Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Eylül '16

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
137
 

Düşünen Örümcek düşünmeyen İnsan

Düşünen Örümcek düşünmeyen İnsan
 

Yasin, el-Kur’anu’l Hakim
 
Sen Ey insanoğlu! Düşün bu hikmet dolu Kur’an’ı.                                                       
 
Evet, insan denen eşrefi mahluk “her şey olma virgülü ile hiç olma noktası ” arasında gidip gelir. Bu paradoksal yaşam içinde, insanoğlunu tıpkı bir örümceğe benzetirim. Örümcek hayvanı ; en saldırgan böcek türlerinden biridir. Kendi cinsleriyle kavgalaşır, dişileri erkeklerinden 3 kat daha büyüktür ve döllenme işleminden sonra erkeğini afiyetle yer. Soyunun bekası için :) Bu örümcekgiller aynı zamanda müthiş birer “ağ”mühendisidirler. En küçük örümcek dahi kendi ağını örebilecek donanımdadır. Kendi ağırlıklarından tonlarca fazlasını taşıyabilecek güçte ağlar örerler. İnsan ölçülerine göre, balık ağı boyutlarındaki bir örümcek ağı, hareket halindeki bir uçağı durdurabilir. Örümceklerin ürettiği, çapı bir milimetrenin binde birinden daha küçük olan “ipek ipliği” aynı kalınlıktaki çelik telden 5 kat daha sağlamdır. Kendi uzunluğunun dört katı kadar esner ve çok hafiftir. Dünyanın çevresi boyunca uzatılacak bir örümcek ipliği sadece 320 gr gelir.                                                                 
Bu ön bilgilerden sonra , kendi dünyasında adeta bir profesör, mühendis, anestezi uzmanı, inşaat mühendisi, matematikçi, fizikçi, kimyacı, en hızlı koşucu vs  gibi sıfatlarla övebileceğimiz örümcek hayvanının bütün bu uzman duruşuna karşılık her yaptığı şeyin kendi gücü ile sınırlı olduğunu da biliyoruz. Çünkü: İnsana göre, bir örümcek ağının kuvveti, elinin tersiyle dağıtabileceği zayıflıkta, ayağının topuğuyla ezebileceği çelimsizliktedir. İşte örümcek ve insanın kıyasla iştirakleri tamda bu noktadadır. Allah indinde de insanın örümcekten farkı yoktur. “Allah’tan başka varlıkları ve güçleri sığınak kabul edenlerin durumu kendisine ağ ören örümceğin durumuna benzer: Çünkü barınakların en zayıfı örümcek ağıdır. Keşke bunu anlasalardı “ ( Ankebut Suresi/ 41. Ayet). Allah’ın kudreti, ilmi ve azameti karşısında bir örümcekten farksızdır insan. Ama bir o kadar da farklıdır! Kendince en güçlü en akıllı en yenilmez ve en mükemmeldir oysa. Amma ve lakin Allah’ın gücü ve kudreti karşısında “Künfe Yekün” yani “ol, der olur” lafzıyla dağılmaya ve toplanmaya hazırdır. Peki…neyin peşindeyiz ?      
 
Valla ABD örümceklerin peşinde. Adamlar, milyon dolarlar harcayıp örümcek çiftlikleri kurmuş, örümceği mercek altına alarak ağ örmek için salgıladığı o sıvının ne menem bir şey olduğunu, nasıl ipek bir ipe dönüştüğünü ve bu incecik ipin nasıl olurda tonlarca ağırlık taşıya bilme kuvvetinde olduğunu vs araştırmanın peşindeler. Zayıf olanla kendini güçlü gören arasında sıvının ipeğe dönüşmesi kadar ince bir çizgi var ve kendini güçlü zan eden her şeye rağmen bu çizgiyi geçememekte. ”Keşke bunu anlasalardı” Allah bizim neyi anlamamızı istiyor olabilir, hiç düşündünüz mü? Evet, birileri düşünmüş ve izin verildiği ölçüde de bulmuş, örümceğin soyağacını çıkarıp en mahrem hallerini gözetleyip, yaradılışındaki sırra vakıf olmaya çalışmış. Hatta kökenini uzaydaki elementlere bağlasa da ” Örümcek Adam “ film serisini dahi çekerek, örümceğin sırrını çözemedim bari ettiğim masrafı çıkarayım demiştir.
 
Uzun lafın kısasını bağlamak istediğim uzun lafsa : Son yıllarda kendimce savunduğum bir fikir var, “Kur’an’ı Kerim yoruma açık bir kitap değildir, ama sırlarla dolu mukaddes bir kitaptır”. Yoruma açık değildir çünkü yeterince açık ve nettir. Allah ayetlerinde: “Bunu yapın ya da yapmayın ya da yaklaşmayın sizin için hayırlı olan budur, şeklinde çok beli ifadeler kullan mıştır. Haram ve helal çok net belirtilmiş .Yorum yapıla bilirliği, Arap dilinin semitik özelliği ki bu iyi bir şey, derinliği ve bilimselliği ayrıca Kur’an dili olması hasebiyle çok hassas davranılması gerektiğinden müfessirlerin ihtilafa düştüğü noktalarda olur. Yani dilin kendine has bazı özelliklerinin çözümlenmesinde ki bu da çok önemlidir. Bir kelimenin, eril mi dişil mi, zarf mı sıfat mı vb gibi hangi anlamı içerdiğini ya da hangi anlamda kullanıldığını tespit etmek ve bu konudaki ihtilafları gidermek adına yapılabilir. Bu durumlarda da Dil Bilimciler, etimoloji, filoloji uzmanları, alimler devreye girerek çeşitli yorumlar yaparak konuya açıklık kazandırırlar. Ki en bilinen müfessirler, Zemahşeri, Razi, Taberi, Elmalılı, Muhammed Esed gibi zatlar tefsirlerinde de kim kiminle hangi kelime ya da harf, hereke konusunda ihtilafa düştüğünü de açıkça belirtmişlerdir. Dikkat çekmek istediğim bir konuda yukarıda isimlerini yazdığım müfessirlerin kendi çağlarının üstünde yaşayan insanlar olmalarıdır. 
 
Razi : Simyacı, Kimyacı, Filozof, Kuyumcu, Musiki şinas, Edebiyatçı ve Hekimdir. Taberi: Tarihçi, Dilci, Fıkıhçı, Din Bilimci. Zemahşeri : Dilci, Edebiyatçı, Kelamcıdır. İşte, işin sır kısmı da burada devreye girmekte. Bir şeyi ilim olarak bilmek o şeyin sırrına vakıf olmak değil o sıra gidecek doğru çözümlemeler için yol açabilmektir. O sırra ermekse Allah istediği ölçüde ve konusunda uzmanlaşmış, gönül gözü ile de bakmasını bilen insanların gelebileceği noktadır. Hafızamı şöyle bir yokluyorum da 18. Yüzyıldan zamanımıza değil yukarıda isimleri geçen ve kendi uzmanlıkları dışında başka alanlarda da yetkinlikleri olan İslam alimlerinin sayıları bir elin parmaklarını geçmiyor sanırım. Tabi bu konu çok su götürür, inilmesi ve konuşulması gereken daha ince ve hassas noktalar var da şimdi konumuz bu değil. Onları düşündükçe cahilliğin dibinde olduğumu görüyorum.
 
Velhasıl kelam, düşünmüyoruz dostlar, düşünmüyoruz. Elimizin tersiyle yuvasını dağıttığımız örümcekle aramızda ki farkı ya da bağı düşünmüyoruz. Kur’an'daki ilimler üzerine kafa yormuyoruz? Bizim neden maddi ilimlerle, bilimlerle uğraşan hocalarımız bir şeyi de keşfedip bunun kaynağı da Kur’an’dır, bunun insanlığa şöyle faydaları vardır demiyor diyemiyor. Bizim neden üniversitelerimiz de Kur’an İlimleri kürsümüz yok ? Fıkıh, Kelam, Siyer, Hadisle sınırlı değil ki Kur’an. Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Anatomi, Psikoloji, Astroloji vb… Kur’an’ı Kerim o kadar muhteşem bir kitap ki onda ilime, bilime, mantığa, ahlaka, maddi ve manevi yaşantımıza aykırı kesinlikle ama kesinlikle abesle iştigal her hangi bir harf dahi yok. Ve Allah ne güzel demiş ve davet etmiş bizi “Ben bilinmez bir hazineydim, bilinmek istedim alemleri yarattım”(Hadisi kutsi). Al işte hazine, Ankebut suresi. Elin Amerikalısı örümcek çiftliği kuruyor ki örümceğin ağının hiç olmadı yapayını üreteyim diye uğraşıyor. Sadece bu mu? Hayır ! Hangi ayeti okursanız okuyun ne kadar bilgisiz olursanız olun Kur’an sizin anlayacağınız bir dille iletişime geçer sizinle hele ki maddi ilimlerde bir uzmanlığınız varsa. Kur’an’ın vahy edildiği dönem (Miladi 7.yy başları ) cahiliye dönemiydi ki bilim ve teknoloji diye bir şeyden söz bile edemezdiniz . Oysa Kur’an Rahimlerde olanı, arının bal yapmasını, gökyüzünde desteksiz asılı duran yıldızları, denizleri, dağları, peygamberimizin Miraç olayını ve peygamber kıssalarını vb . Bunlardan bahsederken de ; insanları düşünmeye, kavramaya, akıl etmeye, Allah’a karşı bilinçli olmaya davet eder. ”Öyle ise bundan ders alın siz ey derin kavrayış sahipleri !” “ Bütün bu temsilleri, belki düşünmeyi öğrenebilirler diye insanların önüne koyuyoruz “(Haşr/2/21 ” Keşke anlasalardı” ne kadar içten bir ifade değil mi? Keşke anlasaydık, keşke…
 
İşte asıl sorun da burada. DÜŞÜNMÜYORUZ. Batıyla doğunun en büyük farkı da bu! Ortaçağ Avrupası’nın düşünce yapısını etkileyen ve değiştiren kitap, Kur’an’ı Kerim ve onu inceleyerek, maddi ilimlerle birleştiren ilim adamlarımız olmuştur. İlk aklıma gelen İbn-i Sina ; bilim adamı, filozof, yazar, fizikçi, ruh bilimci, metafizikçi, matematikçi, astronom. Çağdaşları, Razi, Farabi… İslam’ın atın çağını yaşandığı bir dönem ve onlarda yaşadıkları yerleri ve tüm Avrupa’yı, yaptıkları Kur’an eksenli çalışmalarla etkileri altına almış ve bir çok üniversitede kitapları okutulmuştur. Neyse konuyu dağıt mayalım. Düşünmüyor, sorgulamıyor, araştırmıyoruz. Düşünmek bir sanattır, düşünmek “ deruni bir konuşmadır “ demiş Mustafa İnan hocamız. Demek Kur’an’a gelmeden önce, düşünmeyi öğren meli onu bir sanat haline getire bilmeliyiz. Ayette de belirt tiği gibi düşünmek öğrenile bilen bir şey. Yarış atı gibi yetiştirdiğimiz çocuklarımıza neden durup düşünmeyi öğretmiyoruz ? Düşünme ve Düşünceyi Geliştirme derslerimiz olsa keşke. Felsefe dersleri zorunlu olsa. Dersler ders olmaktan çıkıp yaşantı haline getirilse. Soru çözmek için düşünmesek mesela, soru sormak ve sorun bulmak için uğraşsak. Sonrada bulduğumuz sorunları çözümleme yöntemleri geliştirmeye çalışsak çabalasak. Düşünmek var olmanın, varlık olmanın kanıtı değil mi ? Varlık olduğumuzun bilincine varıp, var olanın hazinelerini keşfe çıksa.
 
Ah Müteferrika…Şimdi Batıya tüküresim var. Avrupa , Ortaçağ'dan, Rönasansa oradan Bilim Çağına derken aldı yürüdü. Bize ne yaptı; elimizde olan en büyük edebi, ilmi, bilmi eseri Kur’an’ı , günah dediler bastırmadılar. En büyük sanatçı ve yaratıcı olan Rabbimizin, her an hareketli olan kainat tablosuna bakmadılar, resim yasak dediler, yaratılmış her mahlukatın kendine has bir sesinin ritminin olduğunu duymadılar, müzik yasak dediler. Peygamberimizin sünneti sarıkla şalvara kaldı, dine siyaset bulaştı ayetler boynu bükük kaldı. Ftölerle , örtülerle, cübbelerle boğuşup duruyoruz. Kur’an’ı yaşamayı ve anlamayı ne kadar nahifleştirmişiz. Siyasi cenahların temsilcisi olan hocaların peşinde bir sürü inisan... Bir dönem dinsizmişiz muamelesi gördük sonra Allah’ın varlığına inandırmak için uğraştılar. Allah var deyip bak bunları istiyor sizden dediler, namaz borç , örtü farz, o haram bu yasak diyerek kendilerince dayadılar da dayadılar. Zamane hocaları, aa bak Allah var dedi. Eee, tamam var nerde hazine ? Namazda, oruçta, hacda tamam hocam kabul de ; ahlak, ilim, adalet, bilim, hazine nerde ? Onları da  birileri bulur sen böyle devam et. Ama hoca, Allah bizden düşünmemizi istiyor ! Düşün sende, hangi minareye nasıl kılıf bulucam diye, minare önemli. Hatta sen düşünme ben kılıfları hazır edip önüne koyarım. Kur’an’ı içselleştirmedik, onu dışımızla, şeklen yaşamamız gerektiği, kalıpların dışına çıkarsak ceza kesileceği dayatıldı. İslamiyet’i şeklen bozuk bir hale getirip onu da üzerimize giydirmeye çalıştılar. Giydik de… İsminin önünde kocaman kocaman ünvanlar olan insanlar yetiştirdik, hocaları öyle bir mertebelere çıkardık ki sanırsın Allah’ın yeryüzü temsilcisi. Ama ne oldu, şekli muğlaklıktan kurtulup ilmi gerçekliğe ve Allah’ın bizi davet ettiği hazineye ulaşamadık. Kur’anı da aldık, kendimize yaptığımız gibi, süslü bohçalara sarıp duvarlarımıza AStık. İki dünya tradejisi. Ey insan, ne kadar da az düşünüyorsun!
 
Değil dostlar değil, gözünüzü açın ve düşünün, kulağınıza birde ben kar suyu kaçırayım. Allah bizden kendi varlığı dışında varlığı olan hiçbir şeye tapmamızı onu putlaştırmamızı istemiyor. Buna; uğruna alemleri yarattığı peygamberi, sır içinde sırlarla yarattığı ve kendi koruması altında olan Kur’an dahil. Her ikisine de inanmamızı ve rehber edinmemizi ama yalnızca ona iman etmemizi istiyor. İnandım ve iman ettim Allah’ım. Bu, açık ve net. Cevabını bildiğimiz anlamsız sorularla vakit kaybetmeyelim. Allaha iman etmenin şekli yoktur. Her namaz kılan imanlıdır diyemeyiz. Kur'an  99 ayette namazınızı dosdoğru kılın diye tembihlerken,100. ayette " vay o namaz kılanların haline" diyerek kıldığımızı zan ettiğimiz namazı çarpar yüzümüze. Madem İslam’ın bayraktarlığı bizde o zaman Kur’an’ı da hak ettiği mertebeye çıkaralım. Biz Kur’an’ı sadece hatmediyoruz oysa batı onu inceliyor, didik didik ediyor, araştırıyor, anlamaya sırlarını çözmeye o gizli hazineyi keşfetmeye çalışıyor. Dini afyon gibi çiğnemeye devam edersek, ne Kur’an hak ettiği yerde olur ne de Müslümanlar onunla yükselmenin zevkine erer, tam tersi Kur'an değerinden hiçbir şey kaybetmez ama müslümanlar heba olur. Oysa Kur’an, hayatımızın her alanını aydınlatsın, değiştirsin, güzelleştirsin, geliştirsin diye var. İçimizi düzeltmeden dışımızı güzelleştirmenin değiştirmenin ne bize ne ülkemize nede insanlığa, zarardan başka bir getirisi yok.  Tecrübe etmedik mi bunu halen? Bir örümcek kadar da mı ola maya cağız ?  Vay halimize...                                    
 
Kaynaklar: Hayvanlar Alemi bilim dergisi, Muhammed Esed, Kur’an Tefsiri, Oğuz Atay, Bir Bilim Adamının Roman.                                                                      
Merve Söyler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 40
Toplam yorum
: 43
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 155
Kayıt tarihi
: 19.08.13
 
 

Çok bildiğimden değil anlamak ve anlam kazanmak için yazıyorum, anlamlarla var olmak adına, herke..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster