Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Kasım '12

 
Kategori
TV Programları
Okunma Sayısı
1712
 

Dizilerdeki kadın karakterlerin karaktersizleştirilmesi

Dizilerdeki kadın karakterlerin karaktersizleştirilmesi
 

Son yıllarda ilgiyle izlenen yerli dizilerimizin başrol kadın karakterlerin büyük bir kısmında ciddi anlamda bir kimlik, kişilik sıkıntısı yaşanıyor. Kendilerine senaryoda çizilen kişilik profillerinde ciddi sıkıntılar ve eksiklikler var. Hepsinin tek varoluş nedeni; sevdikleri adam ve o adamı elde etmekten ibaret… Senaryoda meslek sahibi veya ev kadını olarak resmedilmeleri fark etmeksizin, sanki hepsi sözleşmiş gibi kendilerine özgü bir yaşam biçimleri, hayat görüşleri, kişilikleri, kimlikleri kesinlikle yok. Her şeyden önce kendilerine saygıları yok. Aşık bir kadın olmak ve bu aşk uğruna da cesaretini ve duruşunu her daim koruyup, hiç çekinmeden ve korkmadan sergilemek elbette çok güzel ve değer verilmeyi sonuna kadar hak eden bir duruş. Ancak kazın ayağı öyle değil işte… Bu durum bizim başrol kadın karakterlerimiz üzerinden çarpıtılarak işlenip yansıtılıyor.  

Neredeyse tüm başrol kadın kahramanlarımızın yaşama, hatta nefes alma sebebi; sevdikleri adama kavuşmak, onu elde etmek ve bunu başlangıçta sağlayamazsa bu uğurda her türlü yanlışı, haksızlığı, kötülüğü, entrikayı sevdiği adama kavuşana kadar kendine hak görmelerinden ibaret… Kendilerini ifade ettikleri özelliklerin hepsi, sevdikleri adam üzerinden gösteriliyor. Kendilerine ait bir alanları yok, bir duruşları, çizgileri, kendi doğru ve yanlışları hiçbir şekilde yansıtılmıyor. Yansıtılan örnekler de var elbet ama bunlar çok az ve yetersiz kalıyor. Artık kusursuz, hatasız, günahsız karakterler yok yerli dizi senaryolarında; ki bu da iyi ve sağlıklı bir gelişme aslında. Çünkü yabancı yapımlarda da çokça gördüğümüz üzere artık defolu, hataları, kusurları olan karakterler daha fazla ilgi görüp seviliyor. Anti - kahraman modasının bu kadar yayılması tesadüf değil. Çünkü izleyici kendisinden izler bulabileceği, kendine yakın hissettiği, hata yapma hakkı olan karakterleri daha çok seviyor. Yalnız bizdeki sorun da tam bu noktada başlıyor. Bizim senaryolardan doğru düzgün anti - kahraman karakterler çıkarmada ciddi anlamda sorunlar yaşanıyor. Özellikle de kadın karakterlerden.        

Örneğin Aşk-ı Memnu dizisindeki Bihter karakteri de bir anlamda anti - kahraman bir karakterdir. Bu karakter tutunca; pek çok yerli dizide de aynı tip kadın karakterler yazılmaya ve resmedilmeye başlandı. Artık saf, iyi niyetli, çevresi için fedakârlık yapıp gerekirse aşkını kalbine gömen karakterlerden ziyade, aşkı uğruna herkesten ve her şeyden vazgeçebilen karakterler moda oldu. Defolu, kusurlu, bencil karakterler türedi her yerden... İyi güzel de anti - kahraman denilince ortaya çıkan sonuç bu kadar basit mi?

Bihter başta olmak üzere tüm bu karakterlerin oluşturulmasında ciddi anlamda eksiklikler bulunmaktadır. Bihter'i ele alacak olursak; Bihter başlangıçta üniversiteyi bitirmiş, yurt dışında yüksek lisans yapmış modern bir kadını temsil etmektedir. Bu kadın, kendinden yaşça büyük ama çok zengin ve saygın bir iş adamı ile evlenir. Kendi parasını kazanma gereği duymaksızın, bütün gününü yaşadığı köşkte güzel kıyafetler giyerek, parfümler sıkarak ve hizmetçilere emirler yağdırarak geçirmeyi tercih eder. Kocasının ona sağladığı güç, mevki ve itibar onun için yeterlidir ve kendisi onun üzerine bir şey koyma gereği duymaz. Zamanını çalışarak geçirmeyi ve kendi maddi özgürlüğünü eline almayı bir an bile düşünmez. Aynı köşkte aynı gayesizlikte yaşayan, kendi parasını kazanmayan, herhangi bir amacı olmayan genç ve yakışıklı bir adam da yaşamaktadır. Kocasının yeğeni olan bu adam ile bir süre sonra gizli bir ilişki yaşamaya başlar. Asıl sıkıntı da bundan sonra başlar zaten. Çünkü o noktadan itibaren, aşık olduğu adamla beraber olmak dışında başka hiçbir amaç ve isteği olmayan bir kadını izleriz.

Bunun gibi örnekleri çoğaltmamız mümkün. Lale Devri'ndeki Yeşim, Yer Gök Aşk'daki Havva ve Bade, Kuzey Güney'deki Cemre gibi pekçok kadın kahramanımız başroldeki erkek karakterlerinin sadece bir uzantısı gibi işlev görmeye başladılar. Ne acıdır ki bu dizilerin senaristleri de kadınlardan oluşmaktadır. Ancak yazdıkları kadınların; sevdikleri adamlardan bağımsız olarak varlıklarını sürdürebilmeleri söz konusu bile değildir.  

Aşık olduğu adamdan başka hiçbir şey düşünmeyen, tek hedefi, tek odak noktası, tek ilgi alanı, tek mesleği, tek hobisi, kısacası tek varoluş sebebi "aşık olduğu adamla beraber olmak" olan ve bunun dışında hiçbir kimlik ve varoluş sergileyemeyen, içi boşaltılmış kadın karakterlerden, yeni moda kahramanlarla doldu tüm dizilerimiz... Üstüne üstlük bu kadın kahramanların çoğu; aşık olduğu adama o kadar saplanıp kalmıştır ki, karnındaki ve/veya hayata getirmiş oldukları bebeklerini bile gözleri görmez ve umursamaz haldedirler. Hatta öyle bir noktaya geldiler ki; istedikleri olmayınca, sevdikleri adamı elde edemeyince ve/veya ona kavuşamayınca kendini öldüren kadın kahramanlara sahip olduk. Biri kendini vurur, diğeri uçurumdan atlar, öbürü arabayı ölüme doğru sürer. Yaşamın başka hiçbir anlamı yokmuş gibi, hayatta tutunulabilecek başka hiçbir şey olamazmış gibi ölümü seçerler. Tıpkı istedikleri oyuncak bebeği; anne - babasına aldıramayan küçük çocukların verdiği tepkilere benzer tepkiler gibidir bunlar da aslında... Asıl zor olan; istediği olmayınca ölümü tercih etmekten ziyade, o büyük acıya rağmen yaşamaya çalışmak değil midir zaten?    

Elbette ki dramatik kurgunun güçlü ve etkileyici olması amacıyla bu şekilde yazılmışlardır. Aşkın da bir nevi hastalık olduğu düşüncesinden hareketle yola çıktıklarını anlamamız da hiç zor değil eyvallah da; bütün bunları kadın kahramanların içini bu kadar boşaltmadan da verebilirler. Başta kendilerine saygısı ve sorumluluğu olan, tek başına da anlamlı bir duruş sergileyebilen, bir kimlik ve kişilik sahibi kadın karakterlere hasret kalmış durumdayız. Bir kadın hem bu özelliklere sahip olup, hem de ölümüne sevip aşık olamaz mı? Hem özünü yitirmeyip, hem de sevdiği adam için her türlü fedakârlığı yapamaz mı? Sevmenin bazen de özgür bırakmak olduğunu anlayıp, acısını ve aşkını tek başına yaşamayı seçecek kadar onurlu ve nitelikli bir duruşa sahip olamaz mı? Elbette olur. Gerçek hayatta böyle örneklere fazlasıyla rastlamak mümkün. Darısı dizilerdeki kadın kahramanlarımızın da başına…  

Katharsis

 

Dikkat! Yasal Uyarıdır: Bu blogda yayımlanan tüm içeriğe ilişkin haklar blog kullanıcısına (üyesine) ait olup, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun koruması altındadır. Bu blogdan ancak kullanıcının adı ve blog adresi kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Aksi takdirde her türlü hukuki ve cezai sorumluluk alıntıyı yapana ve yayımlayana ait olacaktır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 6108
Kayıt tarihi
: 13.08.12
 
 

İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunuyum, yaklaşık 10 senedir psikolog olarak çalış..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster