Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Kasım '10

 
Kategori
Bilim
Okunma Sayısı
707
 

DOM (20)- Hücrelerin davranışlarından insanlar için çıkartılacak ders

Önceki bölümlerde açıklandığı üzere, doğada her şey bileşenlerinin denetimi ve kontrolü altında olmaktadır. Bileşenler oluşturdukları yapıya sahip çıktıkları, o yapıyı ayakta tuttukları sürece o sistem hayatta kalmakta, yoksa dağılmaktadır.

Durum böyle iken, neden insanlar ait oldukları toplumsal sistemlerde işlerin yolunda gitmesi için bizzat aktif rol almıyorlar da, toplumun sevk ve idaresini, lider dedikleri ve olağanüstü yetkilerle donattıkları kişilere bırakıyorlar? Bedendeki her bir hücre, geceli-gündüzlü kendine düşen görevi yerine getirecek şekilde çabalarken, insanlar neden tembel, pasif duruyorlar ve işlerin tepedekilerce yerine getirilmesini bekliyorlar?

Bu sorunun yanıtını bulmamıza yarayan ipucunu Frazer’in (1890) bir araştırması vermektedir. Frazer bu eserinde, Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’ya, Pasifik adlarına kadar dünyanın bir çok ülkesindeki gelenek ve görenekleri ve bunların nasıl ortaya çıktıklarını araştırmıştır. Vardığı sonuç çok ilginçtir: İnsanlar daha rahat yaşamaları, toplumda işlerin yolunda gitmesi, kuraklık olmaması, ürünlerin bol olması, vs. gibi nedenlerden giderek gelenek ve göreneklerini oluşturmuşlardır. Ürünlerin bol olmasını, kuraklık olmamasını vs. ise, doğa-üstü bir gücün denetlediğini varsaydıklarından, doğa-üstü bu gücü temsil ettiğine inandıkları lider, kral, vs. gibi kişilere bel bağlayarak, daha rahat bir yaşam süreceklerine inandıklarından, toplumda işlerin sevk-ve idaresini tepeye yerleştirdikleri ve olağan üstü yetkilerle donattıkları bu kişilere bırakmışlardır. İşte bu şekilde tepeye bağımlılık sisteminin temelleri atılmış ve insanların kendileri pasif kalmaya alıştırılmışlardır. Binlerce yıldır bu böyle sürmektedir, çünkü her şey geleneklere yansıtılmıştır ve otomatik şekilde nesilden nesile aktarılmaktadır.

Bir devlet toplumun sahipliğini, kral, sultan gibi otoritelere, veyahut cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, YÖK, Danıştay, Yargıtay, vs. gibi tepeye yerleştirilmiş makamlara bağlıyorsa, o toplumda her zaman bu tepedeki güç odaklarını ele-geçirme savaşları yapılır. Yüzlerce, hatta binlerce yıldır yapılan tüm kavgalar ve savaşlar bu yüzden olmaktadır. İktidar dediğimiz bu tepeyi ele geçirme mücadeleleri, toplumsal hayatta karşılaştığımız sorunlarımızın büyük bir kesimin oluşturur. Şimdi tarihimizden örneklerle konuyu açıklık getirelim.

> Tarih boyunca cinayetler, darbeler oluşması, komplolar kurulması

İster faili belli olsun, ister olmasın, tüm siyasi cinayetler, komplolar, vs. iktidar dediğimiz devlet yönetimini ele geçirme mücadelelerinden kaynaklanırlar. Geçmiş tarihimize bakalım:

> ¨Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey, amcası Dündar Bey’i rakip gördüğünden onu öldürtür. Yerine oğlu Orhan Bey geçer,

>¨Orhan Bey’den sonra tahta geçen 1. Murat hem oğlunu, hem kardeşini öldürten ilk padişah olarak bilinir. Kardeşleri İbrahim ve Halil ile oğlu Savcı Bey’i öldürtmüştür.

>¨Yerine geçen Yıldırım Beyazıt, kardeşi Şehzade Yakup’u öldürtür.

>¨Ondan sonra, kardeşlerini öldürterek tahta çıkan 1.Mehmet olmuştur.

> ¨Ondan sonra tahta geçen 2. Murat amcası Mustafa Çelebi’yi ve kardeşleri Ahmet, Yusuf ve Mahmut’u boğdurtmuştur.

> ¨Ondan sonra tahta geçen 2. Mehmet (Fatih), kundaktaki kardeşi Ahmet’i boğdurtmuştur.

> ¨Ondan sonra tahta geçen Yıldırım Beyazıt, Kardeşi Cem Sultanı öldürtür (Taht kavgasını kaybeden Cem, İtalya’ya kaçar; Yıldırım Beyazıt da, Papa Alexandre Borgia’ya 300 000 altın vererek, Cem Sultan’ı öldürtür (1495); cesedi Bursa’ya getirtilir.)

> ¨Kardeşler (ve yakın kan-bağı olanlar) arasındaki iktidarı ele geçirme mücadeleleri bu şekilde devam ederken, Osmanlı Devletinin son yıllarına doğru, iktidarı ele geçirme mücadelesine saray erkânı ve askeri güç mensupları da dâhil olur. Padişahlara, sadrazamlara darbeler yapılarak iktidara sahip olma mücadeleleri devam eder.

>¨Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasıyla birlikte, asil-soyluluğa dayandırılan “babadan oğula” iktidar hakkı yerine, Cumhuriyet denilen halkın sahipliğine dayandırılan yeni bir devlet-yönetimi anlayışı oluşturulması çabaları başlar.

>¨Devlet yönetimini ele geçirme mücadeleleri bu yeni sistemde de devam eder; karşılıklı suikastlar gündemden eksilmez.

>¨Partili demokratik sisteme geçişle birlikte, halk farklı görüşlere bölünür ve iktidar mücadelesi halk arasına kadar indirgenir. Her bir siyasi parti devlet bürokrasisi içine kendi yandaşlarını yerleştirmeye başlar. Siyasi cinayet şebekesi zincirleri oluşur. Bu tür mücadeleler nedeniyle ‘Sabahattin Ali’ler, Abdi İpekçi’ler, Turan Dursun’lar, Doğan Öz’ler, Uğur Mumcu’lar, Gün Sazak’lar‘ hayatlarını kaybederler. İktidarı ele geçirme çabaları çeşitli komplolar düzenlenmesi, darbe planları yapılması vs. şeklinde hala devam etmektedir. Üstelik günümüzdeki bu iktidar savaşları, sadece ulusal düzeyde değil, uluslar-arası düzeyde gerçekleşmektedir, çünkü insanlığın çıkarları artık ulusal sınırları aşmış, uluslar-arası bir düzeye ulaşmıştır. Ülkemizde son yarım asır içinde işlenen cinayetler ve kurulan komplolarda yabancı güçlerin “parmağı” bir yana, resmen “elleri-kolları” vardır.

Uzatmaya gerek yok, iktidarı ele geçirmek için ilgililer arasında cinayetler işlenmesi, tarih boyunca hep olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Bu tür mücadeleler, sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde, her ülkesinde olmaktadır. Toplumun sahipliğini, tüm halka değil de, tepedeki bir kişiye veya zümreye bağlamak, tüm sorunların kökenini oluşturur.

> Diğer Sorunlarımızın Nedeni de Doğadaki Sistemi Yanlış Yorumlamış Olmamızdan Kaynaklanmaktadır.

1- Yargıyı, eğitim sistemini, vs. etki altına alma çabaları: yukarıda açıklanan, iktidarı ele geçirme mücadelelerinin bir başka ayağını oluşturur.

2- “İnsanların sağ-sol, laik-şeriatçı, alevi-sünni, türk-kürt, vs. gibi kutuplaşmalara bölünmesi” olayı.

Bu durum, demokrasi denilen ve halkın idareyi ele alması olarak tanımlanabilinecek sistemin ortaya çıkmasıyla yaygınlaşan bir toplumsal sorundur. Asil-soyluluğa dayalı “babadan oğula” aktarılan yönetim hakkı, demokratik sistemlerde, particilik denilen farklı görüş sahipliğine yerini bırakır. Bunun sonucu, halk farklı görüşlere bölünmek durumunda kalır. Bu farklı görüşler, kâh sağcı-solcu, kâh laik-şeriatçı gibi farklı gruplaşma oluşumlarına yol açar. Etnik bölünmelerin nedeni de, lider, şıh-şeyh gibi tepede bulunan kişilerin yönlendirmeleri ve yandaş sahibi olmaya çalışmaları sonucu ortaya çıkarlar, yani halka gösterilen hedeflere göre, halkın farklı yönlenmelere gitmesi olayı söz konusudur. Hâlbuki hayat, daha rahat bir duruma ulaşabilme mücadelesinden oluşur ve daha rahat bir duruma nasıl ulaşılacağı, önceki bölümlerde gösterilmiştir.

3-Devlet denetiminde bulunan fabrikaların özelleştirilmeleri sonucu fabrikalarda çalışanların işsiz duruma düşmeleri (işçi-işveren ilişkileri).

Son çeyrek asır içinde, devlet yönetiminde olan işletmelerin, özel sektör işletmeleri karşısında gittikçe başarısızlığa düşmeleri nedeniyle, dünya genelinde, devlet sektörleri bu tür işletmeciliklerden çekilmeye ve işletmeleri özel sektörlere satmaya yönelmişlerdir ve özelleştirme denilen işlemler dünyada yaygınlaşmaya başlamıştır.

Acaba özel işletmeler neden devlet sektörüne bağlı işletmelerden daha verimli olmuşlardır? Burada önemli olan konu bu sorunun yanıtını bulmak ve ona göre davranmaktır.

Dünyamızda her şey sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir ve tüm işletmeler dünyadaki bu değişim-dönüşümleri dikkate alarak kendilerini yeniden re-organize etmek durumundadırlar. Özel işletmelerde, fabrikanın sahibi işletmesini yenilemek, dünya koşullarına uydurma konusunda, devlet işletmelerine göre, daha avantajlıdır, çünkü olayları takip edip, gereken önlemleri hemen alabilir. Hâlbuki devlete bağlı bir işletmede, müdür tepedekilerden müsaade isteyecektir; bürokrasi çarkı çok yavaş işler. Ayrıca tepedekiler demokratik seçimler nedeniyle sık-sık değişecektir. Her yeni gelen işlere uyum sağlayana kadar, “atı-alan Üsküdar’ı geçmiş olur” ve işletme zarar edecek duruma düşer.

Peki, günümüzde uygulandığı şekliyle özelleştirme yapılması doğru mu? Tekel işçileri olayında olduğu gibi, işçiler zararlı duruma düşmüyor mu? Bu konuyla yakından ilgili diğer sorun da şu: İşçi-işveren ilişkileri nasıl olmalı, grev-lokavt gibi hayatı ve toplumu kötü yönde etkileyen olaylar nasıl önlenir?

Bu soruların yanıtı bizi olayların özüne ve gerçeğe götürür. Doğadaki oluşumlarda, oluşturma ve sahiplenme erki hangi taraftadır, kimdedir? Hangi taraf hangi tarafa bağımlı olmak durumundadır? Bu sorunun yanıtı da önceki bölümlerde verilmişti.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli hocam, kusurumu affedin lütfen, yorumunuz sanırım kafamın çok karışık olduğu bir ana gelmiş ve bir şekilde gereken farkındalığı gösterememişim. Etkili bir duyuru konusunda son derece ümitsizim ama önerilerinize açığım ve de elimden gelen her türlü desteği veririm. Ben ömrüm vefa ettiği müddetçe fikirlerimi yazacağım. Ama dediğim gibi bilim çağının çok gerisinde kalmış bir sosyal dünyada yaşıyoruz ve insanlar yaşanan gerçeklikleri anlama konusunda maalesef yetersiz kalıyorlar. Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı savaşıyoruz ama yel değirmenleri görünmüyorlar bile. Saygı ve sevgilerimle

Matilla 
 22.11.2010 11:52
Cevap :
Merhaba Mustafa Bey, Rezonans ve enerjilerin üst-üste çakıştırlması etkili olmanın ön koşuludur. Bu nedenle bu kadar ayrıntılarda dahi rezonansta olmamızdan yararlanmalıyız. Ben BireydenTopluma@yahoogroups.com adlı bir site oluşturdum ve bu sitede doğadaki oluşum mekanizmasına dayalı olacak bir toplumsal hayat sisteminin ne kadar etkili olcağı ve sorunlarımızı çözeceği konusunda bir araya gelinmesini sağlamaya çalışıyorum. Daha kısa yoldan haberleşbilmemiz için ben e-mail adresimi size sunuyorum. O kanalla daha hızlı iletişim kurabiliriz. Sevgi ve saygılarımla ismet isgedik@ktu.edu.tr  22.11.2010 14:48
 

Mehmet Sağlam Bey aracılığıyla yazılarınızdan haberdar oldum. Büyük ilgi ve merakla okuduğum yazılarınızdan faydalı bilgiler edindiğimi belirtmek isterim. Saygılarımla..

Eray Ergün 
 22.11.2010 1:00
Cevap :
Merhaba Eray Bey, İlginize teşekkür ederim. Toplum hayatı liderlere bırakılamayacak kadar önemlidir. Biz insanların topluma sahip çıkma oranımıza göre bir kuvvete sahiptir. Bunu anlatmaya ve bu konudaki bilimsel verileri ortaya koymaya çalışıyorum. Haberleşmek üzere, saygılarımla ismet  22.11.2010 12:09
 

Biraz evvel tesadüfen yazılarınıza ulaştım ve bu blogunuzu keyifle okudum. Bende yıllar önce fizik'ten yola çıkarak düşünmeye başladım ve artık kimya, biyoloji ve psikoloji bilgileri olmaksızın dünyaynın gerçekçi bir şekilde anlaşılması ve açıklanması mümkün olamayacağını düşünüyorum. Diğer yazılarınızı okuyacağım, sizde çok benzer bir bakış açısıyla yazdığım bloglarıma bir göz atabilirseniz ortak paydalar bulabileceğimizi düşünüyorum. Saygı ve sevgilerimle

Matilla 
 21.11.2010 15:42
Cevap :
Merhaba Sayın Atilla Görüşlerinize aynen katılıyorum. Sizin yazdıklarınızdan 6 tanesini okudum ve çok beğendim. Hatta birine şu yorumu yaptım: Merhaba Sayın Atilla, Beyninize sağlık, sorunlarımızı çok net algılamış ve değerlendirmişsiniz. Ben de sizinle benzer bir değerlendirme sonucuna ulaşmıştım. Güçlerimizi birleştirip, daha etkili bir duyuru oluşturabilmek mümkün olsa ne güzel olurdu!!! Sevgi ve saygılarımla  21.11.2010 17:32
 

Yüreğinize sağlık İsmet bey . Çok iyi bir diyalektik analiz koymuşsunuz ortaya , ezcümle doğa da toplum da özde aynı yasalara tabi bir hayatiyete sahip diyorsunuz ve ben size tamamen katılıyorum . gazete54.com

IBRAHİM EROL 
 18.11.2010 13:49
Cevap :
Merhaba İbrahim Bey, Aynen dediğiniz gibi, fikirsel rezonansta olmamıza sevindim. Umarım daha fazla kişiye ulaşırız. Saygılarımla ismet  18.11.2010 16:56
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 45
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 951
Kayıt tarihi
: 14.08.10
 
 

K.T.Ü.de paleontoloji ve tarihsel jeoloji öğretim üyesiyim (Prof. Dr.). Yeryuvarında hayatın oluşum ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster