Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mayıs '13

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
848
 

Dünyanın en iyi ikinci şeyi

Dünyanın en iyi ikinci şeyi
 

Bu resme bakıp, sakince birasını içen adamdan. Bir Suret035 öngörüsü.


İşyerinden Sami abiye, sen dedim dişlerini filan mı temizlettin, sürekli sırıtıp duruyorsun, dedim. Yok, dedi yeni bir laf öğrendim, dedi: “her zaman gülümse çünkü gülüşüne kimin aşık olacağını bilemezsin” dedi. Bu saatten sonra sana aşık olmamı bekleme benden, dedim. Yok dedi, senin üzerinde gülümsememi idman ediyorum, yüzümü gülümsemeye alıştırıyorum, dedi. Sakin kaldım.

Hani Bukowski diyor ya: “Bir tek ben miyim böyle yaşayan?” Bazen O'na cevap veriyorum: “Yok be Pis Moruk, Bir Perşembe sabahı üçüncü birasını içip; yazıya içine döken başka kaybolanlar da var.”

Birini beğenirsiniz, ondan hoşlanmaya başlarsınız, ona aşık olursunuz, aşkınız karşılık bulmuşsa sevişirsiniz. Bunun sıralaması budur arkadaşlarım. –Peki Suret bey, istediğimiz aşamadan başlayamaz mıyız? Başlarsınız elbette, başınızı bekleyen mi var arkadaşım! Ben sadece doğal akış diyagramının böyle olduğunu söylüyorum. O'nun dışında sondan başlayanı da gördüm ben, o da kendi iç dünyasında özgün bir arkadaş, sinsi ya da pis değil bence, belki biraz kafası karışık, seviyoruz biz onu da.

İşyerimize yenice başlayan, hafifçe kültürlü görünme çabasındaki bir kızdı. Kişisel gelişim kitapları okuduğunu biliyordum. Geçenlerde, şu sıralar ne okuyorsun Suret? dedi. Shantaram diye bir roman okuyorum, dedim. Yazarı kim? dedi. Gregorye David Roberts diye birisi, dedim. Burun kıvırdı, sanırım yazarın isminin bilindik yabancı isimlerden oluşmasını banal buldu. Canan Tan okumam gerektiğini söyleyip, kırmızı ojelerini sürmeye devam etti. Bu konuşmaya şahit olan Sami Abi müdahil olmak ister gibi homurdandı, hemen kendisini sigara içmeye dışarı çıkardım. “Ulan şu kezbana niye haddini bildirtmedin?” dedi. Ona: “Kızım! Bu arkadaşın unuttuğu senin okuduğunu beşe katlar üçle çarpar; kiminle dans ettiğine dikkat et diyeceğidim” dedi. Boş ver dedim, O'nun yaşındayken ben de öyleydim, hevesini baltalamayalım, dedim. Eminim bizden de çok daha iyi dans ediyordur, deyip konuyu kilitledim. Sakin kaldık ve sessizce uzaklara baktık.

Şu hayatta durduk yere iç burkan bir detay varsa, eski sevgilinin çocuğunun sünnet düğünü davetiyesini almaktır. Ya dersin, bana davetiye gönderdiğine göre, bak ne güzel iki medeni insan gibi ayrılmışız demek ki, onun gönlünde dost kalabilmişim demek ki, dersin. Efendi gibi giyinip kuşanıp, durumuna göre çeyreğini alıp, medeni bir insan gibi gitmeye niyetlenirsin. Hatta takımı takar, nazikçe anne babayı tebrik edip, 15-20 dakika içinde ayrılırım; belki oradan kendi başıma bir bara gidip eski günlerin anılarını zihnimde canlandırıp, medenice 1-2 bira atarım diye aklından geçirirsin. Sonra davetiyeyi daha dikkatle incelemeye başlarsın, düğünün yeri zamanı vs. Sünnet çocuğunun adını okuduğunda inceden bi için burkulur, hesapta ayrılırken bile “çocuğuma erkek olursa senin adını vereceğim” demişti, oysa “Veysel Turgay” diye iki isim koymuş, olsun varsın dersin, harf satın almadan içinden “Suret” türetilebiliyor. Davetiyeyi zarfına yerleştirirken tekrar zarfın üzerini okursun, aslında (Suret 035 eliyle Nermin) yazdığını fark edersin, bir anda davet edilenin sen değil teyzenin kızı Nermin olduğunu anlarsın. Belli ki eski sevgili o dönem epeyce kankalık ettiği Nermin’in adresini tam çıkaramadığından (birazcıkta senin canın yansın istediğinden), davetiyeyi sana göndermiştir; böylece eski sevgilinin bir anlamda seni kargo elamanı yerine koyduğunu çözersin. İçin burkularak yine de “Veysel Turgayın pipisi sağ olsun” deyip davetiyeyi çöpe atarsın, çünkü Nermin’in Veysel Turgay için Fransa’dan gelemeyeceğini bilirsin. Dolaptan çıkardığın çilek hoşafını içip serinlemeye çalışırsın, iyimser hallerine zibilyonuncu küfrünü edip, bir sigara içersin. Medeniniz yere batsın!

Onu bunu boş ver de: 2-3 hafta önce seni öldüreceğini sandığın bir duygunun yerini; bambaşka bir heves, bambaşka bir heyecan alınca kendinden utanmıyor musun? Utanıyorsun bence. Tutarsız ruhuna şaşırıp, adına tutku dediğin ihtiras dediğin kavramları yargılamıyor musun? Yargılayıp asıyorsun bence. “İnsanım altı üstü, dün dündür bugün bugün” deyip kalbinin yeni çarpıntısına alışmaya çalışıyorsun, uzaklarda aradığının yakınında olduğunu görüp, doğanın şakacılığına gülümsüyorsun. Peki hoş geldin, gül kokusu kaldı elimde. Huzur verdin, sakin kaldım.

Alkol tuzaktır, şarkılar tuzaktır, hız tuzaktır, şiir tuzaktır, aşk büyük tuzaktır. Dozu aştığınız da kitaplar bile tuzaktır. Öğrendim, sakin kaldım. (Güzelin ayah bileğine de mi bahmiyah? O da mı tuzahtır? –Yok o sevaptır.)

“Senin için tasarlandı, seni tanır, sesini algılar, ne istediğini bilir, seni dinler, gözlerini takip eder.” Böyle televizyon var, telefon var. Adamlar yapmış bunu ama sen böyle bir insan bulamıyorsun he mi? Makinelerin yükselişi işte, deyip geçme dostum! Bence insanlığın tökezlemesi bu. Dünyanın en iyi 1. şeyi hakkında bir fikir birliği yok: kimine göre para, kimine göre sağlık, kimine göre güç, kimine göre mutluluk. Ancak dünyanın en iyi 2. şeyi için ortak bir görüş var, bence evrensel derecede ortak bir fikir birliği: sizi gerçekten dinleyen birisi, dünyanın en iyi 2. şeyi.

Kurutulmuş acı biberi ince doğrayıp, az yağla kavurup, üzerine sarımsaklı süzme yoğurt döktüğünüzde mucizevi bir meze elde ediyorsunuz ki sakin kalmanız mümkün değil.

Bahattin amca: “Nasıl gidiyor?” dedi. Mutluyum, dedim. “Mutluluğun ağır yükü ancak acının merhemiyle taşınabilir” dedi. “Acı olmasaydı mutluluk bizi yer bitirirdi” dedi. Mutlu olmamdan mutlu olduğunu da söyledi, son bir öğüt verdi: “Şunun şurasında kaç yıllık ömrüm kaldı evlatım, mutlu olmandan mutlu olan bir ihtiyarı mutsuz etmemelisin” dedi. Sakin kalamadım, ağlamaklı oldum.

Ben bugün buraya ayıp/argo bir şey de yazmak istemem ama yeri gelmişken söylemeden de duramayacağım. Hatun kısmında kalça derisinin imalatı çok özel bir şeyden yapılmış olsa gerek, ipeksi ve kadifemsi, bildiğin nano teknoloji. Ne bileyim ben, ne biliyorum da zaten ben? Demem o ki ölmeden evvel dokunulması gereken 10 kutsal şeyden birisi de budur. (-Bunca yeri gelmişken Suret bey, diğerleri nelerdir acaba? – Güzel kardeşim hepsini ben söyleyemem ama sen yine de: sıfır alınmış bir arabanın kokusuna, taze açılmış bir biranın köpüğüne, sevdiğin bir filmin müziğine, irice bir kirazın yüzeyine, kızıl saçlı bir hatunun gözlerine, iri dudaklı bir hatunun memelerine, aynı hatunun mavi ojelerine dokunmayı bir dene bence. Ölmeden becermelisin ama. Ölünce kıymeti yok çünkü. Ondan kelli paso toprak doluyor avuçlarına.)

Son olarak şunu da söylemeliyim ki: en umutsuz, en tükenmiş, en kaybetmiş hissettiğinizde; yeni bir umuda, yeni bir ihtirasa, yeni bir kokuya çok yakınsınız demektir. Hani: “Karanlığın en yoğun olduğu an, aydınlığın en yakın olduğu zamandır.” diye bir geyik var ya, o geyik doğru. Çok şükür.

Peki şimdi cidden sakin olun, tv’nin/müziğin filan sesini kısın, elinizdeki kahveyi/çayı/çilek hoşafını filan da sehpaya koyun ve hayata dair en muhteşem tüyomu okuyun. Şu kısacık konuklukta bulup bulabileceğiniz en anlamlı değer: lüzumunda arkadaşınız, lüzumunda dostunuz, lüzumunda sırdaşınız, lüzumunda akıl hocanız, lüzumunda sevgiliniz olabilen/olabilecek insandır. Lüzumunda elbette siz de onun her şeyi olabilmelisiniz. Böyle birini bulduğunuzda ona sımsıkı tutunmaya bakın, ondan asla vazgeçmeyin. Onu hiç kimse yerine koymayın; onu hiçbir şeye değişmeyin; onun varlığını bilmek, onun ağzından dökülenleri anımsamak bile size devam etme gücü verir. Onu mümkünse pamuklara sarıp sarmalayıp saklayın. Henüz bulamadınız mı? Aramaya inanın.

Eroir

“Eskiler alınır” dan başka ses yok.

Olmasında, bizden eskisi yok.

Cemal Süreyya şiiri, sessizlik ister.

Hayyam’la Bukowski, “iç hadi” der.

Bu yalnızlık, bu sessizlik yendiğinde

Bu çılgın usandırıcı nümayişi

Sefa sürer şiir sevenler.

Son kalan sır ölüm olduğunda bile

Birazcık daha yaşamak diler

Sakin kalanlar.

Lütfen şimdi herkes müsade etsin birbirine

Bildiğince yaşasın gülümseyen yalanlar.

Ben Buldum.

Özlü Laflar: “İlk başlarda birini gerçekten sevdiğimizde en çok korktuğumuz şey onun bizi sevmekten vazgeçmesidir. Elbette aslında korkmamız gereken ölseler de, gitseler de onları sevmekten vazgeçememektir.”

“Aşık kalpler aşırı yüklenmiş cankurtaran sandalına benzer. Sandalı su yüzünde tutabilmek için gururunu, kendine saygını ve bağımsızlığını dışarı atarsın. Bir süre sonra ise tanıdıklarını, arkadaşlarını atmaya başlarsın. Yine de yeterli olmaz. Cankurtaran sandalı hâlâ batıyordur.”

“Birini incitmenin en kesin yolu, ona kayıtsız şartsız güvenmektir.”

“İnsanların bize yapabilecekleri en kötü şey bizi utandırmaktır. Ve diğerlerinin yaptığı zulümler en çok da içimizdeki, dünyayı sevmek isteyen yanımıza zarar verir. Küçük düşürüldüğümüzde hissettiğimiz utancın bir kısmı da insan olmaktan duyduğumuz utançtır.”

“Her erdemli davranışın ardında karanlık bir sır vardır ve aldığımız her risk çözülemeyen bir gizeme sahiptir.”

Shantaram’ın ( Tanrı'nın huzur ve sükûnet bahşettiği sakin adam) yazarı Gregory David Roberts bulmuş. Siz daha çoklarını bulup altını çizebilirsiniz, tabii 863 sayfalık bu kültü okumayı seçerseniz.

Sakin kal blog.

 

 

 

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

:))seni okumayı seviyorum. Fırat Budacıyı, Umut Sarıkayayı Metin Üstündağı...bilimum ayrıntıcıları, hayatı tepetaklak görenleri sevdiğim gibi :)

tijence 
 24.05.2013 12:27
Cevap :
Yakın Dostum Tijen, Canan Tan, İpek Ongun, Tuna Kiremitçi, Serdar Özkan filan okuyorum ben daha çok; bunları okurken de Serdar Ortaç dinliyorum:"Git daha çok kayıp gülüne sövdürmeden; aşk bu kızılötesi yaralı müzesi hakaret edemem!" :)Tavsiye ederim sen de böyle yapmalısın; o zaman bak nasıl da bilinç, kültür kültür akacak paçalarından...Dur ben bi saçıma jöle vurup geleyim...Sağ ol.  25.05.2013 8:50
 

Gerçekten de öyle sizi dinleyen, dinlemekle kalmayıp anlayan, a demeden aa diyen ya da a dediğinde b yi c yi getiren biri en kıymetli, en değerli şeydir. kaybetmemeli bulunca.Bir sürü şeyi çok akıcı konuşur gibi anlatıyorsunuz. Okurken her cümleye içinden bir şey söylüyor insan. buraya hepsini yazmak mümkün olmadığından çok iyiydi demek en kestirmesi.

ümitümit 
 24.05.2013 9:05
Cevap :
Kuşkusuz hayatın bir döneminde rastlanıyor bu minvalden birisine; bazen fark edilemiyor, bazen o sizi göremiyor, nadiren de birbirinizin farkında oluyorsunuz. İşte o vakit bunun kıymetini bilmenin dışında, özenle korumak da lazım geliyor. Çok mühim, çok seçkin, çok yaratıcı birliktelikler bunlar. Güzel sözleriniz için de ayrıca teşekkürler.  25.05.2013 8:38
 

Çok güzeldi!Yüreğinize sağlık.Gülümseyen yalanlar da yaşasın elbet..

Abbas Oğuz 
 23.05.2013 22:20
Cevap :
Sağ olun, hep birlikte inşallah...  25.05.2013 8:33
 

bildiğince yaşasın gülümseyen yalanlar..sokağımıza ayıcı gelirdi küçükken..bayılırdık o oynayan ayıya..youtube'den ayıcı bayram'ı izleyeyim bari..özledim vallahi:)

mis-tress 
 23.05.2013 20:52
Cevap :
Yaşasın elbette arkadaşım, hayatımızın renkli anları onlar. "Ayı kucaklaşması" diye de bir şeyin olması-(bknz.Shantaram). Tşk.kürler...  25.05.2013 8:33
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 291
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 788
Kayıt tarihi
: 27.01.10
 
 

En güzel hikayesini henüz yazmamış olan, Smyrna'da yaşayan, henüz yolun yarısında bulunan, kamu g..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster