Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Temmuz '16

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
128
 

Domates Ağaçlarının Gölgesinde Devler!

Arabaları ile tatile çıkan iki minik kafadar dev kafadar arkadaş uzun süre araba kullanmanın verdiği yorgunlukla mola verecekleri bir yer arıyorlardı. Uzunca bir müddet araba kullanmış ve yorulmuşlardı. Yol boyunca kâh Anadolu’nun verimli topraklarının arasından geçirilmiş yollar boyunca araba kullanmış, kâh kel tepelerin, bozkırları geçmişlerdi. Güneş tepeden kavurucu sıcağıyla beyinlerini eritecek gibiydi. Yollar boştu. Tek tük arabalar, kamyonlar kamyonetler geçiyordu. Bazen de bir tren yoluna paralel veya tren yolunu kesen hemzemin geçitten geçiyorlardı. Küçük şehirlerden sonra kasabalar ve hemen onların bitiminde ise küçük küçük tek katlı evleri üstü kiremit kaplı evleriyle köyler beliriyor, sonra onlar da gözden kayboluyor, uzaklaştıkça uzaklaşıyor, küçük bir karartı haline gelen evler daha sonra seçilmez oluyordu. Bir süre evlerin olmadığı sadece doğa ile baş başa bir vaziyette araba kullanıyorlar sonra yine ufukta köy evleri beliriyordu.

Böyle uzun süre araba kullanan iki kafadar dev mola vermek için serin bir gölge ve su kaynağına yakın bir yer arıyordu. Uzun süre yol gittikten sonra yolun kenarında hayrat çeşmesi de olan bir yere ulaştılar. Tarlaların hemen kesişim noktasında bulunan hayratın yalağında fazlaca su yoktu. Bundan da anlaşılacağı gibi suyun bir vana ile kontrol ediliyor olması su kaynağının sınırsız olmadığını gösteriyordu. Bahçelerin kenarında küçük bodur ağaçlar vardı. Anadolu’nun çoğu noktasında tarla açmak pahasına yok edilmiş ağaçlara karşın burada ağaçların insanlara gölgelik yapıyor olması kayda değer bir güzellikti. İki kafadar çeşmedeki muslukları açarak suyu bir süre akıttılar. Çünkü hava sıcaktı ve ilk gelen su serinlik vermek için kâfi olmazdı. Yine de su boşa gitmesin diye akan suları kollarına sürmeyi ihmal etmediler. Öyle ya nasılsa kola sürülen su sıcak dahi olsa bir süre sonra buharlaşacak, bir nevi kolonya etkisi yaparak kafadarlar bir nebze olsun serinletecekti.  Soğuk suyun gelişi ile birlikte neşelenen iki arkadaş güzelce ellerini yüzlerini yıkayıp, yanlarında getirdikleri plastik şişeleri suyla doldurmayı ihmal etmediler. Bu bir nimetti ve korunması gerekiyordu. Doğaya aitti ve bedelsizdi. En azından vahşi kapitalizmin fiyatlandırdığı her şey gibi su buralarda henüz fiyatlandırılıp şişelenmemiş, bir veya birden çok hayırsever tarafından Anadolu geleneği çeşmeye dönüştürülmüştü. Beklenti vahşi kapitalizmin olanca insanı yok sayan anlayışıyla buraya hiç uğramamasıydı ancak tecrübeler kapitalizme ikame insancıl, doğaya ve diğer varlıklara saygılı bir sistemi bulup sisteminde köklü değişiklikler yapmadığı sürece bu pek mümkün görünmüyordu.

İki kafadar çeşmenin köşesinde bulunan tarlaların sınırında bulunan gölgeliği gözlerine kestirmişleri. Oraya doğru yöneldiler. Gölgesine sığındıkları domates ağaçlarının dibine postu seren iki kafadar karşılarında sararmış buğday başaklarının rüzgârda ahenkle dans edip sallanışlarını seyre dalmışlardı. Tam derin bir sohbete dalacakları sırada buğday başaklarından bir tanesi onlara doğru eğildi sonra arkadaşının yanında kendini rüzgârın kollarına yeniden teslim etti. Başak arkadaşı diğer başakla beraber yeniden sallanmaya devam ettiler. Bu hafif hafif devam eden başakların rüzgarla dansı arkadaşları rahatlatmış ve büyülenmişçesine manzaraya bakıyorlar ve manzaranın keyfini sürüyorlardı. Başaklardan kafadarlara doğru eğileni; “Ben misafirperverliğimi yaptım ve onları karşıladım, belli ki uzun yoldan gelmiş, dinlensin doğadan gelen ve doğaya dönecek faniler” dedi. İki arkadaş ağızları açık bir şekilde başaklara bakıyorlardı ve başaklar dile gelmişti. Yok, canım herhalde bir kaza geçirmiş ölmüş olmalılardı. Ekinleri görenler bilirler, ruh bedenden ayrılır, insanı tatlı bir rahatlama alır, ruh uçmaya başlar ve bedendeki kaskatı hareketsiz duruşa karşın beden bir tüy gibi hafiler, ne acı kalır, ne ağrı ne de ağırlık.

Bazılarının ne saçma bir giriş böyle dediğini duyar gibiyim. Hiç domates ağacı olur mu veyahut da ekinler konuşur mu dediklerini duyar gibiyim. Biz akıllı yaratılan varlıklar olarak insanlar hayatlarımızı bir kum saati misali sayısız değersizlere harcar ve çok değil bizimle benzer sesleri çıkaran ama ses çıkaran insanların seslerini mesajlarını anlamazken ekinlerin sesini nasıl olur da anlayacağımız kocaman bir soru işareti olduğu doğrudur. Duymadığımız şeyleri yok kabul etmek ve birçok canlıdaki derinliği görmemek gibi bir akla sahip olan biz; hayatlarımızı, değerlilerimizi dünyada onca değersizlerle değiştirme basiretsizliğini gösteren bizler için doğal olarak domates ağaçları ve konuşan buğday başakları çok saçma bir fikir olabilirdi.

                                                                         ***

Değerli kabul edilenlerin aksine dünyada doğa kadar verici bir şey yoktur. Gece verir, gündüz verir, sebze verir, meyve verir, ekin olur, mısır olur. Kimi bire on verir, kimi bire bin verir. Doğa verir vermesine de onun cömertliğini anlayana anlayabilene. Kurallar, kaideler, sınırlar önceden konulmuştur. Kimsenin o kurallara itiraz etmesi mümkün olmadığı gibi, bilmediği kuraldan dolayı sorumsuz da değildir. Çayla şekeri karıştıran biri hem çayın hem şekerin tadını karıştırır. İnsan da böyledir de genellikle farkında değildir. Ya da farkında değilmiş gibi yapar. Ama sadece gibi yapar, muvaffak olmaz, olamaz. Su molekülü nasıl ki Hidrojen ve Oksijen atomlarından oluşuyor ve basitçe H2O olarak ifade ediliyorsa ifade edilmeyen oluşumlar da zamanı geldiğinde modellendiğinde, sembollere çevrildiğinde değerini ya da gerçek yerini bulacaktır. Buğday taneleri, başaklar da böyledir. Bir tane büyür, bire on, elli yüz verir. Verdiğinden bir beklentisi olduğundan değildir ama birazcık saygıyı da hak ediyor olmalıdır.

Varlıklar arasında farklılıklar olduğu doğrudur. Dünyada yaşayan insanların hepsinin parmak izinin, sesinin frekansının, algı frekansının hücre diziliminin farklı olduğu zaten uzun zamandır biliniyor. Hatta bu farklılıklar bir süredir de devletlerin resmi makamları, teknoloji şirketlerince güvenlik, kimlik bilgilerini belirleme, adli vakalarda kullanılıyor. Varlıkların seviyeleri, üremeleri, birbirleriyle haberleşmeleri çeşitli şekillerde olabiliyor ve bu özellikler taklit edilerek teknoloji geliştirilebiliyorken bitkilerin, meyve ve sebze ağaçlarının, hayvan türlerinin, madenlerin, maden türlerinin hatta taşların, kayaların birbirleriyle haberleşmeleri neden akla mantığa aykırı olsun. Kim bilir belki de, bilmeyenler bilmediklerinden bu kadar bildiklerini zannediyorlardır. İnsanlara yıldızlar uzaktır. Uzakta olanı anlamak zordur. Uzakta olanları çıplak gözle görmek, yakıcı olanları tutmak, insanlara göre çok düşük bir ses seviyesinde iletişimi duyabilmek, duyabilinen her şeyi anlayabilmek ise neredeyse imkânsızdır. Biri bir gün bir yol açar, başka biri onun adını siler kendi adını yazar, kimi bilgilerini saklar, bulunan bilgiler bencil bilginlerin ellerinde heba olur. Böyle bir durum ise; en değerli madenin toprağın derinliklerine gömülmesine benzer. Meyveler türlü türlüdür, canlılar türlü türlüdür. Meyvelere tadını veren topraktır, sudur, rüzgârdır, güneştir. Bölgelere, iklimlere, türlere göre lezzet değişir, verim değişir,

Buğdayları seyre dalan iki kafadar karşılarında bulunan iki başağın sohbet etmesine anlam verememiş, anlamamış gibi davranmak, serinliğin tadını çıkarmak ve biraz dinlenmek istiyor bir ilgisizlikle diğer ekinlere bakıyorlardı.

                                                                                  ***

Domates ağaçları da olur muymuş diyen olmaması güzel bir şey. Çünkü domates ağaçları ne denli olmaz ve saçma gibi görünse de dünyada olan onca saçmalıklara göre çok daha gerçekçi sayılır. Belki dünyadaki birçok olay, kişi, vaka, sistem son derece saçmalıktan başka bir şey değildir de anlayana tabi ki…

Doğa kendince bir düzene sahiptir. O düzen dini kitapların çoğuna göre korunmasına özellikle özen gösterilmesi gereken önemli bir düzendir. Her kim ki, o düzene karşı koymaya çalışır ve kurallarına uymaz işte o zaman yok olur. Aslında yok olmaz, dönüşür. İnsansa bir şekilde bedeni varlığı başka bedeni varlıklar gibi başka varlıklarda yaşamaya, yaşatmaya yarar. Koca koca bedenlerin küçük küçük bedenlere “kurtçuklara”  yem olması ne acıdır. Acıdır çünkü kim bilir zamanında o bedenler kendilerini nasıl da ölümsüzlüğe, yaşayan varlıkların en üstünü olduklarını kendilerini nasıl da inandırmışlardı değil mi?

Doğal düzenin kendi içinde işleyen mükemmel bir mekanizması vardır ve kim ne derse desin koskocaman ve son derece sahtekâr varlıkların düzenlerinin esiri olan şu devlerin devliklerinin anlamı anlamsızlık veya hiçlikten başka ne olabilir ki?

Sıradan insanın kaygısı ve kavgasındaki saçmalık ve yıllarca süren savaşlar ölümler öldürmeler doğal düzenin işleyişine karşı bir savaştır bir nevi aslında.  Ekinler, bitkiler de birbiriyle belki kavga ederler dolaylı olarak birbirlerinin daha fazla buğday üretmesine mani olurlar. Kimisi on tane verir, kimisi elli tane de kim için ne için bunu yaparlar bilemezler. Ama önemli değil, toprağa erken düşen, iyi sulanan başak diğerlerini hemen gölgede bırakır, güneşten daha fazla faydalanır ki, bu durum daha sonra avantaj gibi görünmesine rağmen ilk başaklarını kaybedecek, biçilecekler de onlardır. İlk toprağa da düşecek olanlar da güneş ışınlarından ilk nasibini alanlar olacaklardır. Ekinler ekinlere dönüşür de nesillerini devam ettirirken birçok hayata da hayat verirler bu düzen böyle sürer gider de insanlara da ne oluyor ki acaba?

Doğa bir şekilde kendi kendine yeterken; akıl sahibi olan insanların aç kalmasını anlamak mümkün değil. Ekinler de domatesler de bunu anlayamazken, domateslerin altında dinlenmekte olan devlerin anlaması pekâlâ mümkün değildir.  Devlerin dünyası başka devlerle karşılaşınca yıkılır. Ekinler, bitki âlemi kısmen masallara pek konu olmadığından ekinler kralı veya kraliçesi pek devlerin literatürüne geçmemiştir.  O yüzden de otlardan korkmaları gerekmediği gibi yemek esnasında kral ekinlerden kraliçe domatesler,  salatalıktan veya patlıcandan bu şekilde bahsetmezler. Ama günün birinde asıl kralların türün devamı için otlar olduğu anlaşıldığında ise; gerçek devler âleminin yüzüne çok fena vurulmuş olacak. Hayvanlar âleminde krallık aslana yakıştırılırken, karınca ve arılar âleminde bile kral ve kraliçeler onlara dair çeşitli hikâyeler türetilse de krallık insan ve hayvanlar âleminde daha makbuldür. Tabi bu hikâyeler de yapay ve sahtedir, tıpkı daha sahte olan onlarca, yüzlerce binlerce şeyler gibi. Ormanlar için en vahşi olan yaratık; asalak kral oluverir. Hatta diğer hayvanları yiyerek karnını doyuran en acımasız olan hayvana hem kral hem de aslan demişler de aslan olmakla övünmüşler, kendilerine aslan ismini vermişler de sütünü içtikleri, sırtına bindikleri, etini yedikleri inekleri, eşekleri atları aşağılamışlardır nedense. Bu büyük bir haksızlık olmalıdır da eşekle aslanı yan yana koyarsanız eşeğe binen, yükünü taşıtan aynı şekilde her sabah kahvaltısında sütünü çocuğuna içirdiği sığır ve koyunu aşağılayan devler dünyası aslandan korkmasından mıdır, işe yaramazlığından mıdır nedir bilinmez, aslan devlere en faydasız varlık olmasına rağmen en saygı duyulan varlıktır. İnsanlar için varsa yoksa kendileri ve uydurdukları saçmalıklardır ki, çoğunlukla da bunu akıllı olduğunu iddia eden herkes kabul eder. Çok yazık!


                                                                        ***

Tam da ekinlerin karşısında ve tarlanın sınırı görevini yapan iki kaya parçası oturmuşlar sükûnet içinde olanları izliyorlardı.

Bu kayalar ki belki de binlerce yıldır orada öylesine duruyorlardı. Mağrur, gururlu ve yapayalnız. Doğada bu denli uzun zamandır bulunan bu kayalar diğer canlılara zarar verme kabiliyetine sahip değillerdi. Ancak sadece onlara koruma bazen yataklık bazen de felaketleri olurlardı. Kayalar ilginç canlılardır. Kimse onlara dikkat etmek zorunda değildir.                                               

Bu kayalar devasa büyüklüleri, mağrur ve mağdurlukları ile sessiz sedasız rüzgârda, fırtınada öylesine gururla dururken ara sıra da birbirleriyle sohbet ederler. Canlılar genellikle kendi ırkına düşmandır. Birbirleri ile savaşmak ve yok etmek aynı soydan canlıların özelliğidir. Öyle ki bir ağaç bile bir başka ağacın büyüyemez. Gün, güneş göremez ki büyüsün. O yüzden de salları gelişmez, kırılgan ve solgun olur. Tıpkı annesini kaybeden bir ceylan gibi.            

Birçok canlı için kaya sadece kayadır, aksesuardır, olsa da olur olmasa da. Hâlbuki diğer taraftan, canlılar kayalara ne derece kayıtsız olsalar da bu durum kayaların moralini bozamazdı. Çünkü hem öyle bir hakları yoktu hem de tarzları değildi. Buna rağmen onlar her şeye şahit olurlar, hataları sevapları çareleri ve çaresizlikleri. Bir Çinli Filozof der ki: "Yeterince uzun süre bir nehrin kenarında beklerseniz, o nehrin tüm düşmanlarınızın cesetlerini birer birer taşıdığına tanık olursunuz" Gözünüzün önünden hepsi geçer ve giderler, sizin farkınıza bile varmazlar. Tıpkı kayalarda olduğu gibi. Kayalar kimi zaman üzerine tırmanıp çevreyi kolaçan eden insanlara teleskop tepesi vazifesi yaparken kimi zaman âşıklara buluşma yeri, kimi zaman da askerlere siper.

Daha geçen sene kayanın birinin üzerinde biten otu yemek için tırmanan o keçi yok mu? Son ve en uçtaki otu da yiyeceğim diye hamle yaptığında nasıl da tepetaklak kafası üstüne düşüvermiş, sonra yırtıcı hayvanlara yem olmuştu. Kayalar bu olaya sadece izlemiş ve olaya şahit olmuştu. En ufak bir acıma hissi belirtisi dahi göstermeksizin, sadece düşüşü izlemişler ve keçinin açgözlülüğüne çok kızmışlardı. Aşağıda uçsuz bucaksız çimenler vardı. Bu keçi gerçekten çok açgözlüydü. Bu kadar açgözlü olmasa yırtıcı hayvanlara yem olmayacak, belki kendisine bir eş bulacak yavrular yapacak neslini devam ettirecekti. Ama o açgözlülük yok muydu, o açgözlülük. Birkaç gün önce bir atlı kayalardan birine yanaşmış ve gölgesinde bohçasını açmış yemeğini yemiş, sonra biraz gölgede uyukladıktan sonra atına binip oradan uzaklaşmıştı. Doğada genel kurallar vardır ve size verilen görevler vardır. Sizin doğal şartlarınızın ne olduğu ile doğrudan alakalı olarak ister ağaç ister kuş, görevini ifa eder, sonra da göçer gider. Kimisi, keçi gibi açgözlülüğünün kurbanı olarak göçer, kimisi kayaların altına sahip olmak için savaşarak göçer gider. Ama kimse kaya kadar uzun kalamazdı bu doğada. Belki rüzgâr ve damlayan sular yağmurlar zarar verse de kayalara onlar da kısa zamanda zarar veremezdi bu asırlara meydan okuyan kayalara. Ta ki modern asır denen zaman gelip çatmasaydı, belki sonsuza kadar kalabilirdi kayalar doğada mağrur ve yalnız. Bir gün çevrede bir maden bulunursa işte o zaman sonları olurdu bu kayaların. Kayalar dinamitle patlatılır, iş makineleriyle kırılır, elekten geçirilir kum ya da çakıl olurdu. Asfalta karışır, yol olurdu. Kum olur, bina olurdu. Her zaman insan denilen mahlûkatın emrine itaat eder de yine de onu mutlu edemezdi. Tıpkı doğada bulunan hiç bir şeyin insanı mutlu edemediği gibi. En sonunda yine insana hizmet eden taş "bak, sonun ne oldu" dercesine mezar taşı olurdu da insan yine anlamazdı, taşlaşmış yüreğiyle ne kayayı ne de doğayı.

Kendinden başkasını düşünmeyen insan mıydı taş, yoksa taş mıydı insan...
Kayaların hareket etmesi düşünülemezdi. Ancak, bu durum onları da nihayetinde Allah'ın yarattığı ve her yarattığını mutlaka bir nedene bağlı olarak yarattığını düşünmemek ise insana özgü bir şey olsa gerekti. Kendi yaradılış gayesini çözemeyen insan, kayaların yaradılışı hakkında kafa yoracak değildi ya. Öyle ya aslında hemen her topluma ait peygamberler, dinler ve kitaplar olmasına rağmen neredeyse hiçbiri ne kitabına, ne peygamberine ne de dininin emirlerine itaat etmeden yaşamaya devam ediyorlardı. Bu zaman dilimi ne zamana kadar sürecek bilinmez ancak dünya denilen yurtluk belki yazlık belki kışlıkta bu kadar kısa bir zaman diliminde kan revana çevirebiliyorlardı. Halen de kan ve revan içinde. Bazen insanlar dünyada olmasa nasıl olurdu diye düşünen birçok insan vardır. Ancak bu dünyada sesini duyurmaya çalışmak çoğunlukla sesinizi duyurabileceğiniz manasına gelmiyor. Fikrinizin değerinin önemi çoğu zaman önemi yok. Konuşsalar nelerden bahsedeler bilmek imkânsız. Neticede onlar hakkında en azından bizim bir bilgimiz yok. Taşlardan en iyi anlayanlar da onları diğer varlıklara yaptığı gibi süs aracından başka bir şey yapmıyor. En fazla değer verilen taş, bir kraliçenin tacını süslüyor belki de bir mafya babasının bastonunu, başka bir şarlatanın belki de asasını. Diğerleri mi? Onlar sadece taş. Kaya ise kırılıp önce taşa dönüştürülüyor, sonra daha da ufalanıyor. Tıpkı bir insanı toprağın zamanla ufalaması gibi. Kendi soyunu yok etmek için yarım asırdan fazla zamandır icat etmediği silahı bırakmayan insan taşa mı acıyacaktı ki?

Kayalar, boş yere doğayı işgal eden kimi zaman gerekli, kimi zaman da çok gerekli taşlar. Öyle ki uğruna savaşların yapıldığı taşların babası kayalar. Belki de köşede öylece duran ama kimseye zararı olmayan her şeyi gören ve de duyan taşlaşmış kayalar. Benzetilmeleri de insanın kendine yakıştırdığı özellikler. Taşın kime ne zararı varsa. Taşlaşmış yürekten kast edilen kötü, acımasız insanlar kendi soyuna dünyayı dar ettiği gibi dünyayı çöle çeviren insanlığın neden olduğu bir yıkıma neden olmadıkları gibi, insanlar için değer kabul edilen, takı olarak kabul gören en değerli taşlar değil mi.

Bir su kaynağı vardır. Bu su kaynağı kimi zaman dağın zirvesinde. Kimi zaman deniz seviyesinden de aşağısında. Zirvedeki kaynak kirlenirse, kaynaktan çıkan suların tamamı kirlenir. O halde öncelikle kaynağın temizliğinin korunması gerek...

Herkes ta eski zamanlardan beri gökyüzüne baktı, yıldızları keşfetti. Yıldızların güneşin ayın hareketlerini izledi. Kimse taşların o kayalardaki ilginç belleğin farkına varmadı. Kayalar, bir hard disk gibi tüm tarihi belleklerine kaydettiler. Kimi zaman aşkları kazıdı yüzeylerine, kimi de tarihi olayları. Kimi zaman da büyük ihanetleri. İnsanoğlunun değerli bulduğu renkli renkli taşları en mahrem yerlerine kadar soktuklarından insanlarla ilgili tüm sırlara vakıf oldular. Şanssız olanlar ise, kırılıp asfalta karıştılar, yol oldular, çimento oldular, bina oldular. Ama her halükarda insanlarla iç içe oldular. Kimi zaman bir odanın duvarında gözlerini kapatmaya çalışan boyaları hafifçe aralayıp onlarla gülüp onlarla eğlendiler. Bazen bir göstericinin elinde taş olup beğenmedikleri, birinin, bir güvenlik görevlisinin kafasına inip yaraladılar, bazen de ölümlerinin nedeni oldular. Yere düşüp kimisi toprağa karıştı, kendisini kıran, parçalayan bedenlere yaren oldular bir müddet. Bedeni küçük küçük kurtların yediğine şahit oldular. Beden eridi yok oldu. Onlar kaldılar beklediler. Sonra bir başka insan güruhu gelip onları oradan söküp attılar. Bir zamanlar sessiz ve sakince yattıkları yataklarını "patates" veya "mısır" tarlası yaptılar. Taşlara verilen görev artık, bahçe duvarı olmaktı. Onu da yaptılar, yine sessiz sakin. O da bir zaman sonra bitti. Bahçelerin yerini binalar aldığında onlar çoktan bir iş makinesinin kucağında oradan oraya savruldular. Kimisi ise kısa süreli şanssızlık yaşayıp bina temeline konuldular. Derinlikleri sığ yapmak için, kuyulandılar, uzun süre boyunca. Artık gören gözler kapanmıştı. Sadece titreşimleri duyabiliyorlardı. Kiminin üstünde çocuklar oynuyor, kiminin üstünde klasik müzik eşliğinde dans ediliyor, kiminin üstünde ise insanlar üremeye çalışıyordu. Bu durum da sonsuza kadar sürmüyordu. Zina binayı yıkıyor, insanlar onları asla fark etmiyordu. Bir "Hacerul Esved" taşı mıydı ki onlar insanlar onları sevsin, okşasın. Genellikle kimse onların farkına varmazdı, ta ki yıllar geçip de içleri sararıncaya, morarıncaya, kızarıncaya kısacası uğradıkları zulümden renkten renge girinceye kadar. Gördükleri ihanetten sertleşip, elmas kıvamına gelinceye kadar fark edilmezlerdi. Fark edildikleri anda başka bir çile yolculuğu yeniden başlardı. Bir kuyumcuya bir süre misafir edilir, kuyumcu onu işler, keser, anlamlı anlamsız şekilden şekle sokar, mücevher yapardı. En değerlileri “De Beers” ailesinin olur, onlar tarafından pazarlanırdı. Kendine hayrı olmayan insanlar onlardan mutluluk beklerdi. Sahte bir sahip olma mutluluğu. Nasıl bir şeyse sahip olmak...

Zaman insanın oyuncağı mıydı? İnsan zamanın oyuncağı mı? İnsan aslında oyuncaktı zamana eğleniyordu bir süre. Taş olmaya kalıcı olmaya, var olmaya yok olmamaya çalışıyordu da beyhude uğraş içinde kendini öldürüyordu, kendini kırıyordu. Bir kılıç bir testere gibi kesiyordu da gün gelip paslanacağından habersiz, kesen dişlerin kesmeyeceğinden, doğanın öleceğinden habersiz. Altıncı kalp nakli olsan ne fayda. Altıncı, yedinci, yüz yedinci olsan ne fayda. Yarattığın ot mu var? Allah mısın ki baki kalacaksın. En fazla taşa sahip olsan ne fayda. Elindeki çakıl taşı kadar kalıcı olamayacaksın. Geldin ve döneceksin. Gelmene vesileler kılan, gitmen için vesile kılamaz mı sanıyorsun?
Her zaman insanlar taşları görmezden gelseler, de taşların onları görmezden gelmesi mümkün değildi. Taşlar konuşmazdı, insana göre. Taşlar duyamazdı. Taşlar, kayalar diğer tüm unsurlar gibi, hatta insanların çoğunluğu gibi dilsizdi. Yok hükmündeydi. Belki taşlar da konuşurlardı ama duymazdı hiçbir insan seslerini. Gördüğüne inanmayan duyduğuna inanmayan insan duymadığına mı inanacaktı? Hali hazırda binlerce Peygamber ve Kutsal Kitaplara rağmen birbirini yemekten utanmış mıydı? Akıllılar aptal, aptallar akıllı rolüne bürünmüştü. Dünya denilen yerkürede belki de en büyük aldatmaca, en uyanıkların, en sahtekârların en medeni rollere bürünmüş olmaları değil miydi? İlginçti, doğrusu yerküre. Ölümlüler, ölümsüzlük iksiri arıyordu. Beyhude ve umutla. Belki bulurlardı, henüz bulan olmamıştı. Bazı uyanık insanlar, uzun süre sağır ve dilsiz rolü yaparlar, kimileri de buna kör rolü eklerler. Aslında işte o zaman insanların haklarında ne konuştuğunu doğru insanı yanlış insanı o zaman kolaylıkla ayırabilirler. Düşünebiliyor musunuz? Karşınızdaki sizin kapı duvar kadar sağır olduğunuzdan kesinlikle emin. Ya da yarasadan bile gündüz daha kör. Nasıl olurdu? Evet, iyi oyuncuysanız ve onları ikna etmeyi becerdiyseniz, tüm sırlarını görmeniz, hakkınızda istediğiniz şeylerin bir kısmını göstermeniz halinde güç bir anlamda size geçmez miydi? Düşünün ki, sadece siz aslında her şeyden haberdarsınız, ancak onlar sizin hakkınızda hiçbir şey bilmiyorlar. Kral ve soytarısı gibi. Soytarılar, kralların en mahrem sırlarına vakıf olabilirken, krallar soytarıları hakkında en ufak bir bilgiye sahip değildir. Taşları insanlarla yan yana koyduğumuzda taşlar insanın her şeyini bilen sağır ve dilsiz taş rolü yapan çok akıllı yaratıklar olamaz mı? Neden?

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1785
Toplam yorum
: 287
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 174
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ihti..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster