Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ekim '19

 
Kategori
Yetenekler
Okunma Sayısı
70
 

Dünyada En Güzel Şey

       En büyük depremlerden bile korkmayız biz; gerçeklerin söylenip yazılmasından korktuğumuz kadar.

       Doğru söyleyeni dokuz köyden de kovarız; on dokuz köyden de…

       Yine de uslanmazsa Nâmık Kemal gibi, Magosa zindanına gönderiveririz 38 aylığına.

       Yine de uslanmazsa Nâzım Hikmet gibi, 28 yıl hapse atıveririz. Yine de aklı başına gelmezse, yurtdışına kaçmasına göz yumar, yurttaşlıktan çıkarır, ömür boyu ülkemize girmesini yasaklarız.

       Bütün bu güzel(!) örneklerden gerekli dersi almayan Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Fakir Baykurt gibi yazarları oradan oraya sürer; sık sık gözaltına alıp karakol ve mahkeme kapılarında bekleterek analarından emdikleri sütü burunlarından getiririz.

       Dün öyle idi de bugün farklı mı?

       İçerdeki onca gazeteci ve yazar yetmezmiş gibi, dışardakileri de içeriye tıkmak için uğraşıyoruz.

       Ne iyi yapıyoruz ama değil mi?

       Yazdıklarından dolayı mahkemeye verilmemiş, ceza almamış, hapse girmemiş bir yazara “yazar” mı derim ben!

       Gerçekten de benim en sevdiğim gazeteci, yazar ve şairler hep öyledir.

       Bunca sözden sonra, “tarihten bir yaprak” açalım önümüze:

       Sakıncası yoksa eğer, çok iyi bildiğimiz eğitimci yazar, Trabzon/Beşikdüzü Köy Enstitüsü ile Ankara/Hasanoğlan Köy Enstitüsü ve Yüksek Köy Enstitüsü’nün de kurucu müdürü olan Hürrem Arman’dan olsun yine:

       Bildiğiniz gibi yazarımız, Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirince, İstanbul İlköğretim Müfettişi olarak atanır. (Eylül, 1934) O yıllarda nüfusumuzun % 80’i köylerde yaşadığı için, ülkemizin en önemli sorunu, köylümüzün sağlığı ve eğitimidir.

       Bunun bilincinde olan Arman, Ankara’da yükseköğrenim yaptığı dört yıl boyunca, birkaç arkadaşıyla birlikte, nerdeyse her hafta sonu bir köye gider. Turistik bir gezi değildir bu. Köyün ve köylünün sorunlarını daha yakından görüp öğrenmektir amacı. Yalnızca öğrenmek de değil, çözüm yollarını düşünmek, tartışmak, araştırmak…

       Bir işe gönül verdi mi insan, bağlasanız bile durduramazsınız onu. Örnek mi, dediniz? İşte Hürrem Arman…

       Yükseköğrenimini tamamlayıp diplomanı almış, ülkemizin en büyük kenti İstanbul’a “müfettiş” olarak atanmışsın. Daha ne istersin be adam!

       Otur oturduğun yerde. Köylerden, köylülerden sana ne? Okullara git, öğretmenleri denetle. Raporunu yaz, ver; maaşını al, keyfine bak!

       Nerde böyle bir kafa Arman’da!

       Beyoğlu Halkevi’ne gider. Halkevi Başkanı Prof. Refet Bey’le tanışıp konuşur. O’nunla anlaşarak, 150 kadar öğretmenle birlikte “Halkevi Köycülük Kolu”nu açar. O yıllarda Eyüp, Beyoğlu ilçesine bağlı bir bucak merkezidir ve 12 köyü vardır.

       Pazar günleri, kumanyalarını kendileri alarak halkevinin sağladığı otobüslerle bu köylere giderler. Gitmeden önce, kimin neyi araştırıp inceleyeceğini konuşup işbölümü yaparlar. Sözgelişi, bayan öğretmenler evlere gidecekler; özellikle hanımların sorunlarını öğrenecekler. Beyler, gruplar halinde yaptıkları incelemelerin raporlarını yazacaklar.

       Her hafta bir köyü derinlemesine inceleyip elde ettikleri bilgileri yazarlar. Yanlarında bir iki doktor da götürürler mutlaka. Yazılan ilaçları eczanede yaptırıp ihtiyaç sahiplerine ulaştırırlar.

       İhsaniye köyüne gittiklerinde on yataklı bir dispanser olduğunu görürler. Kadrosunda iki doktor, bir hastabakıcı, bir de ebe vardır.  Ancak ebeden başka kimse yoktur dispanserde.

       Sorup soruşturunca öğrenirler ki, iki doktor da köye hiç mi hiç uğramaz imiş. Ebeden başka kimse yokmuş görünürlerde.

       “Neden acaba?” diye merak edince öğrenmişler:

       Doktorlardan biri, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın yakın akrabası değil miymiş? Dispanserde 10 yatak varmış ama o güne kadar bir tek köylü bile yatmamış. Oysa bu dispansere bağlı 12 köyde her çeşit hastalık vardır.

       Özellikle sıtmalı hastalara ücretsiz olarak dağıtılmak üzere gönderilen kinin ilaçları bile olduğu gibi durmaktadır. Dispanserde bulunması gereken hastabakıcı, doktorlardan birinin İstanbul’daki özel muayenehanesinde çalışmaktaymış.

       Hürrem Arman, akıllı biri olsa, “Ben ilköğretim müfettişiyim. Sağlık müfettişi değilim. Dispanserden, doktordan, hemşireden bana ne!” deyip bu tür çarpıklıkları görmezden gelirdi. Oysa O, bu tür yoksuzlukları da raporlarında açıkça belirtip çözüm önerileriyle birlikte Halkevi Başkanı’na verir.

       Beyoğlu Halkevi Başkanı Prof. Refet Bey de tuhaf bir adam! Aldığı bu tür raporları yırtıp atacağına ya da sümenaltı yapacağına CHP İl Başkanı’na gönderir.

       O yıllarda valiler, aynı zamanda iktidarda olan CHP’nin de il başkanıdır.

       Bu raporlardaki eleştirileri okuyan vali yardımcıları ve dahi Vali, çok memnun kalmış olacaklar ki, Halkevi Başkanı’na bir “emir” ve “ihtar” yazısı gönderir hemen: “Beyoğlu Halkevi Köycülük Kolu’nun, idari işlere karışmaması, sadece incelemelerle yetinmesi ve kol başkanına gerekli ihtarın yapılması” emredilir.

       Böyle bir emri yersiz ve gereksiz bulan Refet Bey, başkanlıktan ayrılır. Yerine Halk Partisi İl İdare Kurulu Üyesi Ekrem Bey gelir. Bir gün, Hürrem Arman’a:

       “Çok güzel, örnek köy incelemeleriniz olduğunu gördüm. Hepsini okudum. Bunları yayınlayalım.” der. Ama bir şartı vardır: “Yayınlanmasında sakınca olan bölümleri çıkaralım.”

       “Ne gibi mi? Sözgelişi; köylerin feci durumunu gösteren bölümler. Gözlemler, istatistikler…”

       Tabii ya! Övgüler düzmek dururken, bunlara ne gerek var! Hangi yöneticinin hoşuna gider eleştiri? Kaş yapalım derken, göz çıkarmak; okuyup yazmış ve bir koltuk sahibi olmuş akıllı insanın işi mi?

       Ancak Hürrem Arman, “Kesinlikle hayır” der bu öneriye. “Olduğu gibi yayınlanırsa hayhay, benden habersiz bir cümlesi bile çıkarılıp yayınlanırsa, bir kopyası bende bulunan raporları aynen yayınlarım.”

       Ya!.. Öyle insanlar da var bu ülkede, böyleleri de…

       Hürriyet gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök’ün, 28 Eylül 2019 günü gazetedeki köşesinde bir fotoğraf… Bir arkadaşı Paris’te çekip göndermiş. Bir kitapçı vitrini… Ve ömür boyu hapis cezasıyla hapse attığımız gazeteci ve yazar Ahmet Altan’ın Fransızca basılmış bir kitabı…

       Merak eder misiniz Türkçe çevirisini: “Bir Daha Dünyayı Göremeyeceğim” Ve alt başlığı: “Hapishane Yazıları”

       İşte Ertuğrul Özkök’ün notu:

       “Bir iktidar için sürgündeki veya cezaevindeki yazar, aydın, sanatçı, dışarıdaki özgür yazardan çok daha olumsuz etki yapar.”

       Ben de imzamı atarım bu sözün altına.

       Değerli yazar dost Hikmet Altınkaynak da 12 Eylül 2019 günü Cumhuriyet’teki “Dünyada En Güzel Şey İfade Özgürlüğüdür” başlıklı nefis yazısında anlatıyordu: Barış Manço, o muhteşem çocuk şarkısı “Arkadaşım Eşek”i tamamladığında, TRT yönetimi, “Arkadaşım eşek sözünü, ‘Arkadaşım Kuzu’ olarak değiştirirsen yayınlarız, yoksa mümkün değil!” der.

       Barış Manço, “Yüce keyfiniz bilir!” deyip asla kabul etmez bu öneriyi.

       Böyle onurlu yazarlarımız ve sanatçılarımız da var bizim.

       Hikmet Altınkaynak, başlıkta kullandığı, “Dünyada en güzel şey, ifade özgürlüğüdür!” sözünü, iki bin yıl önce bu topraklarda yaşayan Sinoplu Diyojen’in söylediğini yazmış. İlginç değil mi?

       İfade özgürlüğü yoksa öteki özgürlüklerin ne anlamı kalır ki?

 

                                                                                  Hüseyin Erkan                                           

                                                                  huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 300
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster