Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Kasım '06

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
297
 

Düşünceler ve zorlamalar

İnsanlığın, yüz yıl kadar geriye gittiğimizde tanıştığını düşünmüşümdür teknoloji ile... Ondan öncesinde insanoğlu düşüncelerle o kadar yoğruluyordu ki herhalde yaptıkları işler yıllara sığıyordu. Şimdi öylemi ya... Yapılacak iş önceden planlanıp 3-5-10 günde, büyük bir iş ise 2-3 ayda bitiriliyor hatta unutuluyor bile...

Ne zaman, zamandan ve teknolojiden sıkıldığımı fark etsem; düşüncelerimle 1000’li yıllardaki Anadolu’nun kırsal bir kesiminde; inandıklarım, kazandıklarım, dostlarım ve düşmanlarım ile birlikte bir çiftçi olmayı düşler, kendi soyumla ilgili düşüncelerimi gerçeğe dönüştürmeye çalışırım. Neden bu zaman diliminden uzaklaşıp gitmeyi dilediğime gelince; düşüncelerimize bile ambargo konulmasındandır diyebilirim. Yıllanmış düşünceleri okuduğum zamanlarda, sadece birkaç konuyu kendimize yol seçtiğimizi düşünür, aslında eskilerin bizden daha çok düşünmeye vakit ayırabildiklerini, kendilerini tanımlayabildiklerini, fikirlerini yaymak için canlarından bile vazgeçmeleri gerektiğinin bilincinde olduklarını, olması gerektiği gibi yaşadıklarını düşünürüm. Uzaklaşmak isterim bir zaman tüneli ile... Ama uzaklaşamam ki...

Sabah kalkıp işe gitmek, işi bitirip eve dönmek ve televizyonun bizi uyutmasına kadar geçen süre içerisinde garip bir hayat tecellisi ile varlığımızı sürdürmeye çalışır, anlayışla karşılarız her şeyi... Çalışmayı unutturan izin günlerimizde bile olmamızı istedikleri gibi olur günümüzü gün etmeye çalışırız. Bizim nasıl olmamızı istiyorlarsa öyle olmayı hedef ediniriz kendimize, beyinlerimizin yıkanmasına kendiliğimizden izin veririz. Dinlediğimiz müzikten tutun, elimizin altındaki bilgisayar, televizyon, sinema, kitap, hiçbir zaman kimseden saklamadığım futbol, bizi düşünmekten alıkoyan teknolojik her türlü ürün, bizleri uyuşmuş bir varlık haline dönüştürürken bir şeylerin farkında olmanın sıkıntısını her zaman içimde duyarım. Bize sadece göstermek istediklerini göstererek başka şeyleri gizlediklerini, basiretimizi bağladıklarını düşünür, neyin ahlak, neyin ahlak dışı olduğu bizim gözlerimizden en kötüsü de düşüncelerimizden saklama ve düşüncelerimizi kendi düşüncelerine uydurma girişimleri varoldukça, asıl olması gereken düşünceler silsilesi kendine bir vücut bulamayacağında korkarım. Futbol arenasında dolaşan milyarlarca doların ya onları seyredişimizden elde edildiğini yada kara para aklama operasyonları ile cukka edildiğini, yoksa bir gencimizin ayağından çıkan bir topun kaleye gitmesi ile kazanılmadığını, satılsın da milletin cebindekileri alalım diyen reklamcıların varlığı ile kendimize bir türlü gelemediğimizi, iyi olmayan bir malı bile mükemmel diye bize sattıklarını düşünürüm.

Her türlü fişlenmeyi çevremizde gördüğümüz terörizmin ayak seslerinin korkusundan dolayı öyle olsun diyerekten hemen kabulleniveririz. Televizyon haber bültenlerinde gösterilen reklamvari haberin sayesinde gençlerimizin artık Avrupalı gençler gibi ne giyerse, ne yerse, neyi dinlerse, neyi düşünürlerse aynısını düşünmelerinin, aynısını yapmalarının yani modaya uymalarının gayet hoş, eksiksiz bir davranış olduğu gözlerimizin içine baka baka içimize empoze edildiğini gördüğümde, hep başkaları gibi olmaya çalıştığımızı düşündüğümde bir şey kopar gider yüreğimden... Kopar gider aynısını gördüğümde de...

Müzik adına yapılan erotik bir gösterinin, erotik bir klibin ortasında gösterilen rüyavari ve ne idiği belirsiz tuhaf tuhaf silüetlerin gençlerimize satanizmi, başka dinleri merak ettirdiğini, erotik davranışların gençlerimiz arasında normal bir davranışmış gibi kabul görüleceğini (çünkü bir kanalda olmasa öbür kanalda mutlaka var ve gözümüzün içine içine sokuyorlar) düşündüğümde; düşünmeden yapılan davranışlara, her yerde ayrıkotu gibi biten eğlence mekanlarını ve milletimize sadece vakit geçirtmeyi amaçlayan kahvehaneleri gördükçe, etik olmayan davranışları bize kabul ettirmeye çalıştıklarında, yeni dünya düzeni, globalleşen dünya, küreselleşen dünya, devletlerden tek devlete kavramlarının kısmi olarak uygulamasını üzerimizde denemelerine şahit olduğumda, düğün değil bayram değilken öpüldüğümüzde, ortaköy manzarasından bize seslenen patronun “sizi mandacılıkla yönetmemizi istermisiniz?” sözlerinin alkışlanmasına ve uşak haline dönüştürülmemize bir daha kızar elimden bir şey gelmemesine üzülürüm. Ve hatta küçücük çocukların oyun alanı, düşünmeme alanı haline dönüştürülen internet kafeleri ve okumayan gençliği gördüğümde de... Birde özrü kabahatinden büyük insanları...

Ve özlerim o zaman eski insanların düşünebilme kabiliyetlerini... Binyıl öncesinin insanımıyım neyim derim kendi kendime... İmrenirim; dünyanın bir sarı öküz üzerinde olmadığını ispatlamaya çalışana, dik üçgenin dik kenarların karelerinin toplamının diğer dik olmayan kenarın karesine eşit oduğunu ispatlayana, güneş yılını hesaplayabilmek için yıllarını verenlere, uçabilmek için İstanbul’un tepelerini mekan tutanlara... O yokluk yıllarında neler ile uğraştıklarını düşündükçe içim kabarır onlar gibi olmak isterim o yalnızlık zamanlarımda...

Saygılar...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 22
Toplam mesaj
: 20
Ort. okunma sayısı
: 547
Kayıt tarihi
: 28.09.06
 
 

2006 itibarıyla 36 yaşında, yolun yarısını geçmiş bir inşaat mühendisiyim. İşim ve ailem herşeyimdir..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster