Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Mart '12

 
Kategori
Dünya Kadınlar Günü
Okunma Sayısı
940
 

Dünya Kadınlar Günü üzerine birkaç söz

Dünya Kadınlar Günü üzerine birkaç söz
 

Yazımıza, tüm kadınların “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun diye başlamak ve rutin bir kutlama ve temenniler içeren birkaç tümce ile bitirmek isterdik.

 
Geçtiğimiz sene de buna benzer söylemler içeren bir makale yazmıştık ve ne yazık ki aradan geçen bir senede pek değişen bir hâl olmadığı da aşikâr… Ne acıdır ki bugün hâlâ töre cinayetlerini, berdelleri, kadın erkek eşitsizliğini ya da boş nedenlerden ötürü ortaya çıkan kıskanç koca vahşetlerini konuşuyoruz. Medyada bu tür haberler eksik olmuyor…
 
Aslında sadece biz bunları konuşmuyoruz. Gelişmiş diye, çağdaş diye adlandırılan ülkelerde de durumun pek iç açıcı olmadığını ifade etmek gerekiyor. Kadına yönelik ve aile içi şiddet aslında tüm Dünya’da bir sorundur.
 
Oysaki Türkiye; Atatürk’ün kadınlara bakış açısından kaynaklanan ve de onun önderliğinde oluşan yasalarla, Dünya’da gelişmiş ülkeler olarak anılan ülkelerden çok daha önce kadınlara eşit şartlar ile seçme ve seçilme hakkı veren ilk ülkelerden biridir. Atatürk’ün var ettiği Cumhuriyet değerlerine sahip olmaya ve hatta yitirmemeye çalıştığımız bir zaman diliminde iken ve acı ki bugün hâlâ töre, berdel ve kadın erkek eşitsizliği ile kadına yönelik şiddeti konuşuyor, tartışıyoruz...

Kadın ve erkek arasında bir kıyas yapıldığında daima “veren” taraf kadındır. Doğum için “acısını”, ev işleri için “emeğini/zamanını”, çokça kere “ruhunu” ve saygısızca kullanılan “bedenini” hep verir ve bunların karşılığında -genelleme yaparsak- saygı ve sevgi görmez. 

Buna şimdi çok sayıda erkek tepki gösterecektir. Mutlaka bu tür sıkıntılar içinde olmayan, mutlu ve huzurlu bir yaşam içinde olan kadınlar da “Nereden çıktı bu yazı?” diyeceklerdir.
 
Bu satırlar; ezilen, saygı görmeyen, kullanılan, iş gücü ve beden olarak görülen kadınlar için yazılmıştır ve acıdır ki bunların oranı azımsanamaz. Umarız ki tüm kadınlar bu yazıdaki tanıma uymasınlar ve mutlu bir oran olarak kalmasınlar. Bu sağlanmışsa; o zaman Atatürk’ün başlattığı kadın erkek eşitliği ülkemizde sağlanmış demektir. Bunu gönülden görmeyi çok arzu etsek de ne yazık ki durum öyle değildir. 
 
Berdel”: kadının arzularının hilafına ver onu istemediği birine “karı” olarak ver gitsin!
 
Kocası öldü, “Aman namus dışarı kaçacak”. Kocasından 20 yaş ufak kardeşine nikâhı kıy!
 
Ya da sevgisiz bir babanın eline birkaç bin lira say ve “mal”  niyetine al!
 
Peki, ya kadın? “Olmaz ben o adama gitmem. Beni berdel diye değiş tokuş yapmayın.” Ya da  “Yahu o benim kardeşim. Ben nasıl onunla nikâh kıyarım” derse ve üstüne de evden kaçarsa? Yani töre denen şu canavara biat etmeyip kaçarsa ne olur?
 
Bunu “hâl” etmek ise en kolayıdır!
 
Alnının ortasından bir kurşun” ya da bir “köprüden aşağı” atılır ve “töre” yerine gelir, bu suretle de “namus” kurtulur, tabi ailenin “şerefi” de… 
 
Bir ömür boyu, iyi ve kötü günlerde yan yana olmayı kabul ederek ve bir yastığa baş koyarak başlanan süreç; nasıl şiddet ve baskı dolu günlere dönüşebilir ve bunu yapan nasıl bir “yaratık” olabilir?
 
Yukarıda değindiğimiz gibi sosyal, ekonomik ve eğitim düzeyi üst mertebede olanlarca da ve çokça kadına yönelik şiddet yapılmakta…
 
Burada ağız kokusunun göreceli tanımı “para” için kadının verdiği taviz ve ruhundan parça parça koparılan, örselenen duygular. Kapıyı vurup gidememek, o verilen bir lokma ekmeğe muhtaç olmak… 
 
Kadınlarımızın (genelde) ekonomik özgürlüğünün olmayışı da bir başka büyük sorundur. Hani erkeğin “ağız kokusu” derler ya bu hem “göreceli” hem de “reel” bir tanımdır. Ekonomik gücü elinde bulunduran, kendine ne isterse alan ve harcayan ama evine, ailesine karşı bu hususta duyarsız ya da katı olan ne kadar çok kişi vardır. Burada ağız kokusunun “göreceli” tanımı; “para” için kadının verdiği taviz ve ruhundan parça parça koparılan, örselenen duygulardır. Kapıyı vurup gidememek, o bir lokma ekmeğe muhtaç olmak ne kötüdür… Bu ağız kokusunun bir de reel tarafı var ama. Karşıdakine hiç saygı duymayan, kaba hatta sadist adamın hakikaten kokan ağzı ve vücudu… “Dayak” ise üstteki anlatımla tamamen doğru orantılı olan bir başka gerçektir… Bu durumlarda kadın bir de oynamak zorundadır. Zira istekli olmamak da çok zaman şiddeti başlatan bir husustur. Hatta erkeğin eksikliğinin de faturası kadına çıkar. Muvaffak olamayan erkeklerin yarattığı şiddetin yüzdesi işlevsellikte sorunu olmayan erkeklerden çok daha fazladır…
 
Bunu anlamak mümkün müdür? Akşam “adam” eve geldi ve sudan bir sebepten ötürü elini kaldırdı ve kadını dövmeye başladı… Ama o “adam” iş hayatında, kendi “sosyal” çevresinde o kadar çok saygın biri ki! Hatta bunu duyan kesinlikle inanmaz…
 
Akşam yemek öncesi “bir öğün dayak”, sonra muhtemelen küfürlerle geçen bir yemek, ama sıra yatma saatine geldi mi “yat aşağıya”… İşte bunu anlamak ise hiç mümkün değildir ve bu çok “menem” bir durumdur… “Döv ve sonra seviş”…
 
Elbette  ki cinsellik tabiatın (karşılıklı) bir gerçeğidir ve olmazsa olmazıdır. Olunca da çok güzel olmalıdır ama kadın da erkek de (sadece)cinsel” bir obje değildir, sadece bir “beden” ise hiç değildir.  Her iki cinsin duyguları, hisleri, arzuları ve sevgileri vardır ve umarız bu kavramların içi; her iki cins için de karşılıklı, bencillikten uzak ve başta saygı ile dolu olsun...  Kadın ve erkek eşit değil, eşdeğerdir. Birbirini bütünleyen ve tamamlayandır. 
 
Araya birkaç cümle ile şu realiteyi sokmak lazım: Çünkü son birkaç aydır Van’daki depremzede çadır ve konteynerlerinde büyük dramlar yaşanıyor. Tespitlere göre depremzede olarak buralarda barınan ailelerde kadına şiddet çok fazla artmış. Adamın artık bir işi yok, çok sayıda aile bireyi ile bir arada barınmak durumunda ve zaten hep “hizmet” etmekle yükümlü olan yöre kadını da ağzıyla kuş tutsa aksi koca, baba, ağabey v.s. tarafından azarlanmakta, horlanmakta ve şiddete maruz kalmaktadır.
 
Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, şiddetin bir de görünmeyen tarafı var! Etrafımızda “mutlu” gördüğümüz kadınların evde maruz kaldığı ama aileden, çevreden saklanan şiddet…
 
Bu da maalesef tam bir “realitedir” ve etrafımızda bilmesek de “sıkça” yaşanan bir durumdur. Çok yakın arkadaşlarımızın hatta akrabalarımızın kaçının bu tür bir şiddet ve baskı altında olduğunu bizler bilemeyiz. Yapılan araştırmalar; bilinmeyen, saklanan şiddet olaylarının, çevrece bilinenlerden çok daha fazla olduğu şeklindedir. 
 
Dünya’da bir kadın tarafından yapılamayacak hiçbir meslek yoktur. Evet, kadın vücut olarak daha narin olabilir. Ama erkekler de kadının yapabileceği çok şeyi, başta “ana” olmayı yapamazlar. Kadın ve erkek eşit değil eşdeğer konumda ve birbirini bütünleyici olmak zorundadır. Yaşamın bütünselliği içinde, Yüce Yaratanın farklı canlılara yüklediği görevler gibi, her iki cins de kendi özellikleri içinde yaşamın bir parçasını sırtlar ve götürürler. 
 
Kadınlar iş hayatında artık erkeklerden çok daha da başarılıdırlar. Bu; emeğin kadınlarca daha fazla ve cömertçe verilmesinden kaynaklanan bir durumdur. 
 
Umarız ki yukarıdaki tüm kötümser cümleler sahipsizdir ve sadece bizim kötümser bakış açımızdandır. Yine umarız ki karşılıklı sevgi ile saygı dolu bir yaşam sergilenmektedir. 
 
Umarız tüm erkekler; kadınları sadece bir beden değil de bir insan, duygularla dolu, sevgiyle dolu bir insan olarak görmektedirler. 
 
 
Tüm kadınların “Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun...
 
Sevgi dolu olsun…
 
Bojidar Çipof
8 Mart 2012
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 225
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 529
Kayıt tarihi
: 29.01.10
 
 

Araştırmacı yazar BOJİDAR ÇİPOF: 1953 yılında İstanbul'da doğdu. Ailesi; Ege Makedonyasınd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster