Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Eylül '11

 
Kategori
Bilim
Okunma Sayısı
264
 

Dom eki-7c- Atalarımızın doğa anlayışı-3

Dom eki-7c- Atalarımızın doğa anlayışı-3
 

hayat-zaman-enerji-madde-bilgi arasında karşılıklı ilişkiler vardır.


Biz insanlar kendimizi bilgili ve bilinçli, hücrelerimizi, bakterileri, molekülleri, vs. bilinçsiz otomatlar olarak görürüz. Biz 3-5 faktörü ancak birbiriyle bağlantı içine sokup, zar-zor bir karar alırken, hücrelerimiz on-binlerce faktörü birkaç saniye içinde değerlendirip bir karar verebiliyorlar. (Beyindeki her bir hücre 50-60 bin veri alır (dendritik girdiler) ve bir karara varıp, bunu ilgili diğer hücrelere bildirir.) Bilinçsiz-bilgisiz dediğimiz bir taş parçasını bir ipliğe bağlayıp, bir çekül yaparsak, bu çekül tüm çevresindeki dağların, taşların, ineklerin, insanların, vs. tüm varlıkların kendine olan uzaklıklarını ve kütlelerini anında algılayıp, her biri için m1.m2/r2formülüne göre hesaplayıp, tüm bu hesapların bileşkesini alıp, kendini ona göre yönlendirir. Örneğin Himalaya gibi yüksek bir dağa yaklaştıkça, yerin merkezine doğru değil de Himalaya’nın kütlesi ve kendisine uzaklığı oranında Himalaya’nın köküne doğru yönlenir! Bu nasıl bir otomat ki, trilyonlarca faktörü anında hesaplayıp, kendine bir yön belirliyor. Üstelik yanına biri yaklaşırsa, o yaklaşanı anında algılayıp değerlendirmeye katıyor? Otomatların çevresindeki değişim-dönüşümleri algılayıp değerlendirenini gördünüz mü hiç? Otomat, nasıl önceden programlandıysa öyle davranan varlıklara denir. Çevresine bakıp, değişim-dönüşümleri algılayıp, onları hesaba katıp bir sonuca ulaşan bir varlığa nasıl otomat, bilinçsiz-bilgisiz varlık dersiniz?

Fizikçiler CERN’de yıllardır nötronlar, elektronlar, protonlar gibi atom-altı öğelerle deneyler yapıp, onların özelliklerini saptamaya çalışıyorlar. Ama hala onların özelliklerini tam saptayamıyorlar, çünkü yaptıkları her deneyde ulaşılan sonuçlar, daha öncekilerden farklı çıkıyor ve bu nedenle istatistiksel bir değerlendirme yapıp, şu şudur diyemiyorlar. Peki, neden?

Çünkü, fizikçilerin ölü-cansız varlıklar olarak gördükleri ve bu nedenle de asırlardır “parçacık” olarak düşündükleri bu temel canlılık öğeleri, deney yapanların niyetlerini algılayıp, ona göre her defasında farklı davranıyorlar. Çünkü onlar cansız bir parçacık değil, çevrelerinde neler olup-bittiğini anında algılayıp, ona göre tepki veren varlıklardır.

Tüm varlıkların mevcudiyetlerinin (yani şu veya bu şekilde bulunmalarının) tek bir amacı vardır: daha rahat bir duruma ulaşmak! Bu nedenle, bir su damlası sıcak ortamdaysa buhar olur, soğuk ortamdaysa buza dönüşür. Sıcak ortamdaki su damlası moleküllerine ayrışmışken, soğuk ortamdaki su molekülleri birbirleriyle çok belirgin bir kristal şekli çerçevesinde bir araya gelirler. Bu şekilde daha az enerjiyle geçinebilecekleri bir duruma kavuşmuş olurlar. Birleşerek daha ekonomik yapısallaşmalara ulaşmak evrensel bir sistemdir. Bu nedenle atom-altı öğeler birleşerek atomları, atomlar birleşerek molekülleri, moleküller birleşerek hücreleri, hücreler birleşerek bedenleri oluşturmuşlardır. İnsanlar da gelecekte mutlaka birleşerek arılar-karıncalar gibi mükemmel işleyen toplumsal birimler oluşturacaklardır. Bu bir kehanet değil, doğa-bilimsel bir öngörüdür.

Tüm bu birleşme ve yeni bir üst-sistem yapısı oluşturma işlemlerinde, yapıcı-kuvvet oluşturucu kaynak, en tabandaki kuantsal öğelerdir. Onlar yapıcı veya yıkıcı olarak işlev görürler, kendilerine nasıl bir hedef gösteriliyorsa, o hedefe göre davranırlar. Bu yapıcı+yıkıcıların, hangi bedende nasıl davranacağı, hangi organların nasıl çalışacağı, vs. o bedenlere veya organlara özgü SimKırKölSab özellikleriyle belirlenir. (Bu konuda dinamik sistemler teorisinin işlendiği DOM-dizinine bakılması gerekir.)Kuantsal enerji paketçikleri kendilerine gösterilen amaç ve hedefe göre, “şu kadar şu yönde yapıcı, şu kadar şu yönde yıkıcı” olacak şekilde davranırlar.

Biz insanlar binlerce yıldır tepeye bağlı, büyüklerin küçükleri yönlendirdiği şeklinde bir SimKırKölSab etkisi altında yetişe geldiğimizden, sinaps yapısallaşmamız bu şekilde çalışmaya alıştırılmıştır. Bu nedenle hayatı hücrelerimizin, atomlarımızın bakış açısıyla görmeyi başaramıyoruz. Biz bilinçliyiz, ama bizlerin besin kaynağını oluşturan bakteriler, mantarlar, su molekülleri, vs. bilinçsiz otomatlar, öyle şartlandırılmışız. O tek hücreli varlıklar işlevlerini yapmasalar, açlıktan öleceğimizi biliyor muyuz? Tarım alanı oluşturmak için bir ormanı ateşe verdiğimizde, bağımlı olduğumuz milyonlarca canlıyı orada öldürdüğümüzü ve bu şekilde bindiğimiz dalı kesmiş olduğumuzun farkında mıyız?

İşte hatalı bir doğa anlayışına sahip olan atalarımızın yaptıkları tam budur. Bunu bir örnekle vurgulamak istiyorum.

Efes antik kenti M.Ö. 1000li yıllarda bir liman kenti olarak kurulmuştur. Kurulduğu zamanlarda deniz kıyısında olan bu eski yerleşim yeri, bu gün denizden yaklaşık 10 km uzaktadır. Peki, nasıl oldu da, bir-iki bin yılda, denizden bu kadar uzaklaştı?

Efes yöresinde ilk yerleşim yerleri, M.Ö. 6-7 bin yıl önceleri başlar. Jeolojik-arkeolojik araştırmalar, Efes yöresinin 8-10 bin yıl önceleri tamamen ormanlık olduğunu göstermektedir. İnsanların bu bölgeye yerleşmeleriyle, ormanlık alanlar yakılıp-yok edilerek ziraat alanına dönüştürülmeye başlandığını yine jeolojik-arkeolojik araştırmalar ortaya koymaktadır. Ormanların azalmasıyla çıplaklaşan arazide erozyon öylesine hızlanmıştır ki, Efes’in bulunduğu koy gittikçe derelerin getirdikleri kum-çakıllarla dolmaya başlamış ve her yıl 1-2 metre kıyıdan uzaklaşmaya başlamıştır. Ve sonuç bu günkü durumdur.

İnsanları doğa ve dünyayı, özelikle de bitki örtüsünü değiştirmesi sadece Anadolu’da değil, dünyanın her yerinde görülmektedir. Avrupa, 5-10 bin yıl öncesine kadar tamamen ormanlık bir alan iken, bu gün oranları büyük bölümü yok edilmiş durumdadır.

Ormanları yok olması, iklimsel döngüleri çok değiştirmiş ve düzensizleştirmiştir. Eskiden belli aylarda yağması gereken yağmurlar yağmamaya ve zamansız yağmaya başlamış, kurak olması gereken zanlarda anormal yağışlar oluşmaya başlamış, yani doğanın normal denge ve düzeni insanların etkisi nedeniyle bozulmuştur. Ormanları yok edilmesi, diğer canlı türleri arasındaki dengeleri de alt-üst etmiştir. Bunun sonucu, çekirge istilaları gibi, insan yaşmanı derinden etkileyen felaketler sıklaşmaya başlamıştır.

İşte atalarımızın başına gelen felaketlerin temel nedeni budur. Onlar atomlara, moleküllere, bakterilere, vs. bağımlı olduklarını bilmediklerinden, doğayı tahrip etmeye başlamışlardır. Bunun sonucu iklimsel koşullar anormal değişince de, doğanın tekrar düzenli şekilde işlemesini sağlamak için varlıkların dışındaki hayali bir güç sisteminden medet umacak davranışlara girmişlerdir.

Tüm töre oluşumlarının ardında yatan neden, doğadaki “rahatlama-dürtüsü”dür. İnsanlar, daha bol ürün alsınlar, hasta olmasınlar ve daha rahat bir yaşam sürebilsinler diye, doğal olayları etkileyip-yönlendirdiklerine inandıkları güç sistemiyle bağlantılı-ilişkili olduğunu varsaydıkları kralları veya tanrı-soyluları memnun etmek için ne gerekirse yapmışlardır. Ve hala da yapmaktadırlar.

Son yıllarda yapılan biyolojik çalışmalardan birkaç örnek vererek, hücrelerimizin ne derecede daha temelde olan moleküller-atomlar alemine bağımlı olduklarını göstermek istiyorum.

 Strunk, B. S., Loucks, C. R., Su,M., Vashisth, H., Cheng, S., Schilling, J., Brooks III, C.L., Karbstein,K. &Skiniotis,G. 2011: Ribosome Assembly Factors Prevent Premature Translation Initiation by 40SAssembly Intermediates. Science Vol. 333 no. 6048 pp. 1449-1453.

Ribozom, hücre içinde yapılacak işlemlerin amacına uygun bir şekilde gerçekleşmesini (yani RNA dizilimiyle gelen genetik bilgilere uygun olacak şekilde protein yapısallaşmasını) sağlamak üzere oluşturulan bir organeldir.

Bu çalışamada, ribozom denilen organelin yaklaşık 200 adet birleştirme faktörünü (assembly factors (AFs)) dikkate alarak çalışmak zorunda olduğu gösterilmektedir. Bunun anlamı şudur. Biz insanları da oluşturan çekirdekli hücreler alemindeki ribozom organeli, daha alt düzeydeki 200 adet başka molekül sistemine bağlı olarak işlev görmektedir. Bu temel moleküller ise, genellikle bakteriler gibi en temeldeki organizmalarca üretilmektedir.

Buna benzer şekilde, 20 (22) farklı aminoasite ihtiyacımız vardır. Bu aminoasitlerden “essential” denilen 9 (10) tanesi (Isoleucine, Leucine, Lysine, Methionine, Phenylalanine, Threonine, Tryptophan, Valine, Histidine), bedenimizde üretilememektedir Diğerleriyse gerektiğinde “adenin-timin-guanin-sitozin” denilen temel nükleotidlerden üretilebilmektedir. Dolayısıyla bu temel aminoasitlerini diğer bitki veya hayvanlardan almak zorundayız ve onlara bağımlıyız.

Doğadaki mevcut tüm bu yaşam birimlerinin en temelinde ise, kuant denilen en küçük enerji birimi paketçikleri bulunmaktadır ve tüm diğer üst-sistemler bu en temeldeki canlılık öğesine bağımlıdırlar. 10100- 10120civarında olduğu hesaplanan bu kuantsal enerji öğeleri ise, bizlerin davranışlarına göre, spinlerini, polarizasyonlarını, vs. değiştirerek, doğadaki denge ve düzenin Minimum Amplitüd Prensibi (MAP) ve Maksimum İnformasyon Prensibi (MİP) ilkeleri çevresinde yürütülmesine çalışmaktadırlar.

Her şeyimiz, kaderimiz, geleceğimiz, vs. onların elindedir. Bizler bu değişim-dönüşümlerde birer ara-halkayız. Kuantsal sistemin oluşturduğu sistem kurallarına göre yaşarsak, daha rahat ve huzurlu olacağız, onlara ters davranırsak, rahatsız yaşayacağız.

 Günümüz insanlığı tepeye bağımlı SimKırKölSab yapısallaşmamızla, doğanın normal yönlü akıntısına ters yönde yüzmeye çalışıyoruz. Yaşadığımız tüm sıkıntıların tek nedeni budur. Doğa ve dünya olayları hakkında yıllardır elde edilen gözlem sonuçlarını hatalı bir bakış açısıyla yorumlama alışkanlığımız, bu hatalı SimKırKölSab yapısallaşması nedeniyle oluşturulan bu mantıksızlık devreleridir.

Doğadaki tüm olaylar olasılık hesaplamalarına göre gerçekleştirilen bilgi oluşumlarına göre olurken, bilim adamlarının hala “doğadaki olaylar rasgele oluşup-gelişiyor” şeklinde görüş bildirerek, toplumu yanlış bilgilendirip-yönlendirmeleri, bilim-adamlarının insanlığa karşı işlediği en büyük suçtur.

Bedenlerimizin tasarımcısı, yapımcısı ve bakıcısı olan hücreler, oluşturdukları bedenlerin doğadaki gelişimlere uyumluluklarını sağlamak için ne gerekiyorsa yapmaya çalışırlar. Bunun için, sık tekrarlanan olayları otomatik davranış sistemi olan bilinç-altına alarak, anında o olaylara uygun davranabilirler. Çok yeni bir araştırma, hücrelerin çok uzun süreli davranışları kalıtsal bilgi sistemleri olan genetik bilgilere de aktardıklarını göstermiştir. DOM-dizini bilgileri böyle bir hücresel davranışı zaten öngörmektedir. 2010 yılı sonlarına ait bu yayında (Chiao J.Y. and Blizinsky, K. D. 2010: Culture–gene coevolution of individualism–collectivism and the serotonin transporter gene. Proc. R. Soc. B. 277:529-537), 29 ülkeye mensup insanlar arasında bireysel – toplumsal davranış derecelerinin genetik kayıtlara aktarılıp-aktarılmadığı araştırılmıştır. 17 nolu kromozomdaki serotonin taşıyıcılığı görevini üstlenen SLC6A4geni içinde (5-HTTLPR) adı verilen polimorfik bir farklılaşma olduğu saptanmıştır. Bu farklılık, orada bir kısa bir de uzun allel olduğunu göstermiştir. Uzun allel daha çok Avrupa’da, kısa allel ise Asya toplumlarında yaygındır. Araştırmacılar bu dağılımın, doğu toplumlarının daha toplumsal (kısa allel), batı toplumlarının daha bireysel (uzun allel) özellikli olmaları şeklinde yorumlamışlar ve adına da kültür geni demişlerdir.

Doğadaki denge ve düzen oluşumu en tabandaki kuantsal öğelerce gerçekleştirilmektedir. Doğa ise çok, ama çok geniştir, milyarlarca galaksi ve bu milyarlarca galaksi içindeki milyarlarca yıldız ve onların çevresindeki gezegenler arası bir enerji alış-veriş dengesi söz konusudur. Bu nedenle dünyamız gibi bir gezegendeki en uygun yapısallaşmaların seçimi, 3-5 nesil gibi kısa süreçlerde değil, milyonlarca yıllık döngülerde gerçekleşmektedir. Bunu şu verilerden çıkartıyoruz.

>1- Rhode ve Muller (2005) yaptıkları araştırmada, dünyamızın son 550 milyon yıllık tarihi sürecinde yaşamış ve fosilleşmiş canlı kalıntılarının cins mertebesinde sayısal artış ve azalışlarını bir diyagram üzerinde göstermişler ve dağılımlarının yaklaşık 62 milyon yıllık döngüler şeklinde olduğunu ortaya koymuşlardır. (Şekil için şu adrese bak: http://hayatnyeryzndekigeliimi.blogspot.com/2011/09/hayatn-yeryuzundeki-gelisimi.html)

 >2- Canlıların çevre faktörlerinden en fazla etkilenen kısımları, “membran” dediğimiz hücre zarı kesimidir, zira dış dünya ile doğrudan karşı-karşıya gelen kesim orasıdır. Bu nedenle hücre zarı proteinlerinin yapısallaşmaları, hücrelerin çevrelerinde gerçekleşen değişim-dönüşümler konusunda önemli ipuçları içerirler.

Ding ve diğ. (2006) paleontolojik verilerden yararlanarak, hangi canlıların yeryüzünde hangi zamanlarda ortaya çıktıklarını dikkate alarak, bu canlı guruplarının günümüzdeki temsilcilerinin “membran proteinleri” (Transmembrane Gene Families) yapısallaşmalarını incelemişler ve birbirleriyle kıyaslamışlardır. (DING, G., KANG, J., LIU, Q., SHI, T., PEI, G. & LI, Y.: 2006: Insights into the Coupling of Duplication Events and Macroevolution from an Age Profile of Animal Transmembrane Gene Families. PLoS Comput Biol 2(8): e102. DOI: 10.1371/journal.pcbi.0020102.)

Canlılar âlemindeki en temel yapıtaşlarını Adenin (A), Thymin (T), Guanin (G) ve Cytosin (C) oluşturur. Bunların 3-lü kombinasyonlarıyla 20 farklı amino-asit paketçiği ortaya çıkar. Bu amino-asitlerinin kombinasyonlarıyla da belli protein-modülleri oluşurlar ve her bir protein modülü, doğadaki belli faktörleri algılayan ve onlarla etkileşim olanağı sağlayan hücre-aygıtları olarak işlev görürler. Dolayısıyla hücreler çevre faktörlerine uyumlarını bu temel protein-modülleri sayısını artırıp-azaltarak gerçekleştirirler.

Yeryüzünde 3.5 milyar yıldan beri canlı çeşitliliği sürekli artıp geliştiğine göre, farklı zamanlarda ortaya çıkan canlı guruplarının genetik yapısallaşmalarında bu farklılıklar kayıt edilmiş olmalıdırlar. Ding ve diğ. (2006) yaptıkları araştırma gerçekten bunu ortaya koymuş olmasından dolayı çok önemlidir, çünkü hem dünyamızdaki oksijen artışı aşamalarının, hem 61-62 milyon yıllık canlı yok-oluşu dönemlerinin farklı “Transmembrane Gene Duplicates” olarak canlıların kalıtsal bilgi depolarında kayıtlı olduklarını istatistiksel değerlerle ortaya koymuşlardır. “Gene duplicates” (gen çoğaltımı) teriminin ne anlama geldiğini anlamak için “transposon” denilen bir başka genetik kavramı anlamak gerekir. Barbara McClintock 1940-50’li yıllardaki çalışmalarında, mısır (Zea mays) bitkisi üzerine yaptığı deneylerde, stres vs. gibi çevre faktörlerindeki değişikliklerin bitkinin genetik kayıtlarında belli özelliklerin tekrarlanması şeklinde etkiler ortaya koyduğunu, belli genlerin kromozomlar üzerinde taşınarak başka noktalara tekrarlanacak şekilde taşındığını ispatlar (1983te de bu buluşu nedeniyle Nobel ödülü alır!). Belli genetik bilgilerin kromozom iplikçikleri üzerinde bir yerden başka bir yere taşınmasında rol alan genetik unsurlara (bir yerden bir başka yere aktarıcı anlamında) transposon adı verilir. Yani hücreler doğada sorunlarla karşılaştıklarında, mevcut eski bilgileri, farklı bilgilerle yeni-kombinasyonlar oluşturacak şekilde başka noktalara aktararak, değişik çözüm formülleri geliştirmeye çalışırlar. Bu şekilde aynı bir gen, birkaç defa tekrarlanmış olur ki, buna gen çoğaltılması anlamında “gene duplicates” veya “gene duplication” adı verilir.

Ding ve diğ. (2006) yaptığı araştırma, hücrelerin çevre koşullarındaki uzun vadeli önemli değişikliklere ait çözüm formüllerini kayıt ettikleri ve nesiller boyu bu bilgileri aktardıklarını göstermesi bakımından son derece ilginçtir.

Bu iki farklı yöntemle elde edilen sonuçların birbirleriyle aynı olmasının ne kadar ilginç olduğunun takdirini siz okurlara bırakarak, devam edelim.

Kimse “yoğurdum ekşi” demez; demediği için de hep ekşi yoğurt yemek zorunda kalır. Bu SimKırKölSab faktörünün bir sonucudur. Bizler kafalarımızdaki bilgilerin ne kadar doğal sistem verileriyle uygunluğunu dikkate alıp, uygun olmayanları devre dışı bırakmaya çalışmazsak, hep ekşi yoğurt yemeye devam edeceğiz.

Zaman kavramının doğru anlaşılması hayati önem taşır, çünkü hayat=ömür, zamanın bir dilimidir. Şimdiye dek insanlık zaman kavramını tamamen yanlış anlamıştır ve bu anlayış hala da devam etmektedir. DOM-dizini içinde ayrıntılı olarak gösterildiği üzere, zaman, varlıkların bileşimlerinde gerçekleşen değişim-ardalanmalarından oluşur.

Şekil: Tüm oluşuklar 10100- ila 10120 kuantsal temel öğenin, değişen bilgi düzeyine göre, değişik kombinasyonlara sokulmasından oluşur. Bu (bileşim) görüntü ardalanmaları da zaman dediğimiz yönlü gelişimi verir.

Bununla ne denilmek istenildiğini anlamak için doğa-ve dünyamızın tarihsel gelişimine bakalım.

>1- Günümüz ile 65 milyon yılları arasına Senozoik denir, çünkü o devir içinde günümüz dünyasında aşina olduğumuz hayvan ve bitkiler egemendirler.

>2- 65-250 milyon yılları arası döneme Mezozoik denir, çünkü o devir içinde dinozorlar gibi hayvanlar egemendirler.

>3- 250- 542 milyon yılları arası döneme Paleozoik denir, çünkü o devir içinde eklembacaklılar gibi hayvanlar egemendirler.

>4- 542 milyon ile 2.5 milyar yılları arası döneme Proterozoik denir, çünkü o devir içinde tekhücreli canlılar egemendirler.

>5- 2.5 – 3.5 milyar yılları arası döneme Arkeozoik denir, çünkü o devir içinde arkeobakteriler ve eubakteriler egemendirler.

>6- 3.5 – 4.6 milyar yılları arası dönem henüz adlandırılmamıştır, ama Azoik denilebilinir, çünkü o devir içinde hiç canlı organizmaya rastlanılmamıştır.

>7- 4.6 – 7(8) milyar yılları arası dönem henüz adlandırılmamıştır, ama Moleküller devri denilebilinir, çünkü o devir içinde moleküller olduğu bilinmektedir.

>8- 7(8) – 13.4 milyar yılları arası dönem henüz adlandırılmamıştır, ama Atomlar devri denilebilinir, çünkü o devir içinde H, He, gibi temel kimyasal elementlerin olduğu bilinmektedir.

Görüldüğü üzere, doğa ve dünyamızda değişen şey madde veya varlıkların (bileşimleri) görüntüleridir. Zaman bu görüntü değişimleri ardalanmasını yansıtır.

Halbuki atalarımızın zaman anlayışı bir sonsuzluktan oluşur. Onun için ebedi bir ahret hayatı kavramı oluşturulmuştur.

Kuantsal öğelerin kendilerine gösterilen hedefe uygun olarak yapıcı veya yıkıcı davranarak, oluşacak üst-yapıların görüntülerini ve işlevlerini belirledikleri DOM-dizini içinde gösterilmişti.

Sonuç olarak şu değerlendirmeyi yapmak gerekir: Atalarımızın hem zaman (ve hayat) anlayışı, hem doğadaki oluşturucu güç-kaynağı anlayışı kökten hatlıdır. Bu hatalı görüşlerin gelenek ve göreneklere dönüştürülerek, nesilden nesile otomatik olarak aktarılması, bulaşıcı bir sosyal hastalık etkisi oluşturmuştur. Çünkü dinamik sitemler fiziği gereği çocukluk evresinde oluşturulan SimKırKölSab faktörünün hatalı yönde oluşması, bu hatalı sinaps oluşumlarının ömür boyu sürmesine neden olurlar. Yani çocukluk evresinde oluşturulan mantık-çarpıklığı, tüm hayat boyu etkili olur. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 45
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 943
Kayıt tarihi
: 14.08.10
 
 

K.T.Ü.de paleontoloji ve tarihsel jeoloji öğretim üyesiyim (Prof. Dr.). Yeryuvarında hayatın oluşum ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster