Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Kasım '16

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
65
 

Düşünce nedir? Bölüm:I

Yazan:Uçar Demirkan

Isac Newton, bir elma ağacının altında otururken kafasına bir elma düştü. Newton elmanın neden yere doğru düştüğünü düşündü. Ağaçtaki elma gökyüzüne fırlayabilir, ağacın sağına soluna gidebilirdi. 

Ama, öyle olmamıştı. Elma yere doğru düşmüş ve başına çarpmıştı. Öyleyse onu yere doğru çeken bir güç vardı. Sonraları buna yer çekimi denildi.

Yer çekimi, bir doğa yasası olarak hep vardı. Newton yeni bir şey bulmadı. Varolan bir doğa yasasının farkına vardı. Bunu yaparken düşündü.

Sonraları yer çekimi kaldırılabilir mi diye düşünenler çıktı. Bunu başardılar da.

Ben çocukken İzmir’de 20 Ağustos-20 Eylül arasında her yıl uluslararası fuar kurulurdu. Amerika Birleşik Devletleri; bu fuardaki pavyonunda her yıl bir bilimsel yenilik sergilerdi. Bizler de hayranlıkla olanları izlerdik.

Bir kezinde; dünyanın çevresinde dönen bir yapay uyduya yerden komuta ederek, bu uydunun fuar süresince İzmir üzerinden geçmesini sağlamışlardı. Yapay uydu, her gün İzmir’in batısından belirip iki üç saat gökyüzünde bir yıldız gibi bir doğru hat üzerinde gezer ve doğuda yiterdi.

Bu olayın ne denli önemli bir olay olduğunu düşünmüştüm. Öyle ya; yapay uyduya yörünge değiştirten gücün benzeri olan ve çok daha güçlü aygıtlarla sağlanacak çok büyük güçlerle Ay’ın ve belki de güneşimizin de yörüngesi değiştirilebilirdi. Nitekim, delirdiğine hükmedilen bir Alman bilgininin, dünyayı batıdan doğuya doğru döndürebileceğini ileri sürerek bunun için deney izni istediğine dair söylenti de vardır.

Bir kezinde de Amerikalılar pavyonlarına yerçekimini kaldıran bir aygıt koymuşlardı. Aygıt’ın üst yanındaki bir huniden geçen bir çelik bilye hızla aşağı düşerken yerçekimsiz bir alana gelip orada birkaç kez zıplayarak yana doğru deviniyor; bir mekanizma ile yeniden huninin ağzına taşınıp yeniden düşüyor ve aynı olay sürüp gidiyordu. Bunu, cam fanusun içinde, orta yerinde yaratılmış bir manyetik alan ile sağlıyorlardı.

Sonraları, Ege Ünüversitesi Zıraat Fakültesi'ni kazandım ve ilk yılda, tıbbiyeyi kazananlarla birlikte yalnızca FKB dersi okuduk. Bu derste, fizik, kimya, biyoloji ve botanik ve matematik dersleri görüyorduk.

Sait Ali Ankaralı diye bir fizik profesörümüz vardı. O da bir gün, fizik laboratuvarında tabancalı bir gösteri yapmıştı. Belinden çıkardığı tabanca ile ders kara tahtasına ateş etmişti. Kurşun, kara tahtaya bir metre kadar kala bir duvara çarpmış gibi olmuş ve kara tahtaya ulaşamadan yere düşmüştü. Hocamız da bu olayı manyetik alanla açıklamıştı.

Artık günümüzde biliyoruz ki dünyanın çevresinde de manyetosfer diye bir tabaka vardır ve bu tabaka, dünyayı meteor yağmurlarından korumaktadır. Bu tabakayı geçen küçük gök cisimleri de atmosferde yanmaktadır. Uzay filimlerinde de, uzay gemilerinin çevrelerinde bu tür manyetik alanlar(kalkan) oluşturulduğunu izlemekteyiz.

Keza, savaş uçaklarının çevresinde de bu türden mayetik alanlarla füze saldırılarının önlenmesine çalışılmaktadır.

Bütün bu anlatılanlar  ve bu yazdıklarım bir düşüncenin ürünüdür. Düşünce nedir?

Blais Pascal “Mekan olarak evren dört bir yanımı çevreleyip beni bir atom zerreciği gibi yutuyor ama ben zihinsel düşüncemle dünyayı(günümüzde hatta uzayı)kavrıyorum”demiştir. Düşüncenin ne denli güçlü bir olgu olduğunu vurgulamak istemiştir.

Descartes”Düşünüyorum, o halde varım” demiştir. Böylece, kişioğlunun düşünen bir hayvan olduğunu belirtmek  istemiştir. Diğer yandan, böyle demekle Descartes’ın düşününce var olduğunu belirttiği de söylenmektedir.

Günümüzde, daha geniş bir yorumlama ile “ben varlıksam, düşünüyorumdur”diye algılamak da olanaklıdır bu sözleri. Gerçekten de, kuantum kuramına göre, en küçük varlıklar olan atom altı parçacıkların, kuarkların da belli bir “iradesi” vardır.

Bu nedenle, kuarkın hangi yörüngede ortaya çıkacağı bilinememektedir. O halde, kuarkın da düşündüğünü varsaymak doğru olacaktır.

O zaman kuarklar, atomlar, moleküller, hücreler, çok hücreliler, bitkiler, hayvanlar ile benim aramda bir fark yoktur. Benim gibi aslan da çam ağacı da okyanustaki su da bir organizmadır. Çünkü, ben de kuarklardan oluşan atomlardan, atomlardan oluşan moleküllerden, moleküllerden oluşan hücrelerden, hücrelerden oluşan organellerden, organellerden oluşan organlardan(el, ayak, göz, yürek) ve organlardan oluşan organizmadan başka bir şey değilim.

Buradan,”yoktan bir şey var olmaz, var olan bir şey de yok olmaz”doğa yasası devreye girmektedir. Ölüm diye bir şey yoktur. Ölüm, bir biçim değiştirmektir. Öldü denildiğinde ben yok olmuyorum. Başka varlıklara dönüşüyorum. Yani, hiçbir biçimde yok olmuyorum. Ben hep varım. Dolayısıyla düşünce de hep vardır ve var olacaktır. Descartes bunu demek istemiştir.

T.H.Huxley”Bilinende sınır vardır, bilinmeyende sınır yoktur. İnsan aklı anlaşılmazlığın engin okyanusunda barınacak bir ada sağlar. Her kuşağa düşen iş, bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak onu büyütmektir.”demiştir. Adaya toprak katmak, düşünceyle olacak iştir. Ben de  şu anda bunu yapıyorum

Tüm bu deyişlerde “düşünce”nin önemi vurgulanmaktadır. İlk kişioğlundan bu yana düşünüyoruz ve her kezinde evrenin bir gizini ortaya çıkarıyoruz. Düşündükçe, havada asılı olarak duran yüzlerce doğa yasalarını daha çok ortaya çıkarıyoruz.

Yuvarlanan taştan tekerleği buluyoruz ve oradan geometriyi ve matematiği geliştiriyoruz. Sıfırı bulup matematiğin önünü açıyoruz. Dünya yuvarlaktır ve güneşin çevresinde dönüyor diyoruz ve astronomiyi(gök bilimini) buluyoruz. Elmanın yere düşmesinden yer ve kütlesel çekimleri buluyoruz. Türlerin gözlenmesinden mütasyon(kırılma) yı bulup biyolojiyi geliştiriyoruz. Atomları inceleyip kuantumu buluyoruz.

Tüm bunları düşünerek gerçekleştiriyoruz. Tamam bu doğa yasaları doğada varlar ama, onları olayların ve olguların üzerinde düşünerek bizler, kişioğulları ortaya çıkarıyoruz.

İlk kişioğlu ne düşünüyor ne de konuşuyordu. Çevresini gözlüyor, bitkileri toplayıp  besleniyordu. Beslenme ve çoğalma en temel içgüdülerdir. Bunları, kuarklar aşamasından bu yana taşımakta ve gün yüzüne çıkarmaktayız.

Milyonlarca yıl geçtikten sonra kişioğulları, önceki yaşamlarından getirdiklerine ek olarak gözlemlerini ve deneyimlerini beyinlerinde biriktirmeğe başladılar. Daha sonraları; benzer olaylarla karşılaşınca beyinlerindeki deneyimlerini (bilgilerini)anımsayıp buna göre davranmayı  öğrenmişlerdir.

Günümüzde bu olaya düşünce denilmektedir. 

Düşünce; beynimizde birikmiş olan bilgilerin(anıların, düşlerin, duyumsamaların)sistemli olarak ortaya çıkarılması, anımsanması, yorumlanması ve değişik yollarla belirtilmesi olmaktadır.

Konuşmak, yazmak, resim yapmak, yontu yapmak, müzik bestelemek, pandomim yapmak (Tiyatro, opera, operet, şarkı, dans) ve bakışlarla aktarmak gibi yöntemlerle düşünmekteyiz. Uygarlığımızın ileri aşamasında beyinden beyine aktararak da düşünmeyi öğreneceğiz.

Günümüzde; düşünmek için yeni eylemler, yeni gözlemler, yeni deneyimler gerekmektedir.  Oturduğumuz yerden de düşünüyoruz ve yeni modeller ve varlıklar geliştiriyoruz. Evreni ve yeni doğa yasalarını bulmamıza kaynaklık eden, imgelem gücümüz ya da kuşkular olmaktadır.

T.H.Huxley, eski çağlarda düşünmenin çok geliştiğini, ancak bundan sonra yetmiş kuşak kadar insanlığın bir karanlık döneme gömüldüğünü; Darwin’in evrim kuramı ile eski Yunan'daki bu düşünce çağlarına yeniden dönüldüğünü belirtir. Bundan sonradır ki düşünce;  daha hızlı gelişmiş ve insanlık bilim ve uygarlık yolunda hızla yol almıştır.

Kişioğlu; bilinmeyen, gizli kalan nedenleri dile getirmek için; nedenlerin kaynağını bulamadığı için; doğal olanın kaynağı anlaşılır olmaktan çıktığı için “tanrı “demiş ve araştırmalarına son vermiştir. Bu karanlık çağ, bu nedenle yaşanmıştır.

Bulunan hayvan ve bitki fosillerine bakıldığında;milyolarca yıl önce de deneyler yapıldığı ve yanılgılara da düşüldüğü gözlemlenmektedir.

Buradan; kişioğlunun durmaksızın düşündüğünü ve bu yolla günümüzdeki konumuna ulaştığını söylemek olanaklı olmaktadır.

Kepler”Geometri dünyanın yaradılışından önce de vardı…Geometri tanrının ta kendisidir.” demiştir. İşte kişioğlu; düşünce ile bu varolan geometri kurallarını bir bir ortaya çıkarmış ve günlük yaşama uyarlamıştır. Rihnmann’ın düzlem geometrisine Laboçevski’nin uzay geometrisine katkıları büyük olmuştur.

Pitagor ve onun öğrencileri; evrendeki her nenin sayılar ve matematikle anlaşılabileceğine inanıyorlardı. Einstein da matematikle açıklanamayan bir kuramın yarım kuram olarak kaldığını ileri sürmektedir.

Demokritos’a göre; düşünce ve duyumsama; maddenin karmaşık ama yeterince düzenli bir biçimde bir araya getirilmesinden oluşur. Düşünce; tanrının verdiği tin değildir. Bütünüyle maddesel, varlıksal bir olgudur.

Makapurana’nın Jinasena(Büyük söylence) adlı yapıtında (9 uncu yüzyıl)”Bazı akılsızlar,  dünyanın bir yaratıcının elinden çıktığını söylüyorlar. Dünyanın yaratıldığı görüşü yanlıştır, red edilmelidir.

Dünyayı tanrı yarattıysa, yaratılıştan önce neredeydi? Şunu bil ki;  dünya yaratılmış değildir. Zaman gibi, dünya da yaratılmamıştır. Bir başlangıcı ve sonu yoktur. Ve kurallara bağlıdır.”demiştir.

Einstein e=mc2 den sonra “zamanın tanrı olduğu”sonucuna ulaşmış olup bu görüşleri  okumuş olması olasıdır. Çünkü; düşünce, önceki algıların ve gözlemlerin ve deneyimlerin anımsanması ve yorumlanması; bu yolla boşlukta asılı duran yeni bilgilerin ve doğa yasalarının ortaya çıkarılmasıdır.

Düşünce nedir?Kısa tanımlarıyla düşünce;uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında,, kendiliğinden var olan, yalnızca içsel olarak algılanabilen gerçekliktir.

Düşünce; dış evrenin kişioğlunun zihnine yansımasıdır.

Düşünce; niyet,  tasarı, tasa, ilke,  yönetici özellikleri olan savlardır.

Düşünce; kişioğlunu diğer canlılardan ayıran aklın işlevidir diye de tanımlanmakta ise de bu varsayım yanlış görünmektedir. Çünkü; tüm varlıkların kendilerine göre bir beyinleri(bir düşünme merkezleri)vardır. Dolayısıyla da tüm varlıklar düşünmektedir.

Davranışçılara göre düşünce bir ürün;  bilişsel yaklaşımcılara göre ise bir süreçtir.

Düşünce; fikir(düşün) üretimi ile sonuçlanan zihinsel bir süreçtir.

Düşünce ile varolan doğa yasalarını bulabiliyor ve olayları çözümleyebiliyoruz.

Düşünme sırasında kişioğlunun beyninin değişik bölgelerinde ortaya çıkan değişiklikler aygıtlarla gözlenmektedir. Düşünce ile ilgili beynin anotomik yapısı bilinmektedir. Ancak; düşüncenin fizyolojik bir süreç olarak betimlenmesi yapılamamaktadır.

Beyindeki düşünce merkezi henüz bulunamamıştır. Şimdiye dek yapılan gözlemlere göre; beynin kabuğundaki nöronların çalışması ile düşünmekteyiz.

Hayvanların da beyni vardır. Ama onlar düşünmemektedirler. Çünkü;  kişioğlunun beyni yalnızca anımsama işlevi(hayvanlar yanlızca kalıtımla gelen bilgileri anımsamaktadır) görmüyor. Ayrıca kıyaslama,  çözümleme ve sentezleme, soyutlamalar da yapmaktadır. Beyin; kişioğlunun DNA sındaki mesajları(önceki bilgileri)ve doğada varolan ve bulunmayı bekleyen bilgileri durmaksızın arttırmaktadır. Dolayısıyla; öğrenme tutkumuz da durmaksızın gelişmektedir.

Diğer yandan; hayvanların da düşündüklerini ileri sürenler vardır. Özellikle arıların ve karıncaların kurdukları toplumsal yaşam biz kişioğullarınınkine çok benzemektedir. Dolayısıyla; beyni olan her varlığın düşündüğünü varsayabiliriz. Kimbilir, belki de atomlar da düşünüyorlardır.

Ancak; beyin de bilgileri biriktirmekte yetersiz kaldığından ya da her bilgiye ulaşamadığından;  bilgileri beynin dışında kitaplıklarda da biriktirmeğe başladık. Günümüzde;bilgi biriktirmek için bilgisayarlar da kullanılmaktadır.

Beynimizin ön tarafında bulunan prefontal bölge; günlük yaşamda bilinçten ve tüm entelektüel işlevlerden sorumludur. Düşünce de, buradaki milyonlarca nöronun kendi aralarındaki milyonlarca elektro kimyasal işlemleri sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu merkez REM uykusu(derin uyku)sırasında bloke olmaktadır.

Düşünce beyinde yeniden yaratılmaz, oluşmaz. Düşünce, beynin işlevlerinden biri değildir. Beyin algılamakta, yorumlamakta, gereken düzeltmeleri yapmakta ve bilgileri ve algıları depolamaktadır. Bunlar, beynin işlevleridir. Düşünce bu türden bir beyin işlevi olmamaktadır. Daha çok, bir anımsama ve yorumlama olgusu olarak karşımıza çıkmaktadır. O zaten vardır. Genlerle gelir, çevre koşulları ve öğrenme ile yeni düşünceler oluşur.

Düşünce;  düş, tasavvur, öğrenme, anımsama gibi işlevlerin nöronlar arası bağlantıları (snapslar)ile ortaya çıkmaktadır. Bir bilgisayarın yapamadığı şey bu olmaktadır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 134
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 456
Kayıt tarihi
: 04.09.13
 
 

1940 yılında İzmir'de doğdum İzmir Atatürk Lisesi'ni bitirdim 1961 yılında Mülkiye(Siyasa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster