129
 

Diyelim ki...

Diyelim ki...
 

resimler.tv


Diyelim ki, o sabah saat çalmadı ve ben günün altısına uyanmadım. Gecenin karanlığından loş gri tonlarına boyanmadı etraf. Gün ışığı, gökyüzünün koyu mavi örtüsünün altından çıkmadı, kademe kademe renklerini katmadı  güne. Odamın içinde gölgeler dolaşıyor henüz. Başucumda uyumadan önce okuduğum kitabım, karşıda koltuğun üstünde gece geç geldiğim için biran önce yatağa kavuşmanın derdiyle attığım tişörtüm ve kot pantolonum, yanında dolabın üzerinde bu saatte az da olsa sokaktan geçen araçların farlarının yansımaları, hepsi sessizce geceyi yaşıyorlar henüz. Üst kattaki komşum her zamanki gibi çoktan uyanmış ve karanlığıma tıkırtılar katmış.Yaşlandıkça uykusu azalırmış insanın, Osman amca bu yüzden mi hiç uyumaz. Diyelim ki öyle... Uyku ve uyanıklık arasında dışardan gelen sabah ezanının sesini duyuyorum. İçimi bir ürperti kaplıyor, daha da yalnızlaşıyorum, şimdi  birinin bana daha çok  sarılmasını istiyorum. Kendimi kaldırmak istiyorum, elimi yüzümü yıkamak, abdest alıp güne iyi olması dileğiyle namazla başlamak. Gece o kadar sıcak, uyku o kadar yapışık ki, kendimi kaldıramıyorum. Yalnızlığımla, uykuma devam ediyorum.

Diyelim ki, uykuya sığınıyorum. Beni sarıyor, kolluyor, koruyor. Ona güveniyorum, farketmiyorum bile o uykumun son olduğunu, bir daha hiç uyuyamayacağımı. Oyüzden çalar saatin kararlı ve buyurgan sesiyle vefasızca uykuma veda bile etmeden fırlıyorum. Ayakucumda uyuyan sadık dostum Robin hareketleniyor, pikenin kıvrımlarını aşarak kafasını boynuma sokuyor, beni yalamaya başlıyor.

Günaydın sevgilim’ Yumuşacık gıdısını seviyorum, kulaklarını okşuyorum.

Hav hav hımmmm’ giderek sevgiye bırakıyor sesini. Hemen yatıyor sırt üstü, karnından sevilmek istiyor patiler havada. Bir süre oynaşıyoruz onunla.

‘Hadi oğlum günü kaçırmayalım.’

Oturup, gece ayrı düşen terliklerimi barıştırıyorum, banyoya doğru sürükleniyoruz. Kah ayak sürüyerek, kah bir sonraki adım için havalanarak. Birkaç adımda işimi görüp çıkıyorum. Yüzüme vuran soğuk su kendime gelmemi sağlıyor. Mutfağa gidip hemen Robin’in mamasını ve suyunu koyuyorum. Çayın altını açıyorum, ekmekleri kızartma makinesine koyuyorum ve sabah haberleri için tv yi açıyorum.

Diyelim ki, kahvaltı sırasında o ana kadar herşey normalken, Gezi olaylarını ve sebebini anlamıyorum. Üzerinde kuşlar ve cıvıltıları varken, günün ışıkları  henüz yeni renklerini sunmuşken, ağaçların kökünden sökülmesini anlamıyorum. Gencecik zeki insanların sırf bu işte bir yanlışlık olduğunu anlatmak için parkta küçücük çadırlarda sabahlamalarını anlamıyorum. Onların da sabahın köründe iş makineleri ve polis gücüyle oradan yakapaça atılmalarının nedenini anladıklarını düşünmüyorum.  

Diyelim ki, o sabah benim için yaptıklarım ve yapacaklarımla hayatımın en anlamlı günü. Önce Robin ile yola çıkıyorum, aklımda isyanlar, fırtınalar, tüm bunların aksine tertemiz güneşli bir sabah. Diyelim ki yalancı bir bahar yaşadığım.

Diyelim ki ben o gün istifa ediyorum. İşimden, sakinliğimden, inançlarımdan. Hafifliyorum.... Robin ve ben parkın kalabalığına karışıyoruz. Herkes tanıdık sanki. Konuşuyoruz, insanların unuttukları, birbirlerinden esirgedikleri selamları, merhabaları alıyorum. Robin’i okşuyorlar. Yabancılamıyor, diklenmiyor. Etrafımdakilerle sohbet ederken, bir bakmışım dizlerinin üstünde onu seven birine pati uzatmış, tokalaşıyor.

Diyelim ki, bizi anladılar ya da anlamadılar. Ama ben özgürlüğün, saygının, birlikte yaşayabilmenin neden bu kadar zor olduğunu anlayamadım. Tüm bu insan kalabalığı içinde koşturmacalar arasında neden nefes alamadığımı, polisin düşman gibi davranıp, başıma isabet eden sert cisimle neden yere yığıldığımı anlamadım.

O gece hiç tanımadığım insanlar tarafından hastaneye götürülüp ameliyata alındım. Köpeğim Robin yanımdan hiç ayrılmamış, ona da gaz maskesi takmışlar hiç tanımadığım insanlar. Sadece insan olduklarını biliyorum o kadar. Ameliyatlar ve yoğun bakımda geçen yirmi günün ardından, vücudunun yarısı felç olan yirmi yaşında bir genç olarak taburcu oldum.

Diyelim ki, o gece hastaneye yetiştirdiklerinde ben çoktan ölmüşüm. Diyelim ki tüm bunların ardından ben hala yaşıyorum.      

   

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 46
Toplam yorum
: 11
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 817
Kayıt tarihi
: 07.08.12
 
 

Küçük bir gülümseyiş ya da farkındalıklar yaratacak atıştırmalık öyküler yazmayı planlıyorum, bun..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster