Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Şubat '14

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
70
 

Dönence

Konuşmakla bitirememişti düşünceleri. Yer değiştiriyor, kat kat soyuyordu.

Bir marketin altıncı katındaydı lokanta. Asansör o kadar kalabalıktı ki! Merdivene doğru hızlı adımlarla yürüdü. Turunç reçelini sevdiği aklına gelivermişti. Güneşi sevdiği gibi, tatlarını da severdi. Özellikle Turunç’u. Düşünmeyi bıraktığında, yemek salonunun genişliğiyle karşı karşıya kaldı. Burnuna gelen yemek kokusu acıkmış midesinde iki kat öfke yarattı. Camın kenarından bir masa seçti. Pencerenin yere yakın camlarından caddeyi seyretti. Kalabalık insan kitleleri, kaotik bir düzen içerisinde akışını sürdürüyordu. Öğrenciler, öğretmenler, işsizler, işlerinden memnun olmayanlar, memnun olanlar, çocuklar, anneler, babalar… Hepsinden mevcuttu. Çiçek satan Çingeneler de ayrı bir renk katıyordu caddeye. Sevgilisine, evine, eşine çiçek almak isteyenler Çingenelerin başına üşüşmüş, sabırsız hareketlerle pazarlık yapıyorlardı. Pazarlık, her iki tarafın hoşuna gidecek şekilde ya sona eriyor, ya da müşterinin başka bir Çingene’ye doğru ilerlemesine neden oluyordu. Kalabalığın gitmesini istemeyen Çingeneler, hem konuşuyor, hem de paketleye başlıyordu çiçekleri hızla. Kaybetmek onların hayatında yer almıyordu. Kazanmalıydılar, hep kazanmalı. Döngü, kazanmak üzerine kurulmuş bir oyundu. Dönense kendileriydi.

Garsonun elinde tepsiyle başında dikildiğini hissetti. Bir his. Karamsar bir gölgenin etrafında dolaştığını hissetmek gibi bir şey… Beyaz önlüğün altındaki ince bedenin anlatmak istediğini yaptı. Kolunu kenara çekti. Masa, üstünde hissettiği bu değişiklikten memnun olmuştu. Kıpırtısız ama yeni gelişmelerden mutlu bir şekilde önünde duruyordu.

Tuhaf bir yalnızlık... Bir burkulma yüreğinde. Aşağıda olmalıydı. Kanatları olsaydı her şeyi bırakıp uçacaktı pencereden. O derece!  Soluksuz… Sonra yere konduğunu görmek, insanların hayret dolu bakışları altında…

Alelacele kendini caddeye attığında akşam olmak üzereydi. Yine de oldukça hareketli bir yerdi. Baştan aşağıya kırmızılar giyinmiş bir kadın, umarsız öylece kendisine bakıyordu. Sonra çoğaldı. Düzinelerce. Bir tanesi ortadan ikiye bölünüyor. Sonra o bölünüyor, inanılmaz bir şekilde çoğalıyorlardı. Arzın merkezinden çıkan yeni bir canlı türü gibi… Ya da bir kertenkele gibi… Milyonlarca kertenkele çığlıklar atarak yanından, üzerinden, içinden geçerek gidiyordu. Aşağılara… Çok aşağılara… Bir hücreli dev yaratığın kolları arasına… Yaratık sevimliydi. Gözleri, ağzı yoktu. Sadece kolları vardı. İçgüdüsel bir şekilde açılan kollarına sığınmak için koşuyorlardı. Sığınmak… Bu her şeyi anlatıyordu. Sığınmak, insanlığın doğuşundan bu yana istemsizce bir hareketti belki. İnsan ve kertenkele arasındaki dönence farkıydı. Kertenkele, dönencesine ulaşmak için koşuyordu. İnsansa ışığın hareketini bekliyordu. Işık hareket ettikçe onun geldiği yöne doğru koşuyor, koşuyorlardı. Cadde ki insanlar gibi…

Yolun sonuna gelmişti. Gotik mimarisi olan apartmanın önünde durdu. Buradan filler geçiyormuş gibi sarsıldı. Kertenkele ve filler sanki birlikte hareket ediyorlardı. Biri dünyanın ortasına oturmuş dengeyi sağlıyor, diğeri hareket noktasını sürekli tetikliyordu. Şimdi kalbinin ortasındaydılar. Ritmi düzenliyorlardı. Ritm; Ağır, ruhani, doğaçlama, klasik bir caz şarkısıydı. Dinleyeni geceye katıyordu.

Binanın altındaki kitapevinde el yazması kitaplar vardı. Vitrinde seyretti onları. Yeşil ciltli bir kitap hoşuna gitti. Üstünde altın yaldızla “Mahpeyker” yazılıydı. Merak etmişti. Dükkâna girdiğinde satıcı sorar gözlerle baktı;

“Buyurun.”

İşaret parmağıyla vitrindeki kitabı gösterdi.

“Kopya.”

Dedi satıcı.

” Bu kopyası. Aslı Güzel Sanatlar Müze’sinde.  On sekizinci yüzyılın İstanbul’unda geçen bir aşk romanı. Sürükleyici. “

“O zamanın ünlü Hattatıyla, Mısır’dan gelen bir cariyenin hikayesi bu.”

Dokundu kapağına. Hissetti. İçindeki heyecanı duyumsadı. Almaya karar verdi.  Yeşil ciltli kitap bölündü. Parçalandı. Her parça ayrı bir kitap oldu. Altın yaldızlı harflerden kelimeler oluştu. Sonra aynı yöne doğru hareket ettiler. Aşağıya… Girdap hepsini yuttu. Adam, kitaptan bir sayfa açmış, lalettayin;

“Akşama hepsini okumak istiyorum.”

Diyordu.

Dükkândan çıktığında kendini dev yaratığın kollarında buldu.

 

Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 84
Kayıt tarihi
: 08.12.12
 
 

İstanbul doğumluyum. Öykü yazıyorum. İncelikler/ Aşklar adındaki öykü kitabım Kanguru yayınlarınd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster