Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ocak '19

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
51
 

Düşünce Dünyamızı Etkileyenler m-41

Yeni bir insan tipi yaratmak

Paylaşacağım metin, Prof. Dr. Mehmet Kaplan’a aittir. Daha önce birkaç metnini paylaştığım Mehmet Kaplan, 18 Mart 1915 tarihinde Sivrihisar’da (Eskişehir) doğmuş, bir bilim adamı olduğu gibi, aynı zamanda düşünce adamıdır da.

Bugün 23 Ocak 2019, Mehmet Kaplan’ın vefatının otuz üçüncü yıldönümü. Bir rivayete göre, çocuk yaşında vefat edenlerin dışında, herhangi bir kişi kaç yaşında vefat ederse etsin; öbür dünyada otuz üç yaşında olurmuş. Tabii ki kastedilen fiziksel yaş, beşeri gerçeklikte fizik çok daha önemlidir çünkü. Belki de bu rivayet beşeri bir vehmin sonucudur.

Kim bilir?

Sözgelimi Yahudilerle işbirliği yapan Romalı egemenin, Hz. İsa’yı, otuz üç yaşında çarmıha germesi, ya da öldürmek istemesi, devamında gökyüzüne yükseldiğine inanılması… Yaşarken zulmedenlerin, vefatı sonrasında, ya da göğe yükseldiği inancıyla O’nu beşeri bir inşanın konusu yapması. Ve benzerlerine zulmetmenin de bir zemini haline getirmesi vs.

Hz. İsa, örneğini geçmişten bugüne yaşayan pek çok insanı içine alacak şekilde genişletmek mümkün. Sonuçta Peygamberler de bir insan değil mi? Evet, zulmetmek ve akabinde yüksek payeler vermek; bir günah çıkarma mı, yoksa bir sonraki zulmün zemini yapmak gibi beşeri bir duyarsızlığın, ya da umarsızlığın eseri mi?

Doğrusu bu soruya verilecek cevap, kişinin nereden baktığına bağlı olacaktır. Bu anlamda bu sorunun birden fazla cevabı vardır, öyle ya, beşeri hayatta soru da, sorulara verilecek cevaplar da pek çoktur.

Mehmet Kaplan’ın, 18 Mart 1915 tarihinde doğduğunu düşündüğümüzde, yaklaşık 104 yaşında olduğunu söyleyeceğimiz gibi, düşüncesi üzerinde düşünen bir düşünce adımı olması hasebiyle, düşüncesi üzerinde düşünen adamın ilk atası Hz. Âdem’in yaşına denk olduğu da bir gerçektir. Çünkü Hz. Âdem ile başlayan varoluşun içindeyiz, ne ondan bağımsızız, ne de böylesi bir varoluşun yegâne sahibi Yaratıcıdan uzağız.

Her ne kadar fiziksel görüntümüz somutlasa da her birimizi, fiziği diri kılan ruhlarımızı; Ezeli ve Ebedi varlığından üfleyen de Yaratıcımız olmuştur. Böylesi bir inanç dairesinden bakınca, yaş meselesi de bir hayli anlamsızlaşıyor; ama neyse.

İki ay kadar önce, 24 Kasım 2018 Cumartesi günü, Mehmet Kaplan’ın, Karacaahmet Mezarlığı’ndaki mezarı başındayım. Yanında da bir genç var, bu sırada Mehmet Kaplan’ın, “Büyük Türkiye Rüyası”nda yer alan ‘Yeni bir insan tipi yaratmak” başlıklı metni okuduk.

Mehmet Kaplan, bu duruma sevindi. Bununla birlikte okuduğunuz metni; paylaş okuyucularınla dedi bana. Bu yazıyla bu isteği yerine getiriyorum, umarım okuyucularım da böylesi bir metni düşünerek okurlar…

Bir edebiyat anketinde sormuşlardı: ‘Anadolu’nun sosyal gelişmesinde sanatçının görevi ne olmalıdır?’ ‘Yeni bir insan tipi yaratmak’ diye cevap vermiştim.

Çok umumi ve müphem olan bu cevabı açıklamak için her kelimesini ele almam gerekiyor.

İlkin, ‘insan tipi’nden ne anladığımı belirteyim. Birbirine yakın manalar taşıyan ‘fert’, ‘tip’, ‘şahsiyet’ kelimeleri ayrı gerçekleri ifade ederler. ‘Fert’ deyince bir insanın yalnız kendisine has varlığını kastediyorum. Bu manada her insan bir ferttir. Polislerin çok işine yarayan parmak izlerine varıncaya kadar başkalarından ayrıdır.

Ferdîlik insanın değiştirmesi ve değiştirilmesi mümkün olmayan temel yapısıdır. Kimse gözünün rengini, burnunun biçimini değiştiremeyeceği gibi mizacını da değiştiremez. Ferdiyet bizim değil, Tanrı’nın eseridir. Alınyazısı denilen şey, Tanrı’nın bize verdiği kaya gibi sert beden yapısının hayat boyunca değişmeyen çizgilerinden ibarettir. Fakat aile, okul, çevre bu kayayı mümkün olduğu kadar yontar ve ondan kendisine göre canlı bir heykel yaratır. Bu heykele şekil veren bir ‘örnek’ vardır ki işte ben ona ‘insan tipi’ diyorum.

Bu insan tipi çağlara ve medeniyet merhalelerine göre değişir. Mesela Türkler Orta Asya’da avcı-göçebe-akıncı hayatı yaşarlarken çocuklarını Oğuz Kağan, Dede Korkut, Manas destanlarında tasvir edilen örneğe göre yetiştiriyorlardı. Vahşi hayvanlarla ve düşmanlarla her an karşı karşıya bulunan ve savaşan bu tipin beden yapısı bakımından kuvvetli, ruh yapısı bakımından cesur ve kahraman olması şarttı. Bu cemiyet ancak böyle bir ‘insan tipi’ sayesinde yaşayabilirdi. Göçebe devri edebiyatında bu tipin tasvir edildiğini ve yüceltildiğini görürüz.

Yerleşik medeniyete geçtikten sonra bu yeni medeniyete uygun yeni bir ‘insan tipi’ne ihtiyaç vardı. Bu devirde artık bütün cemiyet fertlerinin savaşçı olarak yetiştirilmelerine lüzum yoktu. Ordu ayrı bir sınıf halinde teşekkül etmişti. Göçebelik devrine mahsus ‘Alp tipi’, İslam ideolojisine göre yetiştirilerek ‘Gazi tipi’ haline geldi. Türkiye’yi ‘Gazi’ Mustafa Kemal Paşa’ya gelinceye kadar bu tip fethetmiş ve korumuştur. Eski edebiyatımızda pek az incelenmiş bir ‘Gaza edebiyatı’ vardır. Bunlar İslamlıktan önceki destanlardan tamamıyla farklıdır.

‘Gazi tipi’ sınırları müdafaa ediyor ve genişletiyordu. Onun koruduğu geniş kitle yine İslamiyet’e dayanan bir barış hayatı yaşıyordu. Bu barış hayatı sakin, içe dönük, mistik insan tipini yaratmıştı. Mevlana’lar, Yunus Emre’ler, Hacı Bayram Veli’ler, Eşrefoğulları işte bu tipe giren şahsiyetlerdir. Ortaçağ’da bunların yanı sıra daha birçok insan tipi vücuda gelmiştir.

Tanzimat’tan sonra Türk cemiyetinin değişen şartlara uyması zaruretini anlayan Türk yazarları, bu çağın duygu ve düşüncelerini benimseyen yeni insan tipleri yarattılar. Mesela Namık Kemal nesli ile başlayan ve tesirleri 27 Mayıs’a kadar gelen ‘ihtilalci insan tipi’…

Bu tip, dışa dönük, aktif olması ve sosyal mesuliyet şuuru taşıması bakımından Ortaçağ’ın yarattığı içe dönük, pasif, rahatına düşkün ‘kalem efendisi’ tipinden tamamiyle farklıdır. Onda Alp, Gazi, Veli tiplerinden bazı çizgiler vardır. Fakat esas itibariyle ‘yeni, modern bir insan tipi’dir.

Tanzimat sonrası Türkiye’nin son derece çeşitli meselelerle karşılaştığı ve muhtelif safhalardan geçtiği için yeni edebiyatta anlatılan insan tipleri de çok değişiktir. Bunların hepsini burada anlatmaya imkân yok. Sadece Halide Edip ile Reşat Nuri’nin yarattıkları ‘Modern Türk kızı tipi’ni hatırlatayım. Önce romanlarda hayalleri görünen bu tipler daha sonra hayatta yaşamaya başlamışlardır. Bugün Türkiye’de binlerce ‘Çalıkuşu’ vardır.

‘Şahsiyet’, tipin ferdiyetle birleşmiş, hayatta rastlanan örneğidir. Şahsiyet de ferdiyet gibi yalnız kendisine has özellikler taşır. Fakat o, benimsemiş ve geliştirmiş olduğu değerlerle –ki buna kültür diyoruz- Tanrı’nın kendisine verdiklerini de, örneklerini de aşmıştır. Dünyada en üstün kıymetin ‘şahsiyet’ olduğuna inanıyorum. ‘Tip’ ona nazaran basmakalıptır. Fakat bir insan ancak muayyen bir örneği benimsemek suretiyle ferdiyetini aşar ve kültür sayesinde şahsiyet haline gelir. ‘Tip’, ferdiyet ile şahsiyet arasındaki bir köprüdür.

Yapılan bunca ihtilal, inkılâp, ıslahat, icraata rağmen Anadolu, maddi ve manevi bakımdan henüz esaslı bir şekilde değişmemiştir. Bunun sebebini, ben, Anadolu’nun şartlarına uygun bir ‘insan tipi’ yaratamayışımızda buluyorum. Cumhuriyet devrinde Anadolu’yu ve Anadolu insanını anlatan pek çok eser yazılmıştır. Anadolu’yu değiştirecek yeni bir insan tipi de ortaya atılmıştır. Fakat ben bunların yeterli olduğuna inanmıyorum.

Hayata tesir edici bir insan tipi yaratmak güçtür. Bunun için en az üç şeye ihtiyaç vardır: Anadolu’yu çok iyi tanımak, Anadolu’ya ve Anadolu insanına verilecek şekli tahayyül etmek, onu sanatkârane bir şekilde anlatmak. Bunların birisinin eksik veya hatalı olması ‘Ölü tipler’ doğurur. Bu tiplerle kastettiğim, hayata dinamizmini geçiremeyen uydurma insan taslaklarıdır.

Bu yeni insan tipinin özellikleri hakkında başkalarına belki yanlış görünecek bazı fikirlerim var. Ben, Anadolu köy ve kasabalarından çıkan, bir Anadolu gencinin bütün mahrumiyet ve ıstıraplarını yaşayan, fakat yılmayan, kültüre büyük değer veren, okuyan, üniversiteyi bitiren, müspet münasebetler kuran, bütün kalbini ve zekâsını kullanarak çevresini yavaş yavaş değiştiren bir inşa tipi tahayyül ediyorum. Romancı olsaydım böyle bir insan tipini canlandırırdım.

Türkiye’nin ihtilallerle değil, bu tip insanlarla kalkınacağına inanıyorum. Her köy ve kasabada etrafının büyük saygı duyduğu, sözünü dinlediği, örnek aldığı ‘modern veli tipi’dir bu. Fakat eski ‘veli tipi’ gibi ‘içe dönük’ değil, ‘dışa dönük’tür. Tanrı’ya olan sevgisini insanlara hizmet şeklinde gösterir. Edindiği yüksek kültürle halkın inançlarının manasını anlar ve onları hoyratça yıkmak yerine sakin bir ışıkla aydınlatır. Sosyoloji ve psikolojiyi çok iyi bildiği gibi köyün maddi şartlarını inceleyecek ve onları değiştirme vasıtalarını keşfedecek bir bilgiye de sahiptir.

Bu tipe siz belki bir ‘ütopi’ diyeceksiniz ve hayatta böyle bir insan bulunmadığı söyleyeceksiniz. Bizde bu tipe yaklaşan adı sanı bilinmedik birkaç insana rastladım. Avrupa’da bu tipin şahsiyet haline gelmiş binlerce örneği vardır. Orada bu tip Hıristiyan çevrelerden çıkmıştır. Bizde de dini çevrelerden yetişeceğine inanıyorum. Bundan dolayı bu tipe ‘modern veli tipi’ dedim.

Anadolu insanı, İslamiyet’in tesiri dışında yaşadığı hayat şartları icabı dindardır. Yaşayış tarzına sımsıkı bağlı bir duyuş tarzı vardır ki, batıl inançlarla beraber dini de üzerinde taşıyan ve besleyen de odur. Bugünkü Türk romancıları arasında bunu anlayana henüz rastlayamadım. Hepsi de Anadolu’ya basma-kalıp bir açıdan bakıyorlar ve Anadolu’yu değiştirmek için onu reddediyorlar. Tabiata ancak tabiat kanunlarına uymak suretiyle galebe çalındığı gibi cemiyete de onun temayüllerini göz önüne almak şartıyla yeni bir şekil verilebilir.[1]

Mehmet Kaplan, paylaştığım bu metni, 1960’lı yıllarda kaleme almıştır. İlerleyen yıllarda, söz konusu metinde genel çerçevesini çizdiği düşüncelerini; bir edebiyat araştırmacısı olarak 1970’lerin sonları ve 1980’lerin başında edebi eserler üzerinden yazdığı makale türü metinlerle detaylandırmıştır. Daha sonra bu makalelerini bir araya getirip bir esere dönüştürecektir.[2]

Değerli okurlar! Öyle anlaşılıyor ki, her çağın, her devrin, insan tipi arasında birtakım farklılıklar oluyor. Her çağın, her devrin cemiyet hayatında da farklılıklar olduğu bir gerçek. Böylesi bir gerçek karşısında, günümüzün ihtiyacı olan insan tipini, sadece sanatın konusu olmaktan çıkarıp, cemiyetimizi varlığıyla yaşatan, yaşadığı coğrafyayı ve de insanlarını değiştirip dönüştüren bir devinimin aktörü haline getirmek zorundayız. Ama her şeyden önce de bunu gerçekleştirecek insan tipi konusunda hemfikir olmalıyız.

Anadolu insanını, değiştirip dönüştürmekten ziyade, ona yakın gözüken; ama onun cehaletini hem besleyen, hem de sömürenlerin, cemiyet hayatımıza bugüne kadar herhangi bir katkı sağlamadıkları açıkça görülüyor. Bunun birbirini reddeden; ama aynı zamanda birbirinden beslenen iki kutbu olduğu bilinmekle beraber, bazı anlar çoğaldığı da bir gerçek.

Cemiyet hayatını her türlü sömürünün zemini olmaktan çıkaracak, iç beni itibariyle huzuru yakalamış, cemiyet hayatına yansıyan dış beniyle de toplumuna ve de insanlığa hizmeti ibadet gören, yeni bir insan tipine ihtiyaç duyduğumuz bir gerçek.

Mehmet Kaplan’ın, paylaştığım bu metni; bu anlamda üzerinde düşünülmesi gereken bir metindir. Hayırlara vesile olması dileklerimle bağlamak isterim cümlelerimi.

Sabır, sebat ve duayla.

Rıza Üsküdar

23 Ocak 2019/İzmir


  • [1] Mehmet Kaplan, Büyük Türkiye Rüyası, Dördüncü Baskı, İstanbul, 1998, s. 35-38.
  • 2] Bkz. Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar (3) tip tahlilleri, Birinci Baskı, İstanbul,1985.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 3448
Toplam yorum
: 2178
Toplam mesaj
: 195
Ort. okunma sayısı
: 573
Kayıt tarihi
: 15.08.06
 
 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümü mezunuyum. Öğretmenliğim sırasın..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster