Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Eylül '17

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
1170
 

Düşünme Şeklimiz değişirse, Hayatımız Değişir ...

Düşünme Şeklimiz değişirse, Hayatımız Değişir ...
 

                   Nasıl bir hayat yaşamak istediğimize aslında kendimiz karar veririz. Tercihlerimizi kendimiz yaparız. Yaptığımız tercihlerin sonucundan memnun olduğumuzda, ‘istediğim hayatı yaşıyorum’ diye havalarda uçarken,  kendi yaptığımız tercihin vardığı sonuçtan memnun olmazsak, tepeden yere çakılırken birde, en yüksek divana kadar isyan eder sayar söveriz. Bu davranış ilk bakışta nankörlük olarak tanımlansa da, bilinçsizlik demek daha yerinde olacaktır. Çünkü kişi, kendi tercihinin yanlış olabileceğini tecrübe etmeden öğrenemez, yahut öğrenmemeyi tercih eder. Çünkü zahmetsizdir.

“Akıllı insanlar başkalarının hatalarından, aptallar kendi hatalarından ders alırlar.”

           Dünya geneline baktığımızda kitap okuma ve eğitim alma gibi konularda, talebin bir hayli az olduğunu da göz önünde buldurursak, Charles Buxton yukarıdaki sözü ile tam isabet etmiş diyebiliriz.  Yazılan tonlarca tecrübelerden oluşan kitap, makale, ansiklopedi...  Kısaca, düşüncelerimizi ve yaşantımıza yansıyan etkilerini gözden geçirmemizi sağlayan tüm uyaranlar yalnızca, ‘aklını kullanma ihtiyacı duyan’ insanlara hitap etmektedir. Düşünebilen insanlar, başka düşüncelerdeki insanlara daha objektif, ön yargısız yaklaşırlar. Objektif olmak ise adil olmanın anahtarıdır. Düşünceler, insanları ayrıştıran, birbirlerine karışmalarını engelleyen bir berzah gibidir.

  Kur'an da, Furkan suresinin elli üçüncü ayetinde, tatlı ve acı suyun birbirine karışmasını engelleyen bir berzahın olduğu misalinin verilmesinin ardından gelen ayette, insanın sudan yaratıldığının belirtilmesi, çok önemli bir konuya yapacağımız yolculuğun kapısı olarak buyrun beraber aralayalım;

  Bilimsel açıdan, insan vücudunun dörtte üçü sudan oluşmaktadır. İnsan beyni ortalama %95-%75 civarı yine sudan oluşmaktadır. Peki, çoğunluğu sudan oluşan insanların ayrışmasını sağlayan, acı- tatlı diye kategorize eden şey nedir?

İnsanlar, dünyaya geldikleri ortamın özelliklerini benimseyerek yaşamlarını sürdürürler. Her bölgenin yaşam standartları ve iklim koşulları değişken olduğundan, yetişme şekilleri de farklı yaşam koşullarını oluşturuyor. Bu da sanki farklı dünyalarda yaşayan insanlarmışız gibi bir duygu uyandırıyor. Genel manada bu duruma etnik köken veya örf diyoruz. Başka kökenli veya örften olan kişilerle bir araya gelindiğinde ise, diğer insanlarla ayrışma başlıyor. İlk bakışta iki taraf da insan, ama acı- tatlı diye tanımlama sebebiyle ayrışılıyor. Kendisinden başka kültürden gelen insanlara ‘öteki’ acı suymuş gibi bakılıyor…

Konuyla ilgili (minik) bir dipnot;

 (Geçtiğimiz günlerde, sakinliğinden dolayı sevdiğimiz köy evimize gittik. Evi alalı dört sene olmasına karşın, henüz bir kimse, kapımızı çalmış değildir. Üstüne üstelik, köyün muhtarı bahçemize girip su sızıyor diyerek su borusunu kökünden koparmıştı. Bir sürü kıyamet kopması bir yana tadımız bir müddet epey kaçtı. Ertesi gün köyün zenginlerinden bilinen bir teyze, bizi bahçesine davet etti. Oraya gelen başka bir teyze ise, ‘beni de hala kabul edemediler üzülmeyin’ dedi. Bu teyzemiz, kırk sene evvel yan köyden bu köye gelin getirilmiş ve hala el gibi görülüp dışlanıyor…

    Bizim yurdum insanı genellikle ilk tanışma evresinde, ‘nerelisin?’ sorusunun cevabını alamazsa, o tanışma tamamlanmamış demektir. Hemşeri çıkanlar daha candan ve yakın olurken, adı çıkan memleketlerden, ucun ucun uzaklaşıldığını hatta yok sayıldığını hayatımın her karesinde yoğun bir kıvamda görmekteyim…

Bir yandan acı-tatlı diye ayrışmanın, çağdaşlık adı altında, gelenekselliği temsil eden sembollere karşı, aşırı kindar ve yine ayırıcı yaklaşımlar sergilendiğini başımı örttüğüm andan beri yaşamaktayım. Bir ortamda an geçmiyor ki, görüntümün kafamın içindekileri temsil ettiği veya etmediğiyle ilgili yargılanmayayım. Bunu yaparken de, hep yüce bir maksat ile kılıflanan bencillikler ‘medeniyet’ olarak isimlediğinde, ben o medeniyetten tiksiniyorum. Medeniyet, objektif bakabilen dürüst olabilen, tabiki bu iki unsur cesaret olmazsa olmaz! Bir insanlık patlamasıdır. Bu patlama böyle etrafa pislik saçmaz! Tohum saçar, karanlığa ışık saçar. Tiyatro değildir. Yani perdenin arkasında dilenci gibi davranıp, perde önünde aslan kesilmez! Veya sırf istediğini yapmadı diye, başkalarının hakkını gasp etmez…

Çoğu insanda şunu gözlemliyorum, ‘o bana şunu yaptı bende onun taa…’ vazgeçen veya yanlış yaptığını anladığında geri dönen, pişman olduğunu söyleyen veya özür dileyen bir medeniyet beklentim, sanırım başka dünyaya kaldı. (Belkide herkesin kendi olduğu bir dünyaya…

 Bu noktaya varmışken, Kuran’da bildirilen berzahın insanlar arasındaki ayrışma olarak ele alacak olursak, her çağda tıpkı insanların değişen yaşam koşulları gibi değiştiğini söyleyebiliriz.

Mesela içinde bulunduğumuz çağda insanları acı-tatlı diye ayrıştıran; ne dil, ne ırk, ne etnik kökendir. Tamamen katıksız, ÖN YARGI’ dır.

Bunun açık örneğini yani toplumumuzun ana düşüncesinin yansıması olarak her platformda görüyor hatta bilakis yaşıyoruz. Hatta burada bile… Keskin sınır çizgilerinden ve ayrışmaktan feyiz alan veya buna medeniyet diyen bir zihniyet kalıplaşması ile karşı karşıyayız

Çoğalmanın bile amacı, ‘ötekinden’ çok görünmek çok olmak. Daha güçlü olmak, daha ezici, daha zengin hatta öne geçmek, en öne daha öne ve nihayetinde, berzahın ötesindekini ortadan tamamen kaldırmak…

 Kapasitemiz aslında yeterince yüksek ama bizler adeta onu küçümsüyormuşçasına davranıyoruz. Kibirle tevazu arasında çok ince bir çizgidir ‘vasat-objektif- profesyonel-ölçülü-adil-erdemli’ olabilmek… Sürekli dengede kalabilmeyi ön görmektedir. Korku, öfke, üzüntü bu dengeyi bozan unsurlardır. Daha da ilginçtir ki, o ince çizgiyi tutturmayı başarabilen vasatları, kibirli olan kibirli olarak, tevazulu olan da tevazulu olarak algılıyor. Herkes tıpkı suyun yansıması gibi yansıyor. Algılama anında, korku, öfke, üzüntü hissi benliğe hâkim idiyse, zihnimizdeki görüntü tıpkı suda olduğu gibi kırılıp parçalanıyor ve algılarımız aslında kendi yansımamızı karşımızdakiymiş gibi görüp kabullenmemizi, esasında kendimizle boğuşurken, başkalarıyla ters düşmemizi sağlıyor. (Ön yargı hakkındaki düşüncelerimden bir kısmı)

Günümüzde ön yargı tüm insanları birbirinden ayrıştıran bir berzah haline gelmiştir.

    Yaşantımıza ve toplum içindeki konumumuza  yön veren fikirlerimizin bu yönde şekillenmesini sağlayan etkenleri de, iyi irdelemek gerekmektedir. Gerçek cahilliğin kendi düşüncelerimizin en doğrusu olduğuna tutkuyla bağlanmış olmak olduğunu unutmamak gerekir. Bu durum en üst seviyede eğitim gören veya yüksek konuma gelenden tutalım, en aşağıya kadar böyledir. Kişi saplantılı görüşlerini hayatı boyunca benliğine giydirir. Böylelikle hemen her konuda bilgi sahibi olan ve birkaç diploması olmasıyla beraber, hastalıklı bölüştürücü fikirlerini milyonlara hatta milyarlara bulaştıracak güce erişmiş olur. Şu unutulmamalı ki, bazen yüzde yüz doğru bildiğimiz konularda bile yanılmak mümkün olabiliyorken, kendimiz hariç tüm dünyayı veya bizim gibi olmayan, yaşamayanları, cahil veya acı su ilan etmek, hem üstümüze vazife olmayan hem de sağlıklı olmayan bir yaklaşımdır.

İnsan doğası klasik oluşumun aksine çok daha karmaşık değişken bir yapıya sahiptir. Şimdi bunu kabul ederken ki (bu bilime giriyor), başka görüşleri savunan ona tutkuyla bağlı olan ve kendinden başkasını dışlayan tıpkı kendi gibi ‘öteki’ ilan eden insanları eleştirmek pek de dengeli bir yaklaşım olmayacaktır…

       İnsan ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen ön yargı, tamamen düşünme tarzımızdan kaynaklanmaktadır. Toplumumuza bakıldığında acı-tatlı yerine, sağ-sol, çağdaş-yobaz, zengin-fakir, Türk-Kürt, A cemaati-B cemaati diye ayrışmalar söz konusudur. Burada saydığımız ayrışmalarla fazlaca ilgilendiğimizden, hatta hayat biçimi haline getirdiğimizden, sadece teknolojik değil insani değerler bakımından da epey geride kaldığımızı gösteren bu acı ayrışmalar;  Korku, Üzüntü, Öfke gibi hisleri beslediğinden, toplumumuz üzerinde gerçekten tamamen uzak bir algı oluşmasını sağlayarak, dengede kalınmasını adeta imkânsızlaştırıyor. Sanki birileri bizim toplumumuza ayrışmanın her türlüsünü enjekte etmek için ayrı bir çaba sarf etmiş de, bizlerde bir hayli bilinçsiz bir tüketici olarak önümüze ne konulsa uyuşmuşçasına,' Eyvallah' diyoruz.

    Peki, geçinmeyi sağlıklı ilişkiler veya iletişim kurmayı amaçlıyorsak bunca (berzahın) ayrışmanın anlamsızlığına," dur" demek istiyorsak ne yapmalıyız? Öncelikle berzahın ardındaki, ‘öteki’nin de sizinle aynı haklara sahip olduğunu kabullenmekle başlamalısınız…

Hangi tarafın eline bir parça güç veya imkân geçse diğerini ezmeye odaklanıyor. Eğer benim elime geçen güç insanlığa bir fayda bir değer üretmiyor, güzel bir şeylere sebep olmuyor aksine haksızlık zulüm üretiyorsa buna güç mü denir?

Ön yargılarının kölesi olarak; Başkalarına haksızlık eden, fakat aynı durumda kendisi söz konusu olduğunda adalet talep ederek kendisiyle çelişen, ömrü boyunca içindeki karanlığında gömülen, ümitsizleştirilmeyi gözü kapalı kabul eden, kendi olmayı anlık ihtiyaç ve arzularını sırf istenileni sorgusuzca yaptığında yerine getiriliyor diye sorgulamaksızın itaat eden, iradesini gözleri kapalı süresiz bir biçimde, ötekileştirmeye teslim etmiş ve bu karmaşadan dolayı “mutsuz-huzursuz-güvensiz-köleleşmiş” insanlar olmak istemiyorsak;

Düşüncelerimizi sürekli gözden geçirmeliyiz. Haksızlığa sapan, ‘öteki’ dediğimiz, aslında kendimiz gibi olan ‘diğer’ insanlara zarar verdiğimizi anladığımız anda düşüncelerimizi ve o yöndeki fiillerimizi derhal terk edebilecek derecede, bağımsızlığımıza sahip çıkmalıyız. Farkına varmamız, bağımsızca düşünebilmemize bağlıdır. 

Unutmayalım ki, ‘Düşünme şeklimiz değişirse, hayatımız değişir…’

Vazgeçmek, başa çıkmaktan iyidir. Çünkü vazgeçmek sizi başka bir şeye yönelmek üzere ÖZGÜR bırakacaktır.”                                                                                                     Seth Godin

                                                                                                 

MERYEM KADIOĞLU   

 

Abdülkadir Güler, Filiz Alev bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmaktadır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Özgür olmanın tek şartı körü körüne ezberlediğimiz, doğruluğuna inandığımız her şeyi gerçekçi bir şekilde sorgulamaktır. İster dini ister felsefi ister milli olsun her türlü inanç insan DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ önünde asla aşamayacağı bir engeldir. Ve eğer bir şeyin doğruluğuna inanıyorsanız o doğru olduğuna inandığınız düşünce biçiminin anti tezine, karşıtına karşı ön yargılı olmanızda kaçınılmaz bir sonuçtur. Selamlar

Matilla 
 03.10.2017 19:49
Cevap :
bilim ilim iman her ne dersek diyelim. Kişinin veya toplumların gerçek ölçülere ulaşmaları ile aralarındaki perde ön uargılarıdır. Bu yüzden bilgisayarlar gibi günccellenebilen niteliklerdeyiz. Ama insan yeni çıkan sürümlere rağmen otuz tonluk "ENİAC" gibi kalma mücadelesi veriyor. Tabi bu da tercih meselesi...:) selamlar.  03.10.2017 22:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 71
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 445
Kayıt tarihi
: 07.02.17
 
 

İstanbul doğumludur. Çocuk gelişimi mezunudur. Kimseye muhtaç olmadan ayaklarının üzerinde durmay..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster