Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Kasım '10

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
1142
 

Doğu Asya Sineması Kuadralektiği

Kuadralektik

Kuadralektik; diyalektiğin monolektik, diyalektik, triyalektik ve kuadralektik (birli, ikili, üçlü, dörtlü) formları olmak üzere, bütün altkümelerini içerir. Bu da, ( 4 + 6 + 4 + 1 = ) 19 altküme elde var demektir. Kuadralektik, diyalektik üzerinden sentez ve/ya praksis içerebilir, içermeyebilir de. Bu metinde, eldeki dar açıda yer alan ve somut örnekler irdelenecek, olası tüm seçenekler taranmayacak.

Doğu Asya

Japonya, Güney Kore, Çin ve Hong Kong birimlerini içerir.

Güney Kore, aslında Kuzey Kore’yi de kapsayan bir kümedir ama bunun için gerekli tüm bilgilere sahip değiliz. Yalnızca şunu vurgulayalım: Tüm Güney Kore sinemasında, Kore bir bütündür.

Hong Kong, Çin’in epsilon altkümesi olmasına karşın, komünist dönem nedeniyle, ondan bambaşka bir seyir izledi. Tayvan’ın da, yine bir epsilon küme olarak, Hong Kong sinemasının yanına bile yaklaşamaması, önemli bir olgu.

Hristiyanlık, Güney Kore ve Çin için önemli bir kültürel öğe iken, Hristiyan bir Vietnam göçmeni olan Tsui Hark’ın da gösterdiği üzere, şiddet Doğu Asya Metafiziği’ne içkin bir öğedir ve Hristiyan metafiziği buna izdüşmez: Sarı ırk, kendine tokat atan birine asla öbür yanağını çevirmez, en azından muhakkak bir tarafını kırar: 20 yıl sonra kırabilir, ayrı konu.

Japonya, Kore ve Çin, tarihleri boyunca birbirleriyle savaşmışlar. O nedenle filmlerde bu, birbirlerine karşı açıkça ve hatta şövenistçe düşmanlık biçiminde görünür. Ancak ‘İyi Kötü, Acaip’teki (Good, Bad, and Weird) bu öğelerin tam bir kakafoniye ve kreşendoya harmanlanması ironisi, bu düşmanlığın bir takınak olmayabileceğini gösterir ama fiilen tersi geçerlidir. Bu da, sanatın kimi yaşamı aşabileceğini imler.

Doğu Asya Sineması Kuadralektiği

Çizgiroman, çizgifilm, bilgisayar oyunu ve film geçişimlerinin, tüm kombinasyonlarının ve permütasyonlarının örnekleri, bu metnin yazılmasından en az 5 yıl önce mevcuttu.

Böylelikle Japonya, animeler üzerinden Doğu Asya sinemasına tuhaf bir sentez prototipi sağladı ki tek başına bunu becerememişti.

Konunun geniş açılımı için bakınız:

http://blog.milliyet.com.tr/Butoh__Anime_ve_Miike/Blog/?BlogNo=183171

Ortak yapımlar arttı ve bu da bir ülkenin vatandaşının başka bir ülkenin vatandaşı niyetine oynamasını getirdi. Buradaki ironi şu: Koreliler, Çinliler ve Japonlar, birbirlerine hiç benzemezler ve birbirlerine karıştırılmaktan hiç hoşlanmazlar ama bunu kendileri yapıyorlar. Örneğin ‘Bir Geyşanın Anıları’nda (üstelik melez veya estetik ameliyat geçirmiş) bir Japon’u bir Çinli’nin oynaması, konuyu bilen biri için, katıla katıla gülünecek bir örnekti.

Hepsinin birarada en çok başarılı olduğu sinema dalı, geleneksel dalları olan savaş ve dövüş filmleri oldu ki bu onlar için birleşik bir dal.

Kung-fu filmleri, 1970’lerdeki salgın nedeniyle, banal bir sinema dalı sayılır ama yanılınır. Proleteryanın beğendiği sanat dalları, her zaman bayağı olmayabilir. (Güzel bir örnek, Piazzolla’nın tangoyu cazlaştırmasıdır.) Onlar, konuyu Malkoçoğlu-Vurkaçoğlu melokomikliğinde ele almazlar. Gösterdikleri, olay 2.000 yıl önce geçse de, gerçeğine neredeyse birebir benzeyen simülasyonlardır. Bu açıdan, onların birer savaş stratejisi tasarımı denemesi ve düşünce sınaması olduğunu vurgulayalım: 18 stratagemin tüm altkümeleri, bu filmlerde birer birer yeniden ve yeniden sınanıyor. Örneğin, ‘Kahraman’da (Hero) belirtildiği üzere, Çince’nin Dünya dili olmasının olanakları tartışılıyor, hem de apaçıkça. Artı; düşmanını sağ bırakmanın kimi onu öldürmekten daha işlevsel olabileceği ve mikro-kişisel olanla makro-tarihsel olanı birbirine karıştırmamak gerektiği gerçeği tartışılır. Bir seyirci, Çin’i ilk kez birleştiren kralın da, aslında adsız savaşçıyı öldürmediği, filmin sonunda bunun görünmediğini savlayınca, pekala bunun olabileceğini düşündüm ki bu da ilginç bir karşı-stratagem olurdu..

Doğu Asya Metafiziği’nde beden; ibadet, sağaltım, şiddet, spor, sanat ve seks amacıyla, birbirine çok yakın tekniklerle ve tasarımlarla koreografize edilir. Motor dil, orada tümüyle matematiksel ve geometriktir. Böylelikle; duyu-diller (görsel, işitsel, motor, kimyasal, sözel) birbirine dönüştürülebilir (transsitezik) kılınır. Bugüne dek, 5.000 yıllık Dünya Sistemi’nde bunu yapabilen değil, yanına yaklaşabilen başka hiçbir kültür veya altkültür olmadı.

Bu sinemalar, şimdiye dek Holywood tekelinde olan klişeleri en çok 5 yılda silip atabildi. Özellikle korku janrına 4 sinemanın çok özgün katkıları oldu: ‘Cevapsız Arama’, ‘Bir Çin Hayalet Hikayesi’, ‘2 Yılan’, ‘Susuzluk’ (Thirst) gibi.

En hızlı başlayan animelerin en hızlı tükenen dal olması saptamasından başlayarak, her özgün altküme ve onların birbirleriyle olan kırınım / arakesit alt-alt-kümeleri, giderek tükeniyor olması saptamasına geçiyoruz ki aslına bakılırsa 2010 itibarıyla olanaklarını ve verimlerini % 10’un altına düşürdüler bile. Bu yazının ana izleği buydu: Çok yüksek olanakları, yine çok yüksek verimlerle kullanıp, oldukça kısa bir sürede tükenmek. Ya da ‘sanat uzun, yaşam kısa’daki maratonda, depar atmamakta evla vardır.

Böyle olması gerekmiyordu ama ironik biçimde en güçlü-birleşik oldukları zamanda, artık çoktan inişe geçmiş durumdalar, tıpkı ABD gibi.

(Tüm bunları, karşımda gözümün tam hizasında duran, 200 DVD’lik bir Uzakdoğu Asya filmleri koleksiyonunun tamamını epeyi kezer seyretmiş olarak yazıyorum.)

Birkaç film örnekleyelim:

John Woo’nun ilk kez tarihi film çektiği örnek olan, ‘Kızıl Yar 1-2’ (Red Cliff 1-2, 2008-2009), en az üçüncü bölümü olmadan bir bütünlük taşımıyor. Tamam, filmin sonunda birleşik güçler kazanıyor ama filmin sonunda da ayrılıyorlar. Öykü, ayrılık zamanını ve çatışmalarını da kapsamalıydı, tıpkı gerçek tarihteki 4’ünün birbirleriyle çatışma tarihçesi gibi. Burada sanat yaşamdan geride kalmış.

‘14 Bıçak’ (2010), yavaş yavaş Holywood klişelerine geçişler gösteriyor ki bu özgün bir blok sinema için, intiharla eşdeğer bir tutum. Jackie Chan bile, Holywood için yaptığı filmleri filmden saymıyor ve bunu açıkça belirtiyor.

Eksik olan ne?

Hepsinin Rusya ve sineması ile etkileşimi. ‘Türk Gambiti’, ‘Daywatch’ gibi filmler çıkaran bir ülke, ‘İyi, Kötü, Acaip’te konu ve mekan olarak yer alırken / bulurken, birileri bunu gözden kaçırmış. O filmde, Mançurya gibi tarihsel bir olgu üzerinden hepsinin çatışması var. ‘İyi, Kötü, Acaip’ bunu komedileştiriyor ama aslında bu trajik bir konu.

Buna, Rus Sineması’nı Tarkovski nezdindeki ıskalanan metafizikleşme çabasının, tam da ‘Daywatch’ ve ‘Nightwach’ta somutlaştırılması ve inanılmaz başarılı olarak sinema diline dökülmesi, eksik olan alaşım öğesinin bu olabileceğini bize imliyor.

Sarı ırk, birbirini ciddiye alır ve birbiriyle savaşır ama beyazları ciddiye almayabilir. (Burada önemli bir noktayı imlemek gerek: ‘Yeryüzü-Gökyüzü Savaşçıları’nda ve ‘Musa’da açıkça görüldüğü üzere, Batı filmlerinde oynamış ve oynamamış Doğu Asyalı oyuncuların oyunculukları birbirine beş benzemez durumda. Yani Michael Jackson gibi beyazlaşma, beyaz olmayan biri için öldürücü olabilir.) Oysa, beyazlık öldürücü olduğu denli, iyileştirici de olabilir, zehir hesabı. Tabii alaşımda da, zehirde de çok küçük doz kullanımları başarılı sonuçlar verir, bunu belirtmek gerek. Yoksa, beyaz kültür işe yarar bir şey olsaydı, 500 yıldır yaratıcıları için çoktan olurdu.

Bu yazının, ‘adımı boşta kalan son momenti’ bu olsun.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 2217
Toplam yorum
: 1121
Toplam mesaj
: 127
Ort. okunma sayısı
: 496
Kayıt tarihi
: 16.08.06
 
 

Serbest yazarım. 1960 doğumluyum. BÜ İşletme mezunuyum. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster