Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Temmuz '07

 
Kategori
Çevre Bilinci
Okunma Sayısı
952
 

Doğa dostu bir insanlık arayışı... 1

Doğa dostu bir insanlık arayışı... 1
 

Doğa dostu bir insanlık için etik bir dönüşüm gerekli midir?

Küresel ısınma, kuraklık, orman yangınları, tükenen hayvan ve bitki türleri ve kirlenen doğal çevre derken, yeni bir ekonomi ve toplumsal model arayışlarımız da artıyor.

Bu doğrultuda gelin birlikte doğa dostu bir dünyayı hayal etmeye çalışalım. Fakat hayal etmeden önce bugüne dair küçük bir analiz yapalım. Bugünkü çevresel felaketin temel sorumlusu nedir örneğin? Cehalet? Para hırsı? Gerçi böylesine kör para hırsı da cehalet ile aynı kapıya çıkar. Sağ kalma yöntemlerimiz? Çevremize ve kendimize dair bakış açımız? Temel sorumlu hangisi ve/veya başka hangileri olabilir sizce?

Sağ kalma yöntemlerimize ilaveten çevremize ve kendimize dair bakış açımız sanki temel sorumlu gibi geliyor bana. O zaman çevremize ve kendimize dair bakış açımızı biraz sorgulayarak devam edelim.

İnsanlığın tarihsel sürecine baktığımızda, sorgulamaya çalıştığımız bu bakış açısının ip uçlarını görebiliyoruz. Örneğin, insanlık, uzun yüzyıllar boyu(Copernicus ve Galileo'ya kadar) insanın evrenin merkezinde yer aldığını düşünmüş. Öyle ya insanın kendisi gibi en önemli varlık, en önemli yer olan evrenin merkezinde yer almalıdır değil mi? Ve tüm her şey onun etrafında onun hizmetinde dönmelidir yani... Bu düşünce tarzı özellikle batı uygarlığında çok köklü bir inanış haline gelmiştir. Bunun aksini söylemeye kalkanları, en korkunç cezalara çarptırmışlardır.

Özellikle batı medeniyetlerinde insan merkezli evrene bakış, Copernicus ve Galileo ile son bulmuştur ama bence içten içe de bir şekilde devam etmiştir. İnsan kendini yaşadığı bu dünyadaki çevreye başka bir yerden gelmiş gibi görür. Kendini bu çevrenin bir parçası olarak görmez. Bu çevrenin dışından kabul eder. Yabandır bu çevreye. Dünya, ait olmadığı ve kazara yaşamak zorunda olduğu bir duraktır adeta. Nasıl olsa bu durakta kalıcı değildir. Hatta bu çevre onun için sadece nesnedir. Bir araçtır. Özne, insanın kendisidir. Geri kalan şuursuz nesnelerdir. Amaç, insandır; çevre ise bu amacın aracıdır. Fakat bu kadar böbürlenmeye rağmen, eğer bu bir araçsa, bu aracı tam olarak nasıl kullanıcağını da bilmemektir. Fakat öğrenmeye çalışmaktadır.

İnsan merkezli evrene bakış, eğer araç bozulursa, yeni bir araç ikame edilebilir düşüncesindedir. Eğer çevreyi kirletip, dengesini bozarsak, nasıl bu çevreye başka bir çevreden gelmişsek yine aynı yolla bu çevreden de başka çevrelere gidebiliriz inancı arka planda hakimdir...

Bu insan merkezli evren bakışına parça-bütün ilişkisi içinde bakıldığında, çevre değiştirilebilir bir parçadır. İnsansa, bu parçayı da içinde barındıran bütündür. Ve bütün olması nedeni ile bu parça ve diğer parçalar üzerinde mutlak bir iktidar sahibir. Ve değişmez tek sabittir.

Şimdi de diğer örneğimize bakalım. Son yüzyılda biyoloji ve fizikte yapılan çalışmalar sonucu batı uygarlığı yeni bir bakış acısı geliştirmeye başladı: Sistem merkezli evrene bakış. Özellikle Rachel Carson, 1963’de “Sessiz Bahar” adındaki kitabını yayınladığı zaman, bu yeni aydınlanma çok dikkat çekici bir hale geldi. Carson, “Sessiz Bahar”da tarlalarda kullanılan DDT, aldrin, deildrin gibi böcek ilaçlarının çevre üzerine yaptığı olumsuz etkileri yazdığı makaleleri toplamıştı. Carson, yüksek kar amacı ile yapılan tarım faaliyetlerinin hem çevreye, hem de insan sağlına zararlı olduğunu iddia ediyordu. Diğer taraftan Lynn White, 1967’de ses getiren bir makale yazdı. Makalesinde yaşanan çevresel krizin temelinde batı uygarlığının düşünce sistematiğinde yatan insan merkezli derin inancın yattığını ileri sürdü. Bu makale, çevresel krizlerin temelinde batılı etik değerler ile ilgili sorunların olduğunu duyuran bir işaret fişeği gibi oldu. 1968’de Paul Ehrlich, “Population Bomb”u yayınladı. Ehrlich, nüfusun bu şekilde büyümesi durumunda çevresel felaketlerden korunmanın neredeyse imkansız olduğunu ileri sürüyordu. İnsan merkezli bakış acısı son darbeyi American Scientific dergisinde 1970’de yayınlanan dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğraflarının yayınlanması ile aldı. Ve sonunda sistem merkezli evrene bakış, Leopald ve Naess tarafından 1971’de tanımlandı.

Sistem merkezli evrene bakış, kendimizi evrenin ve doğanın merkezinde öyle tek başına duran assolist olarak görmeyeceğimiz anlamına gelir. Ben dediğimiz şey, kendi bedenlerimizin sınırında bitmemektedir. Peki, nerede bitmektedir? Yaşadığımız doğayı da içine alan evrenin bittiği yerde bitmektedir. Bu yaklaşım da aslında oldukça egoist bir yaklaşıma benzemekle beraber, kendi içinde farklı bir mantık taşır. Bu mantığa göre biz insanlar evreninin tarif edilemeyecek kadar küçük parçalarıyız. Evrensel bütün içinde kendi kaderini yaşayan tarifsiz küçük parçalarız. Parçaların tümü birlikte kendilerinden daha büyük bir anlam üretmektedirler. Ben dediğimiz şey, işte bu aşkın bendir. Biz insanlar ise, parça olarak evrenin merkezinde yer almadığımız gibi, yaşadığımız doğanın da merkezinde yer almamaktayız. Evren ve doğa denen muazzam ağın inanılmaz sayıdaki düğümlerinden birini oluşturuyoruz ve evren ve doğa yasalarının tam olarak etkisi altındayız. Fakat doğa yasalarına pek aldırış etmek istemiyoruz. Kurallara göre oynamak yerine, oyuna kendi kurallarımızı dayatmaya çalışıyoruz. Tabii, sonuç hüsran…

Doğa dostu bir insanlık için etik bir dönüşüm gerekli gözüküyor değil mi?

Kabul ediyorum, analiz, pek kısa olmadı. Oysa, sizinle birlikte doğa dostu bir insanlık hayal etmeye çalışacaktık değil mi? Bir sonraki yazımızın konusu bu olsun:)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gerçeketen de çok önemli bir konu,Biz doğanın bir parçasıyız hayırsız ve hovarda bir evlat gibi,bizi doğuran anaya saygısızlık ediyoruz,küresel ısınma gelinen son durak,başta abd olmak üzere endüstüri ülkelerinin insanlığı getirdikleri nokta bu.Biz gibi geleneksel toplumlarda ,bilimden uzak bakış açısı ile gelen tehlikeyi sezmek önemli tabiki,fakat fazla zaman yok gibi.Acil olarak bilim insanlarının toplumlara öncülük etmesi gerekir.Yazınız bu noktada çok önemli,ellerinize sağlık.slm.saygılar

Remziiii 
 14.08.2007 15:42
Cevap :
Getirdiğiniz yorum için çok teşekkür ederim. Bu konuda hepizin daha fazla bilinçlenmeye ihtiyacı var. Hayırsız ve hovarda bir evlat olmamak için elimden geldiği kadar konuya ışık tutmaya çalışıyorum. Yine elimden geldiği kadar, bilgi ve akıl yolundan ayrılmadan bu konudaki arayışımı milliyet e-günlükte sizlerle sürdüreceğim. Cesaretlendirici tutumunuz için de en içten saygılarımla ayrıca çok teşekkür ederim.  15.08.2007 14:59
 

Daha iyi, daha rahat yaşamak adına imkanlar üretelim derken onarılmaz zararlar veriyoruz evrene. Sonuçta herkesin bir dayanma gücü var değil mi ? Yine bize iyi direndi.Tepki göstermek en doğal hakkı.. Analizinizi ilgiyle okudum. Bir sonraki blogunuzu bekliyorum. Ekoloji dostu bir insanlık hayal edebilmek için.. Sevgiyle..

didemo 
 01.08.2007 21:20
Cevap :
Evet haklısınız herşeyin bir direnme gücü var. Doğanın da bir sınırı var. Duyarlılığınız ve yazının devamı için yüreklendirdiğiniz çok teşekkür ederim. Devamını en kısa zamanda yayımlamayı planlıyorum.  01.08.2007 22:43
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 3568
Kayıt tarihi
: 27.08.06
 
 

İstanbul Üniversitesi İngiliz dili ve Edebiyatı / Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunuyum. Boğazi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster