Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Kasım '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
293
 

Düşmek...

Düşmek...
 

-İyileşir mi şu anda cevaplamak zor. Gelişmeyi zaman gösterecek.
 
Bir hayal dünyasında gibiydi sanki. Işığı algılıyordu. Sözcükler dalgalanan yoğun bir akışkanlığın duvarlarına çarpıp birbirlerinin içine girip dalgalanıyor gibiydiler. Zaman mı; o da öyle... Sonra bir ses, belleğinin dip, karanlık bir köşesinde kıvrılıp kalmış, ama netliğini hiç yitirmemişçesine saklı, bildik bir ses çıktı geldi aydınlığına. Ne kadar da netti.
 
-Bırak kaldırma; kendisi kalksın. Her düştüğünde kaldıracak birisi olmayacak yanında. Bunu ne kadar erken öğrenirse o kadar iyi. Bırak... 
 
Sesi algılıyordu. Derinden, çok derinden akıp giden, hep aynı düzeyde bir vızıltı sesi gibi; sürekli. Dar bir tünelin içinde bir sedyede hafiften sırt üstü kayar gibiydi. Tünelden çıktığında aydınlık geldi vurdu gözkapaklarına.
 
-Rapor hazır olur olmaz doktor beyin bilgisayarına geçerim kopyasını.
 
Koridorlar, aydınlık, karanlık sonra. Ayak sesleri, kısık konuşmaları dalgalanan, oradan oraya gidip gelen kalabalığın, açılan kapanan kapıların sesleri; arada çocuk ağlamaları. Açılan kapısı asansörün ve ışık. Sonra her katta durup kalkarak bir yükselme; inenler binenler ve her seferinde değişken ağır bir koku hastane kokusuna karışan. Elleri duyumsuyor sırtında, başını, kollarını bacaklarını tutan elleri. Sırtında dalgalanan altındaki havalı yatağın titreşimlerini.
 
Düşünce sağ dizini çarptığını anımsıyordu ve kanadığını. Ağrıdan ağladığını da. Ulu bir ceviz ağacının koyu yeşil gölgesi kaplamış gibiydi sanki her yeri. Ve ceviz yaprağının hiç unutamadığı kendine has o kokusu. Bir ses uzaklaşır gibiydi derinliklerine, yıllar öncesine.
 
-Bir gün düştüğünde yanında kimse olmayacak!..
 
Sabahtı açtı gözlerini, ışık yaktı, kırpıştırdı.
 
-Biliyordum; bak açtın gözlerini.
 
Kadının sesinde bedeli ödenmiş kırık bir sevincin dalgalanmaları yükseliyordu. Başını açık pencereye çevirdi. Uzakta yeşil mavi tepeler, birbirinin içine geçmiş yerleşim yerleri, açıklıklarda sabah pusu içinde dalgalanan bir ağaç denizi görülüyordu. İçeriye ılık bir sabah esintisi dağılıyordu hafiften bir tül gibi dalgalanarak, ceviz yaprağı kokuyordu sanki. Ve görünmeyen otoyolda akıp giden sabah trafiğinin biteviye homurtusu. Konuşmak için ağzını açtı, sesi çıkmadı; konuşamıyordu; boğulur gibi oldu. Şaşkınlık ve çaresizlik dolu bakışlarını kadına çevirdi.
 
-Çok şükür; biliyordum; biliyordum atlatacağını. İyi olacaksın...
 
İplik gibi gözyaşları yanaklarından aşağılara süzülüyordu kadının. Elini ona uzatmaya yeltendi, yapamadı; sağ kolu yerinde yoktu sanki. Ayağı da öyle. Geldi, çarpık dudaklarına acı ve umutsuzluk taşıyan gülümsemeye benzer bir şey oturdu; dondu kaldı... Kadın kapıyı açmış bağırıyordu. Telaş ve heyecan taşıyan sesin içinde sevinç renkleri duyuluyordu.
 
-Hemşiranım; doktor beye haber verin, açtı gözlerini; gözlerini açtı, açtı...
 
Döndü geldi; sevinçle kucakladı adamı, öptü her iki yanağından uzun uzun. Gözyaşları adamın sakalları uzamış yanaklarını ıslattı.
 
Ulu ceviz ağacının gölgesinde oturuyorlardı. Kargalar ağacın üst dallarında erişilememiş, kurumaya durmuş cevizleri düşürüyor, sonra dalıp kırılan cevizleri alıp uzağa taşıyor ve içlerini yiyorlardı.
 
-Görüyor musun; ne akıllı yaratıklar bu kargalar.
 
Zaman birbirinin içine geçmiş bir yumak karmaşası gibiydi. Ne oldu der gibisine baktı kadına.
 
-Geceydi, düşmüştün, hastanedeyiz şimdi.
 
Ses süzüldü geldi zamanın içinden.
 
-Bir gün düştüğünde yanında kimse olmayacak!..
 
Açık pencerenin dışına bir karga siyah bir gölge gibi geldi kondu. Açık gagasında kırık bir ceviz vardı. Ürktü anında; havalandı, rüzgara bıraktı kendini kara bir bez parçası gibi dalgalanarak uzaklaştı...
Düşmüşüm, yalnız değilim; kalkabilecek miyim diye geçirdi aklından adam. Burnuna belli belirsiz bir ceviz yaprağı kokusu gelir gibi oldu. "Bırak kendi kalksın" diyen bir ses duyar gibi oldu, yitti gitti sonra. Zaman düşer gibi oldu...
 
Akın Yazıcı
14 Kasım 2017/İzmit
 
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Aslında hep yalnız değil miyiz? Kalabalıklar içinde yalnızız. Binlerce kez düşüyoruz, ama kimse fark etmiyor bile. Hüzünlü bir gülümseme ile örtüyoruz yaralarımızı. Güldüğümüzü sanıyorlar ama gözlerimizin içinde saklı gözyaşlarını görebilen çok az... Yazınızı okurken, içimden bunlar geldi geçti. Gönlünüze, yüreğinize sağlık, değerli meslektaşım...

fisun gökduman kökcü 
 25.03.2018 11:06
Cevap :
Aynen öyle, mesleğimiz gereği kendimiz ve yakınlarımızın düşüşlerini öteliyerek, hep başkalarının düşüşleri için yardımcı olmaya çalıştık bir ömür boyu. Saygılarımla...  25.03.2018 14:25
 

Akın Bey,düşmek,özellikle her yaşlının karşılaşacağı bir durum.Düştüğümüzde,yanımızda kimse olmayabilir.Zaman düşer mi? Somutlaştırma,ilginç bir kurgulama,canlı bir betimleme.Selam ve saygılar.

Hüseyin Başdoğan 
 14.12.2017 12:38
Cevap :
Zaman düşmez sayın hocam; keşke iyilik ve güzellikde düşmese... Saygılarımla...  14.12.2017 17:42
 

Akın Bey, öyküler insanı alıp bazen düş dünyasına götürüyor ve anıları tazeliyor, ne güzel. Sevgiler değerli arkadaşım.

Şahin ÖZŞAHİN 
 14.11.2017 22:31
Cevap :
Teşekkürlerim ve sağlıklı günler dileklerimle...  15.11.2017 10:26
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 184
Toplam yorum
: 432
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 378
Kayıt tarihi
: 07.05.14
 
 

1965 Ankara Üniversitesi Tıp fakültesinden asker hekim olarak mezun oldum. Gülhane Askeri Tıp Aka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster