Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Temmuz '07

 
Kategori
Küresel Isınma
Okunma Sayısı
4627
 

Dört mevsim ilkbahar/küresel ısınma (1)

Dört mevsim ilkbahar/küresel ısınma (1)
 

(Kısa roman şeklinde yazdığım bu özel dosyayı sizlerle üç bölüm halinde paylaşmak istedim. Bu ilk bölümdür.)

Bizim geçmişle işimiz bitse de geçmişin bizimle işi bitmez.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde,

Bu hayatta hep sağlıklı, uzun soluklu bir gelecek düşünerek yaşamıştım. Dengeli beslenmiş, spor yapmış, kendime iyi davranmıştım. Bu yaşam tarzımın meyvesini hayatta kalarak, -yaş konusunda hiç gocunmama gerek yok sanırım- 2100 senesine kadar yaşayarak almıştım. Yaşım mı? Okumaya devam edenler kaç yaşımda olduğumu anlayacaktır.

Ancak, keşke bu kadar yaşamasaydım diyorum! Neden, diyebilirsiniz?.. Hayatı ilk dönemlerdeki gibi, hep güzel sürecek diye düşünmüştüm... Bir zamanlar, biz insanoğlu, 365 gün 6 saat bilmem kaç dakika içinde dört mevsim yaşardık. Hatırladığım kadarı ile ilkbahar mevsiminde papatya ve menekşe çiçekleri açar, bize kendisinin geldiğini haber ederdi. O zamanlar yasakta olsa, yeşil çimlerin üzerine serilir, sırtımızı verdiğimiz çam ağacının serinliğinde gökyüzünde uçan kuşları seyreder, bir yandan da mevsimin en güzel, en taze meyvelerini yerdik. Uzun yaşayarak adeta cezalandırılıyordum!

Sadece bahar ayları değil, yaz ayları da kendini bozmuştu. Geçmiş yaz aylarında belki de yapılacak tek şey, denize gitmek, bazen 4 ay bile süren deniz suyunun ve güneşin tadını çıkarmaktı. Pekte yakıcı olmayan yufka yürekli güneşin altında denize girmek, ardından kusursuz plaj kumunda güneşlenmek, soğuk bir şeyler içmek en güzeli olabilirdi. Geceleri yaz sıcağının o kadife serinliğinde, gökyüzündeki sayısız yıldızları izlerken, az sonra evet az sonra düşecek olan o yıldızı beklemek gibisi yoktu.

Yaşadıkça doğal bir eziyet çekiyor gibiydim. Galiba iç çekmekten başka bir çarem ya da çaresizliğim yoktu; Ahh o yaz akşamları...

Benim için komik ve yalnız geçse de, sonbahar mevsimi her zaman âşıkların mevsimi olmuştu... İnsanlar melankolik ruh haliyle alkolik ruh halini birbirine karıştırsa da, sonbahar günlerinde ağaçlar yapraklarını usul usul, bazen de rüzgârın koparmasıyla ansızın dökerdi. Bu zamanlarda yapılacak pek az şey vardı. İnsanların pek çoğunun ölüm mevsimi olarak algıladığı sonbaharda, bunalımda olmasam da bende onlara ayak uydurarak melankolik oyunlar sergilerdim. Ağaçlar, sararmış yapraklarını döküyor, bazı insanlarda ölümün yaklaştığını düşünüyordu. Bu düşüncede olan insanlarla yaşamak zordu elbette... Her şeye rağmen sonbahar mevsimleri ölüm koksa da, yaşamaya değerdi. Geçmişi kendi ellerimizle öyle bir hale getirmiştik ki, artık böyle bir dert kalmamıştı!...

Kış mevsimi, küçük yaşlarımda, açıklaması olmayan bir tat veriyordu. Kar yağmadan önce ağaç evlerimizi soğuğa karşı iyice izole eder, gerekli erzakı temin ettikten sonra sıcak çaylarımızı yudumlar, pamuk tanesi gibi büyük, sakız gibi beyaz karın yağmasını izlerdik... Ardından kar kayak kıvamına geldiğinde, ilk çağdan bozma tahta kayaklarımızla, geleneksel kayak yarışmalarımıza start verirdik... Bedenimizde açılan yarıklar, şu an olduğu gibi geleceğe bırakılmış bir iz olarak kalmıştır. Kış mevsiminden eser kalmayan bugünlerde, ‘iyi ki düşmüşüm, iyi ki başım yarılmış’ da anımsayacak hatıralar kalmış diyerek gülümsüyorum.

İlerleyen yaşlarımdaki kış ayları, Uludağ’da, çalışarak geçmişti. Burjuvazi Uludağ’a akın ederdi. Güzelim Uludağ’ın kar beyaz deseni, insanların gözünü kamaştırıyordu. Elbette ki, dünyaya ahlâki bir bakış açısı içinde olmadığımız için, Uludağ’ın da yok olmasına engel olamamıştık. Uludağ... Gençliğimin en heyecanlı yıllarının geçtiği o kar beyaz yamaçlar; dünyanın birçok bölgesindeki karlı dağlarla aynı akıbeti paylaşıyordu: Sonuç kuraklık idi!

Tıpkı bir masal gibi başlamıştı hayat... Hiç bitmeyeceğini sandığım bu masalın, hayatın gerçeklerini öğrendiğimde aslında masal olmadığının farkına varmıştım.

Dünya, doğal güzellikleri; denizleri, gölleri, ormanları... İlkbaharı, yazı, sonbaharı, kışı ile bir masal gibi yansıtmıştı kendini, ya da ben öyle sanmıştım. Geçmişte yaşadığımız doğal gerçekleri artık yaşamayacak olmak, hayatın tadını kaçırmıştı. Ne ilkbahar ilkbahar gibiydi, ne de sonbahar sonbahar gibi. Kışlar soğuk değildi belki ama yaz aylarındaki kuraklık üreyerek büyüyordu. Artık dört mevsim ilkbahardı.

Neden eskisi gibi dört mevsimi yaşayamıyorduk? Kar yağmıyor, insanlar yağmur duasına çıkarak yalvar yakar yağmur yağsın istiyor, sonbahar ve ilkbahar gezegeni paylaşarak doğayı ayakta tutmaya çalışıyordu. Bu durumdan neyin, kimin sorumlu olduğunu öğrendiğimde kendimden utanmıştım. Doğanın dengesini bozan yaratık: ‘insanoğlu’ yani bizlerdik. Bu insanların arasında bende vardım. Bizler, yüz yıllar boyunca dünyayı içinden çıkılmaz bir hale getirmenin birinci derece sorumlusu idik. Doğanın dengesini bozmuştuk. Nasıl, neden, ne uğruna yaptığımızı görmek ya da görememek, aslında hiçbir şeyin masal olmadığını ortaya seriyordu.

Doğanın dengesini nasıl bu hale getirdiğimizi tasavvur etmek için sadece gözlerimi kapatıp geçmişe dalmam yeterliydi.

İnsanoğlu elektriği bulduğunda yeni bir çağ başlamıştı. Ardından aydınlanma çağı ampulün bulunmasıyla gelmişti. Artık karanlık yoktu. Artık aydınlık vardı. Artık ateş yakarak ısınmıyorduk. Sıcak evimizde, aydınlık bir odada, kimimiz plazma, kimiyse elsidi (LCD) televizyonumuzun karşında, çıt çıt kuruyemiş yiyerek keyif yapıyorduk. Belki ben gibiler, fazla enerji tüketmiyorduk. Ancak kalabalık ailelerde, belki de evin bütün ışıkları aynı anda yanıyor; bilgisayar, bulaşık-çamaşır makinesi... Birçok enerji tüketen cihaz aynı anda çalışıyordu.

İsrafın boyutları çok büyüktü. Göz zevkimiz için, yaşadığımız kenti güzelleştirmek uğruna, şehri ışık oyunları ile süslüyorduk. Kuleler... Bina cepheleri... vb.

Bir oyuncak küçük bir çocuğu nasıl sevindiriyorsa, insanımızı da bu ışıklandırma oyunları mutlu ediyordu.

Enerji üretmek için; kömür, doğalgaz gibi doğaya zarar veren fosil yakıtları kullanmak yerine, güneş enerjisi, ya da rüzgâr enerjisinden yararlanmamak için uzun yıllar direnmiştik! İş işten geçtikten sonra, yetkililer böbürlenerek enerjideki geç kalmış devrimlerini anlatıyorlardı.

Uzun yıllar evvel yaşamaya başladığımız Küresel Isınma tehdidi için, ilk zamanlar insanlara bazı önlemler almaları telkin ediliyordu. Küresel Isınma’nın en sıcak belirtilerini, yüzyılın en sıcak yazı olan 2005 yılında yaşamıştık. İyi anımsarım, o tarihlerde vârolan Birleşmiş Milletler’in, destek vermesiyle bir araya gelen 500 bilim adamı, Küresel Isınma Paneli’nden çıkan sonucu tüm dünya insanlarına açıklamış, kötü gidişâta bir nebze engel olmak için bize 8 görev vermişlerdi:

*Ampulünüzü değiştirin:* Standart akkor ampulünüzü tasarruf ampulü ile

değiştirin. Yılda 75 kg. karbondioksit tasarrufu sağlayın.

*Daha az araba kullanın:* Araba kullanmadığınız her iki km için 0, 75 kg.

karbondioksit tasarruf edersiniz.

*Geri dönüşüme katkıda bulunun:* Evinizden çıkan çöpün sadece yarısını

dönüştürerek yılda 1200 kg karbondioksit tasarrufu sağlayabilirsiniz.

*Lastiklerinizi kontrol ettirin:* Düzgün şişirilmiş lastiklerle litre başına

aldığınız yol yüzde 3 artar. Her 4 litre benzin tasarrufu 10 kg.

karbondioksiti atmosferden uzak tutar.

*Daha az sıcak su kullanın: *Suyu ısıtmak için çok fazla enerji gerekiyor.

Daha az su tüketen bir duş başlığı ile 175 kg'lik giysilerinizin

yıkanmasında 250 kg karbondioksit tasarrufu sağlarsınız

*Ambalajları fazla ürünlerden kaçının:* Çöpünüzü yüzde 10 azaltarak yılda

600 kg karbondioksit az üretirsiniz

*Su ısıtıcınızı ayarlayın:* Isıtıcınızı kışın 2 derece azaltın. Böylece

yılda 1000 kg karbondioksit tasarrufu yaparsınız

*Bir ağaç dikin:* 1 ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emer

İnsanlara nasıl geliyor bilemezdim ama yeni bir masal dinlemek zoruma gitmişti. Bize bu uyarıları yapanlar derhal sonlandırmaları gereken saçmalıklarla uğraşıyorlardı.

Devam edecek/yazı sizin geleceğinizdir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Evet sizde anlatmışsınız ne güzel çok uzun yıllardan beri bilim adamları bunu anlatıp duruyor.Ama ne duyan oldu nede önlem alan.BUgün geldiğimiz durumsa içler acısı gerçekten.Başka ne bekliyorduk ki...Esen kalın.

Bal Damlaları 
 14.07.2007 13:29
Cevap :
Artık çok geç demek istemiyorum. geldiğimiz nokta değil geleceğimiz için insanların duyarsız davranmalarına hayret ediyorum. Ben sadece bu konuyla ilintili yazmaktan başka şeylerde yapıyorum, herkes yapmalı... Devamı gelecek, sevgiler..  14.07.2007 13:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 222
Toplam mesaj
: 62
Ort. okunma sayısı
: 1254
Kayıt tarihi
: 17.05.07
 
 

Yaşamın öncelikle sevgiden ibaret olduğunu düşünüyorum. Bunun içindir ki, yaşamak için sev sevmek iç..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster