Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mayıs '14

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
267
 

Düşüncenin yüceliği

Düşüncenin yüceliği
 

Düşünce nedir?  Düşünce, düşünme sonucu varılan, düşünmenin ürünü olan görüş, fikir. Her düşünce yüce midir? Kuşkusuz hayır. Toplum için çalışanlar, insanlık için buluşların peşinde koşanlar, bilginler, yazılarında doğruluktan sapmayan yazarlar, şiirleriyle topluma ışık tutan şairler, dürüst iş adamları, ekmeğini alın teriyle kazananlar… düşünceni yüceliğine erenlerdir. Kimileri de kendinden başkalarını düşünmezler; çünkü çıkarlarının peşindedirler. Cenap Şahadettin, “Menfaat bir sandalyeye benzer, başının üstüne alırsan seni alçaltır; ayağının altına alırsan seni yüceltir” demiş. Gittikçe çıkarını ayağının altına alanlar azalıyor, değil mi? Konumuz çıkar değildi.”Düşüncenin yüceliği” den söz edecektik. Her insan düşünür; düşünce üretir. Ama kimileri de sağlıklı düşünemezler; düşünceleri toplumun yararına değildir. Çünkü bunlar Uğur Mumcu’nun dediği gibi “Bilgi sahibi olmadan, fikir(düşünce) sahibi olanlardır.”

Hitler, Musolini, Stalin, Franko politik erklerini, toplumları sindirmek, ezmek, yok etmek için kullanmışlardır. Bunlar da düşünmüşler. Neyi düşünmüşler? İktidarda kalmak için insanları ezmeyi, öldürmeyi düşünmüşler. Böyle düşüncenin yüceliğinden söz edilebilir mi?

Orta Çağ Avrupa’sında Papa’nın kararları önemlidir. Bu çağda papa kararlarını, düşünmeye dayalı değil; dinsel kurallara göre verir. Bu kurallara karşı gelen aforoz edilir. Nedir aforoz?

Aforoz, dini bir topluluktan yoksun etme ya da çıkarılma anlamında kullanılan dini bir kınama şekli. Sözcük, tam olarak “herhangi bir kimseyi iletişimin, toplumun dışına çıkarma” anlamına gelir. Bazı dinlerde, aforoz grup ya da bir üyenin manevi kınamasını da içerir. Ayrıca bazı durumlarda aforozdan sonra dini toplumun norm ve kurallarına ya da suça uygun olarak sürgün, soyutlama ve utandırmadan oluşan kınama ve yaptırımlar ortaya çıkar.(vikipedi)

Giyotin, Fransız Devrimi ile adını duyurmuştur. Fransa’da giyotinden önce soylular genellikle kılıçla ya da baltayla idam ediliyordu. Bunun yanında asılma da yaygın bir idam biçimiydi. Tüm bunların yanında çok acı veren yakılma ve eziyet içeren cezalar da bulunuyordu. Bu, giyotine göre eski ve geri kalmış yöntemlerde idam bir anda gerçekleşmiyor, acı verici bir süreç oluyordu. Hatta bu dönemde, ölüm acısız ve hızlı yapılmıştır.

Çağlar boyu insanlar, suçlu ya da suçsuz tüm dünyada idam edilmiştir. Giyotinlerde başı kesilmiştir. İdam kararlarının arkasında bilimsel düşüncenin yüceliği yoktur. Kanuni Sultan Süleyman, Sadrazam İbrahim Paşa’nın, oğlu Mustafa’nın ölümüne düşünerek mi karar vermiştir? Şeyhülislam Ebüsut Efendi’nin ölüm fermanını uygulamıştır. Peki, bu fermanda düşüncenin kırıntıları var mı? Bu fermanlarla Osmanlı’da ne değerli devlet adamları ipi boylamıştır. Cumhuriyet tarihinde olmamış mıdır? İstiklâl Mahkemesi kararıyla Maliye Bakanı Cavit Bey, 22 Haziran 1926’da idam edilmiştir. 27 Mayıs 1960 Devrimi sonrası, Başbakan Menderes, Meclis Başkanı Koraltan, Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmişler. Arkasından 1968 kuşağından Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan idam edildiler. Şimdi bu idam kararları olmasaydı, diyoruz. Nedeni, kararlarda düşüncenin yüceliğinin olmadığıdır.

21.Yüzyılda Mısır’da 529 kişinin idam kararına ne demeli? Yakındoğu’da her ülkenin özelliğine göre kararlar alınıyor. Bu kararlarda ülke insanlarının katkıları sınırlı. Genellikle bu kararlarda enerji kaynakları göz önünde tutuluyor. Süper güçlerin Ortadoğu’daki çıkarları için bölge insanı; birbirine düşürülüyor, tutuklanıyor, işkence görüyor, öldürülüyor. Bölge devletleri bölünmenin, parçalanmanın eşiğinde. Buna da bölge devletlerinin yönetimleri araç oluyor

İdam kararlarının hiçbirinde düşüncenin yüceliği yoktur. Başka bir değişle dünyada ve ülkemizde idam kararları, sağlıklı düşüncenin ürünü değildir. Düşünce erkimizi, nasıl harcadığımızı görünce insan üzülüyor.

Antik Çağ’da Aristo diyorsa doğrudur, düşüncesi egemendir.Aristo'nun fiziğinden daha farklı düşüncelere sahip olan Galileo kendi zamanının bilim insanlarıyla ters düşmeye başlamıştı. Bilim, tarihi sürecinde bu tip sahnelere sürekli tanık olmuş, deney ve gözlem sonucunda çöken yasaların yerini başkaları almıştır.

Orta Çağ’da din adamı diyorsa doğrudur. Ortaçağ felsefesinde  Hıristiyanlığın kendisine bir aracı olarak kullandığı felsefe, Tanrı, bilgi, inanç eksenlerinde yoğun şekilde kullanılmıştır.  Bu düşünceler, insanları yanıltmıştır. Ne zaman ki bir Descartes çıkmış ,”Kuşku ediyorum, o halde düşünüyorum. Düşünüyorum, öyleyse varım” demiş. Kalıplaşmış, dogmatik düşünceler tarihe karışmış, demeyeceğim. Günümüzde de din adamlarının söyledikleri tartışılmadan kabul görür. Oysa bu düşünceyi Avrupa’da Lutheryıkmıştır.Reform hareketinin önderi Cermen kökenli teolog ve filozof Martin Luther’dir. Luther’in kaderi kendinden önce ortaya çıkan ve sapkın olarak ilan edilip yakılan reformcular gibi olmamıştır. Büyük bir başarı yakalamış ve Avrupa tarihinin akışını değiştirmiştir. Bu dönemde Almanya Papalık tarafından sömürülüyordu. Bundan dolayı İtalya’ya büyük bir nefret duyuluyordu. Martin Luther de bu durumdan fazlasıyla yararlanmıştır. Martin Luther Roma’ya yaptığı bir ziyaret sırasında Papa’nın Hıristiyanları kandırdığını, haksız olarak zevk ve lüks içinde bir hayat yaşadığını fark etti. Luther bu durumu gördükten sonra Hıristiyanlığın amacına dönmesi gerektiğini söylemiş ve Roma Kilisesi’ne (Katolikliğe) karşı oluşacak büyük bir hareketin temellerini atmıştır. Böylece Luther on yıl içinde kendisini ilk “Protestan” isyanının başında bulmuştur.(Vikipedi)

İslam dünyasından Martin Luther gibi bir din adamı çıkmadığı için her felâketi, yazgıya (kadere)  bağlıyoruz. Kara yazgı hep bizi mi buluyor. Azrail hep Türkiye’de mi dolaşıyor? Her insan ölümlüdür kuşkusuz; ama bizim ülkemizde insanlar topluca maden, trafik kazalarında ölüyor. Nedeni; denetimsizlik, eğitimsizlik, vurdumduymazlık… Kazaların sonunda da dogmatik düşünce olan yazgıya sığınıyoruz. Çözüm nedir, diyeceksiniz. Çözüm; bilimsel verilerin ışığında yol almaktır.

Aydınlanma Çağı'nda yapılan felsefede akıl ön plana çıkmıştır. Düşünce sistemindeki temel görüş, insan aklının aydınlattığı kesin doğrulara ve bilgiye doğru ilerlemektir. Geçiş dönemi felsefesi olarak bilinen Rönesans felsefesi, bilimde ve düşünce sistemindeki yeni gelişmelerin yer aldığı bir dönemi kapsar. Yeniden doğuş manasına gelen Rönesans, önceki çağlardan çok farklı bir düşünce sistemine geçişin köprüsü konumundadır.

Nikolas Tesla Sırp asıllı Amerikalı mucit, fizikçi ve elektrofizik uzmanıdır. Edison ile arasında amansız bir bilimsel mücadele geçmiştir. Elektrik üzerine yaptığı sayısız deneyler ve buluşlar vardır. 7 Ocak 1943 itibarıyla, 26 ülkede kendisine ait 300'e yakın patent'i bulunmaktaydı.(16 Mayıs 2014 Vikipedi)

 Meğer aydınlanmamızda bir Sırplı’ nın rolü varmış. Dünyayı karanlıktan kurtarmış. Düşüncenin doruklarında gezinen bir bilgin. Ya matbaa bulunmasaydı. Bilgi nasıl yayılacaktı. Bilginin yayılmasını John Gutenberg’e borçlu değil miyiz?

Bilim ve felsefenin ayrışması modern çağa yaklaşırken iyice belirginleşmiş, bununla birlikte felsefe ile bilim tamamen birbirinden kopmamış ve gerek genel olarak bilimin felsefesi olan bilim felsefesi gerekse bilim dallarının tek tek felsefî yönden incelendiği felsefe dalları (örneğin fizik felsefesi) varlığını sürdürmekte ve gerek bilim gerekse felsefe alanlarında önemli roller oynamaktadır.

Bilim; temelleri sanat tarafından atılmış, her aşamada sanat ve yaratıcılıkla beslenerek insanların hayat koşullarını iyileştirmek için yapılan çalışmaların bütünüdür. Einstein bilimi, her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabası, Bertrand Russell ise gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabası olarak tanımlar.

Bilimsel yasalar bilimin vazgeçilmez öğeleri olsa da, hâlen birçok bilimsel yasanın doğruluğu tartışılır düzeydedir. Bilim deneye çok önem verir ve bilimsel yöntem deneye dayanır. Bu evre, işlenen konuyu daha inandırıcı kılmanın yanında belirli bir çerçeveye oturtur. Sadece kâğıt üzerinde birer kuramken yasalaşabilir ve temel taş niteliğine bürünebilir. Bilimin sonsuz bir süreç içinde değişimi yadsınamaz bir durumdur. Zaman içinde alt dallara bölünen bilim  sayısal ve sosyal alanlarda ayrı konulara bürünmüş; fakat nitelik açısından aynı amaca hizmet etmeyi sürdürmüştür.

Toplumsal ve bireysel kararlarımızı; bilimsel verilerin ışığında ayrıntılı düşünmeden, duygularımızın tutsağı olarak verdiğimizde hep pişmanlık duyarız. Ondan sonra da yazgı der, geçeriz.

Son söz

Düşünmek, eğri ile doğruyu ayırt etmektir.

 

Ersin Kabaoglu, NAHİDE ÇELEBİ bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sayın Başdoğan, Toplumun ve insanlığın yararına olan, bencillikten art niyetten uzak düşünceler yücedir.Selam ve sevgiler, sağlık ve mutluluklar.NAHİDE ÇELEBİ

NAHİDE ÇELEBİ 
 22.05.2014 0:49
Cevap :
Nahide Hanım, Konuya katkı sağlayan anlmlı bir yorum.İlginize,teşekkür ederim. Saygılarımla.  22.05.2014 17:55
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 335
Toplam yorum
: 1202
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 1936
Kayıt tarihi
: 04.12.12
 
 

Hüseyin BAŞDOĞAN, 1942'de Malatya- Arapgir'de doğdu.Arapgir Ortaokulunu, Diyarbakır Öğretmen Okul..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster