Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Nisan '07

 
Kategori
Alternatif Tatil
Okunma Sayısı
885
 

Doğa sporları

Doğa sporları
 

Issız adayı Saros Körfezinin sakin ve durağan haftasonlarından birinde, artık bu durağanlıktan sıkılıp hareket arayışı içine girdiğimiz sırada keşfettik. Ada baştan beri oradaydı. Bir araya toplaşmış duran üç adadan en büyüğü idi. Hayalgücünüzü zorlamadığınız sürece, macera vaadettiğini söylemek zordu. Gayet sakin bir tavırla suların ortasında uzanıyordu.

Öncelikle adaya gitmemizde bir sorun olup olmayacağını bölge balıkçılarından soruşturduk. Söylediklerine göre adalar etrafında bazen tatbikatlar yapılıyordu ve tatbikatlar sırasında bölgeye girmeye izin verilmiyordu. Ancak bu aralar ne tatbikat ne de adaya gitmenin bir sakıncası yoktu.

Böylece güneşli bir Cumartesi günü, eşimin de aralarında olduğu sekiz kişilik ekibimizle Kavaklı Köyü’ndeki ırmaktaki balıkçı barınağından kiraladığımız, sadece kendi dümen suyundaki köpüklerden daha hızlı gidebilen teknemizin aksırıklarıyla, yüzlerini bizden çevirmiş ayçiçeklerinin topraklarını terk ettik.

Sakin sularda ilerlerken balıkçı kaptanımız bir Rum ailesinin eskiden bu adada yaşadığını ve taş baskı presleriyle zeytinyağı ürettiklerini anlatıyordu. Sonra Büyük Mübadele olmuş ve gitmiştiler. Bir daha da adaya kimse yerleşmemişti.

Bir saatlik yolculuğun ardından teknemiz adanın dik duvarlarının yanından geçerek binlerce martının sularının üstüne oturduğu koya yanaştı. Adayla ilgili ilk izlenimimiz martıların çok olduğuydu. İkinci izlenimimiz ise martıların gerçekten çok ama çok olduğuydu.

Binlerce martının hoşnutsuzluklarını hissettiren çığlıkları içinde teknenin sokulmasına izin verecek derinlikteki tek kayaya yanaşıp, kamp malzemelerimizi karaya indirdik. Az sonra hep birlikte, bizi almayı unutmaması defalarca tembihlenmiş olan kaptanımızın arkasından el sallıyorduk. Artık gerçek bir ıssız adada yapayalnız kalmıştık. Tabi bin tane martıyı saymazsanız...

Çıktığımız sahil dar ve taşlıktı. Kayalık bir duvar ile deniz arasına sıkışmıştı. Grubun kalanı mola verirken, ben ve yakın dostum Sarven kamp yapacak bir yer bulmak üzere yaklaşık 3-4 metre üstümüzde duran adaya çıkacak bir patika aramak üzere sahilde ilerledik. İlk martı leşine rastlamamız sadece bir kaç dakika aldı. Sonra diğerleri bunu izledi. Başlarda bir martının cesedine rastlamış olmaktan kaynaklanan şaşkınlığımız geçen dakikalarla birlikte bu cesetlerin sayısının çokluğuna yönelecekti.

Adada doğal düşmanlarından uzakta kalan martılar burada güçlü bir koloni oluşturmuşlar ve çoğalmışlardı. Sayıları bu kadar çok iken tabi ki ölümler de oluyordu ve bizim gördüklerimiz de bunlardı. Adada leşlerini dahi yiyecek bir düşmanları olmadığı için de ölen martılar neredeyse mumyalanmış gibi olduğu yerde eriyordu.

Adanın üstüne çıktığımızda bir diken denizine adımımızı atmış olduk. Göz alabildiğine her yer, güneşten sararmış otlar ve boyumuz yüksekliğine varan dikenler ile doluydu. Açıkçası karşılaştığımız görüntü hiç de beklediğim gibi değildi. Herhangi bir mantıklı nedenim olmadığı halde, nedense yeşil ve kırlık bir ada hayal etmiştim. Oysa ortalıkta dolanacak ve otları yiyecek bir kara yaşamının olmadığı adada, patikalar bile oluşamamıştı. Etrafta gördüğümüz tek kara canlıları, aynı martılar gibi düşmanlarından uzak kalmış olmanın rahatlığı ve semizliği içindeki tavşanlardı. İki tane görmüştük bile.

Adanın üstünde ilk dikkatimizi çeken etrafa yerleştirilmiş variller oldu. Bunların yanına gittiğimizde üstlerinde çeşitli delikler ve yakınlarında top mermileri gördük. Belli ki içinde patlayıcı olmayan tatbikat mermileriyle atış talimi yapılmıştı. Hiç bir yerde patlama çukuru yoktu. Ayrıca kırılmış olanlarda patlayıcı haznesinin içi sert plastik bir dolgu maddesiyle doluydu. Gene de huzursuz olmuştuk; hem kamp kurabilecek bir açıklık olmaması, hem etraftaki mermiler hem de arada bir -muhtemelen yuvalarına yaklaştığımız için- kafamıza pike yapan martılar nedeniyle kamp kurulabilecek bir yer olmadığına karar verip sahile geri döndük.

Kampımızı ilk indiğimiz noktaya kurduktan sonra cam netliğinde ve buz soğukluğundaki denize girip yüzdük. Su o kadar net ve berraktı ki bir akvaryumu hatırlatıyordu. Kıyıya yakın yerlerde dolaşan balık yavrularının cılız sürüleri tüm netliğiyle seçiliyordu.

Akşam üstü olduğunda gün batımının kızıllığı yudumlamakta olduğumuz şarapla yarıştı. Alacakaranlık bastığı için kazananı göremedik. Bu arada bir tekne de koyumuza gelip açığa demirledi. Kamp ateşimizde yemeklerimizi pişirip, yemekten sonra sahile uzandık. Kısa bir süre sonra gecenin karanlığı, dibinde bulunduğumuz yamacın arkasından serin bir güneş gibi doğan dolunayın parıltısıyla aydınlandı. Dolunayın ışığı o kadar güçlüydü ki, tepedeki otları projektör tutulmuşçasına aydınlatıyor, gölgelerimizi sahile düşürüyordu.

Dalgaların yamacına kurulmuş çadırlarımıza çekilip, uykuya dalmadan önceki son dileğim; kaptanın bizi almayı unutması oldu...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 6211
Kayıt tarihi
: 23.02.07
 
 

20 Kasım 1973 Locarno (İsviçre) doğumluyum. Kabataş Erkek Lisesi ve Marmara Üniversitesi İktisadi İd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster