Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ağustos '13

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
323
 

Düğün gecesi

Düğün gecesi
 

Eski İstanbul'dan 'Galata Köprüsü' fotoğrafı...


Edebi eserler arasında, zaman içinde kalıcı olmanın en zor sağlanabildiği tür, 'mizah' olsa gerek.

Kastettiğim, 'düşene gülen' bir mizah anlayışı değil tabii ki de, yoksa düşülen zemin ve düşen değişse de, kahkahalarla gülmek malumunuz olduğu üzere hiçbir zaman değişmeyen bir toplumsal refleks.

Zekayı kullanıp, sözcükleri tek tek tartarak yapılan akıl oyunları yoğun mizahı, yılların hatta asırların ötesine taşıyabilen edebiyatçı sayısı, bütün dünyada bile gerçekten de bir elin parmaklarını geçmiyor.

Orhan Seyfi Orhon'un Düğün Gecesi kitabına bu duygularla başlıyorum. İlk satırlarda, ''İnsanlar gerçekten de bunlara mı gülüyorlarmış o zamanlar?'' diye de geçiriyorum içimden.

Bir devre ait, özellikle de mizahi bir metni okurken, insanın o döneme dair konu edilen olayları en azından yüzeysel de olsa bilmesi, adı geçen kişilerle ilgili bir fikrinin olması kesinlikle gerekli, yoksa metin sizin boyunuzu aşıyor ve boğulup dibe çökerken nefessiz kalıveriyorsunuz.

Başlardaki ''Nereden aldım bu kitabı elime?'' duygusu ilerleyen sayfalarda yerini, ''Yazarı, çağının da ilerisinde bir mizah anlayışıyla kaleme almış kitabın herbir satırını'' yargısına bırakıyor.

Orhan Seyfi Orhon'un hayat hikayesini bir tık uzağınızdaki wikipedia'ya bırakarak, kitap ile ilgili somut bir kaç şey söylemek gerekirse, o günlerdeki 'jargon'u öğrenmek isteyenler için sanki biçilmiş bir kaftan. Neredeyse her öyküde, sokak dilinden bugünlerde hiç bilinmeyen ama görünce de asla yabancılık çekilmeyen sözcüklerle karşılaşıyorsunuz.

Bu arada, sakın sadece argo sözcükler olduğunu sanmayın 'yeni' tanışacağınız 'eski' sözcüklerin. Bakın isterseniz ben söylemek istediğimi birkaç örnekle açıklayayım, belki böylesi daha iyi olur.

mastor ; aşırı derecede sarhoş, esrar sarhoşluğu,

hasbeten lillah ; bir karşılık beklemeden, Allah rızası için,

cerre ; topraktan yapılan desti ve bardak,

darüleytam ; yetimhane.

İlginizi çektiyse devam edebilirim, aldığım kısa notlardaki sözcükleri sizlerle paylaşmaya. Siz daha önce hiç 'oktruva' diye, hem de Anadolu'nun göbeğinde çatır çatır tahsil edilen bir vergi duymuş muydunuz? Bir yerleşim birimine giren kişi ya da mallardan alınan paraymış, yani bildiğin 'ayakbastı' parası.

Peki ya 'elma kürk'ü işitmiş miydiniz? O da devlet büyükleri için, tilki postunun yanak parçalarından yapılmış kürke denirmiş, artık nereden ve niye elma ise...

Çocukluğumuzda 'kukalı saklambaç' oynarken hiç düşünmezdik, ''Bu kuka acaba neyin nesidir?'' diye. Aslında düşünsek de işin içinden çıkamazmışız çünkü, bizim yere koyup da sonradan tekmelediğimiz ve adına 'kuka' dediğimiz şey ile, kitapta 'kuka tesbih' olarak anılan şeyin birbirleriyle hiç alakaları olmadığı ortaya çıkıyor. Öğrendiğimize göre kuka tesbih, tropikal ülkelerde yetişen bir ağacın meyvesinden yapılırmış.

Perdah sözcüğünü de, bırakın beni eminim berberim bile bilmiyordur. Meğer perdah, ilk traşın ardından ikinci kez ve sakalların çıkış yönünün aksi doğrultuda ustura ile yapılan 'kökten kazıma'ya denirmiş. Benim berberim evde traş olduğum günlerin ardından kendisine gidip de koltuğa oturduğumda hemen anlar ve söylenerek ''Abi sana o kadar söyledim ters yöne kesme diye ama sen beni hiç dinlemiyorsun'' der.  Bakalım ilk traşta soracağım 'perdah'ı bilebilecek mi?

İstanbul'un içyüzü öyküsünde güzellerden bahsederken birara, 'turunç göğüslü' şeklinde bir tanımlama yapıyor yazar. Ömrü hayatımda böyle bir şey ne okumuş ne de işitmiş olduğum için merakla internete sarılıyorum ve biraz araştırınca da görüyorum ki 'Nebe suresi' 33. ayetin tefsirini meğer bir çok din bilgini bu şekilde 'Türkçeleştirmiş'. Uzun yıllardır çevirisi ile ilgili derinlikli tartışmaların sürdüğü bir 'tanımlamayı' o zamanlar yazarlar öykülerinde kullanabiliyorlarmış demek.

Kitabın mizahi yanı dışında, ayrıca bence o günün İstanbul'una ait fotoğraf tadındaki kısa anlatımları da oldukça hoş ve öğretici.

Misal, bir öyküde ''Yenicamideki piyazcı dükkanında karnını doyurduktan sonra Sirkeci kahvelerinden birine girdi'' diye bir cümle ile karşılaşıyorsunuz. Hani pek bu şekilde bir eleştiride bulunmak da istemiyorum ama, elin Avrupalısı olsa bu cümleden yola çıkıp o piyazcının öyküsünden kitap bile yapardı. Biz ise bu tür kitapları sahafların raflarında tozlandırmayı tercih ediyoruz nedense.

Tarihten de 'haberler' içeriyor. ''...zabıta medreselerdeki softaları İstanbul hudutları haricine sürüyordu...'' Aslında bu kadar kopuk olmasak tarihimizden ve sadece dizilerden öğrenmesek olanı biteni, bence yeterince araştırma malzemesi de var ama demek ki, ''Aman banane dün ne olmuşsa olmuş, ben bugünüme bakarım'' felsefesi, bayağı bir işlemiş iliklerine kadar bünyelerimizin.

Son olarak da aklımdaki bir soruyu aktarayım; geçmişte yazılmış bu güzel kitaplar şimdilerde 'ders' niteliğinde bile olsa okunmadıkça, nasıl olur da yeni yazarların yetişmesini bekleyebiliriz?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1012
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster