Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Mayıs '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
8790
 

Dualarla andım; Yavuz Sultan Selim

I.Selim, Yavuz Sultan Selim, Hâdim'ul-Harameyn'iş-Şerifeyn

(Mekke ve Medine'nin Hizmetkârı)

(d. 10 Ekim 1470 – ö. 21/22 Eylül 1520),

9. Osmanlı padişahı, 74. İslam halifesive ilk Osmanlı halifesidir.

Yavuz Sultan Selim, 1470–1520 yılları arasında yaşamıştır.

Tahtta 8 yıl kalmıştır.

Dönemin meşhur âlimi Kemalpaşazade:

“Yavuz Sultan Selim ikindi güneşi gibidir. Ömrü kısa, gölgesi uzun olmuştur”

 


      

Bir Padişahtan söz ettiğinizde onun başarılarını ilk önce yazarsınız.

Kim olduğunu bilirsiniz ki, ondan söz etmek onu anlatmak istersiniz. Fakat asıl tema onun neler yaptığıdır.

Onun için bir tarihçi şöyle demiş:

 

“Sırrını bedeninde, dünyayı kafasında taşıyan bir dava adamı.”

 

Yavuz Sultan Selim denilince Osmanlı tarihinde gerçekten şöyle bir durmak, bir süre haketetsiz kalmak, iyice bir düşünmek, oldukça şaşırmak, hadi canım sende demek, bu kadarına da pes diye ilave etmek gerekiyor.

“Nasıl yani şimdi bu padişah:

 

Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını

sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının;

1.702.000 km2'si Avrupa'da,

1.905.000 km2'si Asya'da,

2.905.000 km2'si Afrika'da olmak üzere toplam;

6.557.000 km2'ye çıkarmıştır.

 

·        

 

Padişahlığı döneminde Anadolu'da birlik sağlanmış;

Halifelik AbbasilerdenOsmanlı Hanedanınageçmiş.

Devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpekve Baharat Yolu'nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almış…

 


Sert, cevval ve şiddetli bir yapısı olan I.Selim’e ondan dolayıdırki, Yavuz denilmiş.

 

Yavuz Sultan Selim’le ilgili anlatacaklarım bu gün biraz değişik olacak.

Dün onu ziyarete gittim. Dualarımı okudum. Türbesinde bir süre kaldım,  yaptıklarını düşündüm. O gerçekten büyük bir hünkar, yazının başında da söylediğim gibi yaptıklarını nasıl yapmış,  bir ömre nasıl sığdırmış? Üstelik çok uzun olmayan Padişahlık yıllarına… Dedim ya! Şaşkınım…

 

Ben bu gün sizlere onunla ilgili birkaç anlatıyı nakledeceğim. 

Şimdi onu bir başka pencereden sizlere aktarmak istiyorum… Bir çok yerden alıntılar yapacağım, onunla ilgili yaşanmışlıkları aktaracağım…

 

·        

 

“İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?”

Mısır seferi sırasında Yavuz Sultan Selim Han'ın sağ kolu Hasan Can'a verdiği o tüyleri diken diken eden cevabı.

Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü'nden geçmesi gerekiyordu.  

Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünyada hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.  

Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim'in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. 

Padişah O'na şunları söylemişti: 

“İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?”

 

·        

 

"Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Soyuna ihanetin cezası ise er veya geç ölümdür..."

Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafetle Kuşlar Çarşısı'nı gezer. Burada, avcılar avladıkları kuşları satıyorlar. Bir ara gözü kekliklere ilişir Padişahın. Bir grup kekliğin üzerindeki varakta,

"Tane işi satış fiyatı 1 altın"yazıyor.

Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.

"Hayırdır" der satıcıya,

"Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"
Satıcı,

"Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor. Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar"der.
"Satın alıyorum" der Padişah,

"Al sana 500 altın..."

Parayı verir ve hemen oracıkta kekliğin kafasını keser.
Adam şaşırıp,

"Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi"diye dövünürken;
Padişah gürler:

"Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Soyuna ihanetin cezası ise er veya geç ölümdür..."

 

·         

 

Yavuz Sultan Selim’in kendine aşık olan Mısır’lı bir cariye için söylediği:

"Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür."

Olayını aktarıyacağım…

 

Cariye'nin, Yavuz Sultan Selim Aşkı
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethettiğinde bir süre orada kalır. İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir. Bu sırada bir çadırda kalıyor. Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor. Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur.
Lâkin umutsuz bir aşk. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı Halife-i Rûy-i Zemin, diğer tarafta basit bir cariye...
Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Halifeye açılmaya karar verir. Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokar ve kararsız hale getirir. Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan aradaki devâsâ farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir.
Ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır:

Derdi olan neylesin?

Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar:

Derdi neyse söylesin.

Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra Cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur. Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler:

Korkuyorsa neylesin?

Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar:

Hiç korkmasın söylesin.

Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar. Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur.
Yavuz Selim Han "Buyurunuz, sizi dinliyorum" deyince, cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle:

"Efendim..." der.

"Cariyeniz... Size..." ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır.
 Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:
 

"Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür."

 

 

“İsmail herkes yediğinden ikram eder…”

 

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail:

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail dönemlerinin en kudretli padişahlarıdır. Ve bileklerinin gücü kadar hatiplikleri ve şairlikleri de güçlüdür. Aralarında birçok ilginç mektuplaşmalar olmuştur.

Bu ilginç diyaloglardan biri şöyledir.

İran Şahı; Şah İsmail Yavuz Sultan Selim’e çok güzel hediyeler gönderir.

Bu çok güzel hediyeler içerisinde çeşit çeşit ipek kumaşlar vardır. Hediyeler sandıktan çıkarılırken etrafa pis kokular yayılır ve en sonunda sandıktan bir kutu içerisinde insan pislikleri çıkar.

Yavuz Sultan Selim buna çok sinirlenir ama aynı şekilde karşılık vermez. Yavuz Isparta’dan gül kokuları, güllü lokumlar getirttirir ve Şah İsmail’e yollar.

Herbir hediye açıldıkça gül kokuları yayılır ve en sonunda kutu içerisinde gül kokulu lokumlar çıkar.

Saraydaki herkes lokumların tadına bakar ve kutunun altından şu not çıkar.

“İsmail herkes yediğinden ikram eder…”

 

·        

 

“Silahdar ağa git şu ağacın altını kaz ne bulursan senindir” der.

Yavuz Sultan Selim daha Yavuz olmadan şehzade Selim iken santranç oyununa merak salar ve bir hayli gelişme sağlar. Aynı dönemlerde de İran’da bu oyun bir salgın gibi yayılmaktadır. Şehzade Selim işi gücü bırakıp çapulcu giyimiyle bir derviş şekline bürünerek tebdil-i kıyafet İran’a varır. Bir handa oynamaya başlar oyunu önüne geleni devirir, bayağı da ün salar. Ünü bir süre sonra saraya Şah İsmail’e kadar gider.
Şah bu ünlü satranç ustasını ve namını duyunca:

“Çağırın bir de benle oynasın”der.

Derviş Selim gelir ilk oyunda kısa bir sürede yenilir. Şah şaşırır bunca ünü yayılan derviş bu kadar acemice hatalar yapmaz vardır bunda bir iş düşüncesi ile bir oyun daha ister. Şah İsmail’in oyun tarzını görmek için ilk oyunda bilerek yenilen Selim; ikinci oyunda çok kısa bir sürede Şah İsmail’i mat eder. Şah İsmail sinirlenir:

“Bre Derviş! Hiç Şahlar mat edilir mi?”

Yavuz da hemen cevabı yapıştırır:

“Şahların mat edilmeyeceği danışıklı dövüşünü bilseydim, elbette benim de tavrım ona göre olurdu.”

Şah İsmail iyice sinirlenir bir tokat yapıştırır. Fakat karşısındaki bir derviştir ve yarım akıllı olduğunu düşünür. Bir kese altın verip yollanmasını emreder. Şehzade Selim tam huzurdan çıkacakken işte bu beyiti söyler:

 

Sanma şâhım herkesi sen sadıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sadıkâne belki ol cihanda serdâr olur
Yâr olur ağyâr olur serdâr olur dîdâr olur”

 

*

Çaldıran Savaşı’ndan sonra silahdarı:

“Padişahım böyle bir rivayet var siz gerçekten şehzadelik döneminizde İran’a kadar geldiniz mi?”diye sorar.

Selim uzaklardaki bir çınarı göstererek;

“Silahdar ağa git şu ağacın altını kaz ne bulursan senindir” der.

Gösterilen ağacın altında çürümüş bir kadife kese ve iki avucu dolduracak derecede İran altını bulur.

 

*

 

Yavuz Sultan Selim o tokadı hiçbir zaman unutmaz. Şah İsmail’den çok güzel intikam alır…

 

Yavuz yediği tokatın acısını unutmaz. irkaç sene sonra Çaldıran'da Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir.

Mektupta o günkü tokadın acısını aldığını söyler ve ilave eder:

“Atacaksan tokadı böyle atacaksın.”

 

·        

 

Bir çok tarihçi, Yavuz Sultan Selim’in kulağında küpe olmadığını yazarlar.

Bunun hayali bir resim olduğunu, Osmanlı Padişahlarının tac da takmadıklarını da ilave ederler. Bunu yapan ressamın kral ya da imparator olarak düşündüğünden; kendilerinde olduğu gibi başında tac resmi ile resmettiğini anlatırlar.

Kulağındaki küpeninde tamamen rivayet olduğundan söz ederler.

Bütün bunlara karşın, anlatılan bir iki hikaye vardır ki bunlardan birinden söz etmek istiyorum…

 

Ben de Allah’ın kölesiyim

 

Yavuz Sultan Selim’in kulağında küpeli resmin yapılmasının sırrı:

Yavuz Sultan Selim 1517 yılında Mısır’ı feth ettiğinde  kulağında küpe takan insanları görür. Ve Sorar:

 “Bunlar neden küpe takıyor?”

“Onlar köle insanlardır” cevabını alır.

Ve kendisi de “Ben de Allah’ın kölesiyim” diyerek hiç unutmaması için kulağına küpe takar!

 

·        

 

“Ben Hakimul Haremeyn (Hicaz’ın sahibi) olamam.

Oranın sahibi Allah’dır. Ben olsam olsam:

“Hadimul Haremeyn” (Hicaz’ın hademesi/hizmetkarı) olurum”

 

Yavuz Sultan Selim’i tarih gündeminde yücelten en önemli bir olay var ki yaşanmış ve sonrasında yüzyıllardır fermanlara da yansımıştır. 

Olay şöyle:

Osmanlı ordusu 1517 yılında Mısır’ı ele geçirir. Yavuz Sultan Selim bir Cuma günü Kahire’de bir camiye gider. İmam efendinin vaazını dinlemeye başlar.  Hoca:

 

“Hakimul Haremeyn (Mekke ve Medinenin hakimi/sahibi) olan hükümdar” diye övgü dolu sözlerini sürdürür. Bu durumu kabullenmeyen Yavuz ayağa kalkarak 

 

“Ben Hakimul Haremeyn (Hicaz’ın sahibi) olamam. Oranın sahibi Allah’dır. Ben olsam olsam “Hadimul Haremeyn” (Hicaz’ın hademesi/hizmetkarı) olurum”diye cevap verir. 

Mısır seferinden sonra padişahlar kendi kararları ve devlet mührü onaylı olan fermanların ilk satırı arasına;

 

“Ben ki hadimul Haremeyn-i şerifeyn”sözlerini yazdırırırlar.

Ve Hicaz’ın yani;

 

“Allahın kulu ve hizmetçisi”olduklarını belgelere yansıtırlar.

Taa ki en son padişah Vahdettin 1922 yılında Türkiyeyi terk edinceye kadar bu deyim hep yazılı kalır fermanlarda.

 

·        

 

“Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.”

 

Kılıcımızın Yaltırığı;

Günlerden birinde Venedik elçisi Antonio Justiniani’ye huzura kabul izni verilmişti. Sadrazam ve devlet erkanı bu ziyaretten hoşnud olmayacaklardı. Çünkü hem sultanın, hem de kendilerinin kılıkları pek perişandı.

Venedik elçisinin onları bu halde görmesi devlet itibarını düşürecekti. Ama bunu sultana kim söyleyebilirdi? Devir, sultanın disiplin ve celalinden korkanların

 

“İnşallah Yavuz Selim’e vezir olursun!”

 

cümlesini beddua diye söyledikleri devirlerdi.

Nihayet Hersekzade Ahmet Paşa bütün cesaretini toplayıp meseleyi hünkara açtı.

O da itiraz etmedi:

 

“Pek doğru söylersin lala, cümle yeni esvaplar giyile!” buyurdu.

 

Elçinin geleceği gün Kubbealtı’nda divan toplantısı vardı.

Vezirler toplantıyı bitirip hep birlikte sultanın yanına arz odasına geçtiler.

İçeri girmeleriyle donup kalmaları bir oldu.

Meğer sultan yeni hiçbir şey giymemişti. Yalnız elinde bir kılıç vardı ve tahtında otururken onunla oynuyor, pencereden vuran güneşin ışıkları kılıçta yaltırıklar oluşturup odayı dolduruyordu.

Kimse hiçbir şey söyleyemedi. Nihayet elçinin geldiği bildirildi ve huzura kabul edildi. Adam kapı kenarında durup namesini takdim etti ve tercüman vasıtasıyla hükümdarın sorularını cevaplandırdı.

Konuşma esnasında da hükümdar elindeki kılıçtan yansıyan parıltıları ara ara muhatabının gözüne doğru tutmaktaydı. Konuşma bitince elçinin gitmesine izin verildi. Ardından sultan Hersekzade’ye seslendi:

 

“Ahmet, var elçi beye sor, ağzını ara… Acep bizi nasıl bulmuşlar?”

 

Hersekzade emir baş üzere deyip çıktı. Odada çıt çıkmıyordu. Nihayet paşa geri döndüğü vakit heyecan doruktaydı.

 

“Sordun mu Ahmet?”

 

Beli saadetlü hünkarım! “Kılıcının parıltısı öyle gözümü aldı ki kendilerini göremedim bile”, dediler.

 

Yavuz gülümsedi ve ayağa kalkıp parmağıyla basamaktaki kılıcı gösterdi:

“Kılıcımız parladıkça düşmanın gözü ondan ayrılıp bizi göremez. Ama Allah esirgesin, bir gün paslanır da yaltırıklanmazsa düşman bizi görmek değil, bir de tepeden bakar.”

 

Yavuz Sultan Selim’le anlatılacak böyle o kadar çok yaşanmışlıklar varki…

Ben bir kısmını sizlere alıntı yaparak aktardım.

Dün onun için dua ettim.

Allah Rahmet Eylesin…

 

 

Nazan Şara Şatana

 

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1572
Toplam yorum
: 112
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 4632
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster