Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Nisan '09

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
4177
 

Dört nisan-cumartesi: "Ankara Tıp"

Dört nisan-cumartesi: "Ankara Tıp"
 

Biz: 84 mezunları


Çok hoş bir sürprizdi; yirmi beş yıl önce mezun olduğum fakültemin Morfoloji binasının en üstüne, sanki göğün mavisine ve ille de maviyle, biz öğrencilerinin ona yakıştırdığı gibi "<ı>Ankara Tıp" yazısının yazılmış olması, çok hoş bir sürprizdi. Öyle derdik okulumuza, acısıyla, tatlısıyla o bizimdi, sonunda bizim olduğunu yazarak da göstermişti.

Şubatın yirmi sekiziydi, aydınlık şehrimde; İzmir'imde ki özellikle yerel seçim sonuçlarından sonra bu sıfatı daha çok hak ettiğini düşünüyorum, Ankara Tıp'lılarla buluşuverdik. Nasıl oldu anlamadım çünkü yıllardır, sevgili Gürkan'a*, o benden daha uzun süredir İzmir'de olduğu ve arkadaşlarla iletişimi sürdüğü için, "Hadi topla şu İzmir’deki Ankara Tıp'lıları der dururdum. Hiç hayır demedi ama bir türlü de bizleri buluşturamadı. Bu yüzden o toplantıya giderken de çok heyecanlıydım. "Acaba kimler var, ne kadarını anımsayabilirim, onlar beni anımsar mı?" diyerek ve şaşkın şaşkın gittiğim toplantıdan sonra, aklımda "Dört nisan" buluşması, yüreğimden gri hücrelerime yansıyan büyük bir keyifle evime döndüğümü anımsıyorum.

Sonrasında iletişim çağının getirdiği olanaklarla ve sevgili Haluk'un* çabasıyla oluşuveren haberleşme ağımız. İletişim ağımızda "cee" diyen arkadaşımızdan haberdar oluşumuz ve hayatın değiştiremediğimiz gerçeği; derin mavilere uğurladığımız arkadaşların isimlerinin postalarımıza düşmesi...

Ve kalanlar.

Önce, sevmediğim o kara şehre nasıl gitsem bilemedim. Sonunda, "balık" olmanın duygusallığıyla, öğrencilik yıllarımda olduğu gibi otobüsle gitmeye karar verdim. Karar vermem gereken tek şey bu değildi tabi ki; bu kez, tam mevsim dönümünde, artık unuttuğum Ankara havasına göre "ne giysem" in derdine düştüm ki sonunda "tamam bu olur" dediğimde işin en zor kısmını halletmiş oldum. Ve bekleme süreci. Kendime sezdirmeden saydığım günler… Sevmiyorum kara şehri ama, arkadaşlarım, hem de iki yüz arkadaşım var işin ucunda, o yüzden heyecanım.

Ve sonunda cuma akşamı kara şehrin garajındayım. Arkadaşım ki adını anmadan geçemeyeceğim ne de olsa o da Ankara Tıplı; Ayşon (: Boşuna ısrar etmeyin Ayşen değil, Ayşon :) beni garajdan aldı ve ondan sonra bütün hafta sonu benimle uğraştı. Cumartesi sabahı benim kahvaltım, benim bir arkadaşımla buluşmak üzere Tunalı'ya bırakılışım, geri alınışım, benim kuaföre bırakılışım, eve geldikten sonra "yetişemiyeceğim, yetişemiyeceğim" diyerek telaşla, oradan oraya koşarak onun sakin (!) hayatını hareketlendirişim. Ve inanılmaz ama, "Tamam hazırım" dediğimde ki emin değildim "galiba hazırım" demiştim çünkü, saat henüz beş bile olmamıştı. Toplantımız da 17.30'daydı. Arkadaşım beni yine büyük bir özenle arabasına "attı" ve sonunda o çok tanıdık, Hacettepe ile Ankara Tıp arasındaki yokuştayız. Ve beni sağ salim bırakmak adına ki o heyecanla karşıdan karşıya geçemezdim(!) belki de, okulumuzun Morfoloji binasının merdivenlerine kadar bıraktı. "Yetişemeyeceğim" diyen ben tam 25 dakika önce oradaydım. "Olsun, gelenlere hoş geldin" derim diye düşünürken, içeri girdiğimde benim gibi onlarca arkadaşımın olduğunu gördüm; onlar bana "hoş geldin" dedi.

Sonra? Sonrası anlatılmaz yaşanır ancak...

"Merhaba" diyerek, sezdirmeden yaka kartlarından isimlere bakmaya çalışmalarımız giderek, açık açık isim sormaya dönüştü ya da elimizi uzatırken, “Merhaba ben Ufuk" demeye. Hemen tanıdıklarımız vardı; boynuna sarıldığımız ya da sonradan "Aaa, sen misin?" diyerek yine boynuna sarıldığımız. Ve yıllar öncesinden gri hücrelerimizde, yüreğimizde kalanların yeniden anımsanması. Anımsadıkça yüzümüzde beliren gülücükler. Zaman her zamanki gibi yapacağını yapmış ve olumsuz anıları bir güzel törpülemişti.

Sevgili İbrahim'in* yönlendirmesiyle, heyecanımızı bastırmamıza yardım eden içkilerimizle, kokteyl salonundan, mezuniyet törenimizin yapıldığı, hatta bir ara sınav bile olduğumuzu anımsadığım konferans salonumuza geçtik. Bizleri yalnız bırakmayan hocalarımız vardı; anılarıyla diğer hocalarımızdan bazılarını da günümüze taşıyan. Ve en çok topuklu ayakkabıları, renkli giyimiyle aklımda kalan adını eminim hemen anımsadığınız Fizik Tedavi hocamız. Kürsüye çıktığında, amfide ders verirken olduğu gibi şiirsel konuşmasıyla Dikmen Arıbal ve Ertekin Hocamız, Lügen Hocamız, Tevfik Hocamız, Alaettin hocamız. Ne kadar azdılar ama yanımızda olmaları, duygulanımları ve anılarıyla ile bir o kadar da çoktular.

"Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır" ... Belki bu yüzden belki de yorgunluklarını bir fincan kahve içerek giderirken bizleri anımsasınlar diyerek, sevgili İbrahim ve sevgili Murat, hocalarımıza birer de hediye hazırlamıştı; iyi de etmişlerdi; "Yirmi Beşinci Yılımızın” mimarı onlardı. (Bize de 25.Yıl Flamaları hazırlamışlardı.)

Sonrasında Morfoloji binamızın merdivenlerinde resim çektirmek üzere toplandık. Hep birlikte resim çektirmek üzere, yoksa durmadan küçük guruplar halinde poz verip duruyorduk zaten. Ya da "Benim makinemle de çek" diyerek birini sobelercesine uzatıveriyorduk fotoğraf makinelerimizi. Bir türlü ayrılamadık merdivenlerden.. Ne yapsak bilemedik.

Sonra, haydi yemek salonuna dediler. Acıkmış mıydık? Yüreğimiz duygu dalgalanmalarında, gri hücrelerimizin aklına bile gelmemişti açlık. En üst kattaydı yemek salonu, gecenin ilerleyen saatlerinde laf lafı açmıştı da anımsamıştık orasının "hayvan" laboratuarı olduğunu.

Ankara'nın gecesi bütün muhteşemliğiyle uzanıyordu önümüzde, Kızılay'ın, Necatibey'in hırpalanmış kaldırımlarını, başkente yakışmayan ve sözüm ona yasal olarak kaldırılması gereken amblemini de örtüyordu karanlık. Güzeldi şehir... Az ilerde batan güneşin ardından kalan hafif kızıllığıyla ve karanlık arttıkça aydınlanan Anıtkabir'iyle… güzeldi.

Geniş salondaki masalara rastgele oturuvermiştik ne de olsa sınıf arkadaşıydı herkes. Ortak bir anı bulup derinliklerden, kah gülerek, kah yüzümüzü buruşturarak, kah “bu kimdi kimdi” diye anımsamaya çalışarak duygu dalgalanmalarında savruldukça savrulduk. Son derece doğal, son derece "sıradan", "basit" bir geceydi ve her basit şey gibi olağanüstü güzeldi. Sanki yıllardır nisanın ilk cumartesi gecesinde buluşuyorduk. Ve bu doğallıkla sanki dolaştığımız her yere, arkadaşlığımızı, dostluğumuzu, sevgimizi, vefamızı... bulaştırıyorduk ve bize geri yansıyordu. İnanılmaz ama bütün gece boyunca sanki o koca salon buram buram arkadaşlık, sevgi, dostluk ve sonunda; vefa kokmuştu.

Bakışlarımızla, seslerimizle dokunduk yüreklerimize.. Müziğimiz sesimizdi. Sonra kendiliğinden oluşuveren, keman çalan bir arkadaşımıza eşlik eden, "Eski dostlar" diyerek başlayan şarkılar. Ve söylerken, adeta yaşadığımız; "Arkadaş" şarkısı... Aramızda doçentler, profesörler varmış.. bölüm başkanları, kürsü başkanları, başhekimler... Bilmiyorum, hiç anlamadık, hepimiz sadece "Ankara Tıp"lı arkadaşlardık.

Ve...

Ve yüreklerimiz ellerimizde ayrılıverdik birer birer. Ben en sona kadar kalamayanlardandım. Ama eksilmedik hiç bir gidenle. Tamamdık hep tas tamam ve bundan sonra da böyle olacak. Biliyorum.

Nice buluşmalara. Sevgi ve saygılarımla. Maviyle.

Ama ille de emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimle; sağ olun ve her daim var olun e mi?

Yazımdaki yıldızlar:

Dr.Gürkan ERGÜN

Dr. Haluk MİDOĞLU

Prof.Dr.İbrahim TEKDEMİR/ Anatomi

Prof.Dr. Murat ÖZSAN / Dekan Yardımcımız

Prof.Dr.Tansu ARASIL / FTR

Prof.Dr.Ertekin ARASIL / NRŞ

Prof.Dr.Lügen CENGİZ / KD

Prof.Dr.Tevfik CENGİZ / Mikrobiyoloji Parazitoloji

Prof.Dr.Dikmen ARIBAL / GC

Prof.Dr.Alaettin ELHAN / Anatomi

Benim, yanlış iletişim nedeniyle, "İptal oldu" sandığım için katılamadığım, yirminci yıl toplantımızdan sabah postama gelen bir anıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Arkadaşımızın iznini almadım ama sanırım hayır demez.

"20. yıl kutlaması için ilk organizasyon toplantısını Ankara Üniversitesi Rektörlüğünün bulunduğu bahçedeki Çöplük Restoran isimli bir yerde 14.10.2003 tarihinde yapmıştık. O toplantı da biraz da içince acaip duygulanmıştım ve gece eve dönünce içimden dökülen duyguları yazmıştım.

Sizlerle onu da paylaşmak istiyorum.

SEKSENDÖRT RUHU

Bir tohum olarak
Attılar bizi morfolojiye
Bilgilerle sulandık
Vizitlerle uzadık
Ne zamanki dallarımız büyüdü
Sizler doktorsunuz dediler bize
Yapraklarımız savruldu rüzgarla
Ülkenin dört bir yanına
Bazen dallarımızı kestiler
Kimisi de kendiliğinden kurudu
Ama
Zaman yıkamadı bizi
Gittikçe büyüdük
Köklerimiz kenetlendi birbirleriyle
Bir bütün oldukSeksendört ruhunu doğurduk

Sevgilerimle"

Murat ÖZSAN / Dekan Yardımcımız”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 209
Toplam yorum
: 2556
Toplam mesaj
: 478
Ort. okunma sayısı
: 3224
Kayıt tarihi
: 29.03.07
 
 

Yazmak... Öyle güzel, öyle hoş ve öyle derin bir eylem ki!.. Olmazları bile oldurabiliyorsun. "Ke..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster