Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mart '12

 
Kategori
Dostluk
Okunma Sayısı
86
 

Dostum iyi bir insan ama...

onca acı

onca çaba

onca tecrübeden sonra

inandım şuna ben de

“gerçek” bilinende değil

“gerçek” bilinmeyende.

 

( H. E. )

 

Emekli bir vali arkadaşım var… Sağ olsun, yolu düştükçe Cağaloğlu’na, Sultanahmet’e

 - yarım saatliğine de olsa - “merhaba” demeden, kahvemi içmeden gitmez.

Severiz birbirimizi. Severiz de, özellikle son yıllarda, her geçen gün biraz daha artan fikir ayrılığımız, ateşli tartışmalara neden oluyor.

“Sana bir haller oldu, son yıllarda” diyor. “Seni iyi tanımasam, iktidar nîmetlerinden hiç mi hiç yararlanmadığını bilmesem; ‘çıkarı için saf değiştirdi’ diyeceğim. Oysa, on yıl önce arı kovanı gibi çalışırdı bu yayınevi. Bu iktidar zamanında, ne zaman gelmişsem, bir öncekine göre daha bir düşük görüyorum performansınızı.”

Evet, “menfaat” yani “çıkar” önemlidir. Pek çok insanı yolundan sapıtabilir.

Ancak, bilgi ve bilgiye dayalı inanç daha önemlidir bence.

Sözgelişi Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman bir çıkar umudu, ya da bir menfaat karşılığı mı geçtiler, Hz. Muhammet’in yanına?

Aksine -saf değiştirmekle- ticaret yaparak elde ettikleri kazançlarını olduğu gibi, canlarını da tehlikeye atmış olmadılar mı?

Karabekir Paşa’ya ne oluyordu da Erzurum’da bir “kongre” topluyordu ki?

15. Kolordu’nun komutanı olarak kongre toplamak görevi miydi O’nun?

Neden Mustafa Kemal’e, Rauf Orbay’a “ille de bu kongreye gelin” diye telgraf üstüne tel-graf çekerek ısrar ediyordu ki?

Ve Erzurum’a gelen Mustafa Kemal’i, sanki sadrazam, (başbakan) sanki padişahmış gibi büyük bir törenle karşılıyor; önce kongreye delege girmesi, sonra da “başkan” seçilmesi için her şeyi niçin yapıyordu?

Ne çıkarı vardı, bu işlerden Karabekir’in?

Hele hele, İstanbul hükümeti Mustafa Kemal’i görevinden azledip bütün yetkilerini elinden alarak: “Mustafa Kemal’i tutukla ve İstanbul’a gönder” emrini verdikten sonra bile, Karabekir’in, Kemal Paşa’nın karşısında selam durup:

“-Şu andan itibaren, kolordumla birlikte emrinizdeyim Paşa’m!” demesine ne diyeceksiniz?

O anda, Mustafa Kemal’in ne rütbesi vardı, ne koltuğu, ne makamı…

Karabekir ne çıkar umdu, ne menfaat bekledi de Mustafa Kemal’in emrine girdi?

Oysa, o anda güçlü olan Mustafa Kemal değil, Karabekir’di.

Basit çıkarlar, zayıf karakterli insanları, doğru bildikleri yollarda yürümekten alıkoyabilir ya da döndürebilir ama her kuşun etinin yenmeyeceğini de bilmek gerekir.

Benim emekli vali dostum, Menderes’i de sevmez hiç, Bayar’ı da… Ona göre, Demokrat Parti (DP) iktidarı (1950-1960) kaybedilmiş on yıldır.

Ona göre, varsa yoksa tek parti iktidarı!..

Varsa yoksa CHP ve İsmet İnönü!

“Neden düşmansın sen DP’ye arkadaş?” diyorum.

“Nasıl düşman olmayayım? Ezanı Arapça yapmadılar mı? Köy Enstitüleri’ni kapatmadılar mı?” diye bir başlıyor; ondan sonra sustur susturabilirsen. Araya girip:

“Evet, günde beş kez, minarelerimizden Arapça bir davet yerine Türkçe bir davet duymak isterdim ben de. Ancak, ilk kez serbest seçimler sonucu iktidar olmuş bir partinin, kendisine oy vermiş halk çoğunluğunun bir arzusunu yerine getirmesini normal karşılamak gerekmez mi?” diye soruyorum.

“Hayır, ben normal karşılamıyorum. Niçin kendi dilimle ‘Tanrı uludur’ demek varken, Araplar gibi “Allahü ekber” demek zorunda olayım?”

“Müezzin, ‘Tanrı uludur’diye bağırıyordu minareden ama camiye girince, ‘Allahü ekber’diye namaz kılıyordu yine. Buna ne diyeceksin?”

“Namazını nasıl kılarsa kılsın, o beni ilgilendirmez; ama benim ülkemde, başka bir dille ezan okunmasına karşıyım ben.”

“Tamam, karşı olabilirsin. Fikrine saygı duyuyorum. Desteklediğin parti, bu görüşü savunup halkın oyunu alarak iktidar olduğu gün, Arapça ezandan kurtuluruz!”

“Bu mümkün değil!..”

“Neden?”

“Bunun mümkün olmadığını, sen de en az benim kadar biliyorsun. Bu halk, ezanı Türkçe okutmak isteyen hiçbir partiyi iktidar yapmaz.”

“O halde, halk bundan memnun demektir. Öyleyse bırakalım bu konuyu tartışmayı. Ne halkı üzelim, ne kendimizi… Halkımızın memnun olmadığı, onu üzen, onu sıkıntıya sokan sorunlara çözüm arayalım biz.”

“Zaten öyle… Dikkat edersen,  görünürdeki hiçbir parti- CHP dâhil -‘ezanı Türkçe okutacağız’ demiyor, diyemiyor.”

“Evet, onlar da fakındalar; böyle bir vaatleri olursa, oylarının artmayıp azalacağının…”

“Maalesef, maalesef!..”

Bu arada Aksu’dan sınıf arkadaşım edebiyat öğretmeni Manavgatlı Mustafa Söyler aradı.

Kısa bir sohbetten sonra telefonu kapatınca:

“Pekiyi, seni de Köy Enstitüsü yetiştirdi. Sen de o okullardan mezunsun. Köy Enstitüleri’nin kapatılmasına ne diyorsun?” diye sordu.

“Evet, haklısın… Ben de o enstitülerden biri olan Aksu’da okudum. Köy Enstitüleri açılmasaydı, benim de okumam mümkün değildi. Ancak bir gerçeği dile getireyim. Ben o okula 1953’te girdim. Yani DP iktidar olduktan üç yıl sonra… Adı hâlâ Köy Enstitüsü idi. 1954’te çıka-rılan bir yasa ile enstitülerin adı ‘öğretmen okulu’ olarak değiştirildi. Yani, birçoklarının zannettiği gibi, DP Köy Enstitülerini kapatmadı; sadece adını değiştirdi.”

“Bunu kabul edemem. Bugüne kadar okuduğum bütün yazarlar yalan mı söylüyorlar ya-ni?”

“Yalan değil, ama çoğu kulaktan dolma bilgilerle yazdıkları için yanlış söylüyorlar. Gerçek şu ki, Köy Enstitülerinin kaderinin değişmesi 1946 seçimlerden sonra, Hasan-Âli Yücel’in MEB’den, İsmail Hakkı Tonguç’un da İlköğretim Genel Müdürlüğü görevinden alınmasıyla başlamıştır. Bu gerçeği Fakir Baykurt da yazdı; Mahmut Makal da… Mehmet Başaran da yazdı, Talip Apaydın da…”

Şöyle bir nefes aldım derinden. Baktım ki, dostum sıkılmamış; gözlerimin içine bakarak dikkatle dinliyor beni. Masamın üzerinde duran “Karanlık Sokak’ta Aydınlanma” adlı kitabı alıp göstererek devam ettim:

“Bakınız; 1950’den önce Köy Enstitüleri’nde öğrenci olmuş ya da öğretmen olarak görev yapmış onlarca yazar da bu kitapta bu gerçeği dile getirmişler. Acı ama gerçek, garip bir durumdur; İnönü, Köy Enstitüleri’nin kuruluşunu da büyük bir zevkle izlemiştir; yıkılışını da… Kurulurken de Çankaya’dadır çünkü, yıkılırken de… İstese Yücel’e de sahip çıkardı; Tonguç’a da… Çünkü, sadece bir cumhurbaşkanı değil, “Millî Şef”ti o aynı zamanda.”

Dostumun kafasını - her gelişte olduğu gibi - epey karıştırdım ama biraz da haklı olarak kendince, CHP’ye de toz konduramıyordu hiç, İnönü’ye de…

Dostum çok iyi bir insan, ama bir hatası var: Bir-iki gazeteyi yeter sayıp kitap okumuyor hiç.

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 276
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster