Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Eylül '19

 
Kategori
Alışveriş - Moda
Okunma Sayısı
139
 

Düşünüyorum; Öyleyse Varım

“Gerçekleri söylemekten ve yazmaktan kaçmak,
bir çeşit görevden kaçmak demektir.”
İsmail Hakkı TONGUÇ

            Bildiğiniz gibi; başlıktaki cümle benim değil… Ünlü düşünür, matematikçi ve yazar, bizim kısaca “Dekart” dediğimiz Rene Descartes’in

            17. yüzyılın ilk yarısında yaşamış; bu Fransız bilim adamı. Hakkında fazlaca bir bilgim yok. Ama bu söz, 1960’lardan bu yana yaşam ilkem oldu benim.

            Anımsar mı bilmem, Dicleli öğrencilerim. Sözgelişi Prof. Dr. Ali Yılmaz, Hüseyin Özmen, Necmettin Çivilibal, Müslüm Başaran, Mehmet Kapçak, Semra Yıldırım, Osman Malbora, Ömer Öztürk, Sevim Gülben Fırındaoturan, Nalân Uluğ, Abdüllatif Kaya, Cemil Ayaz, Ahmet Deveci, Kenan Ok, Ali Ünsal, Mevlüt Kara ya da Maaz Akay… 1961 – 1964 yılları arasında Dicle Öğretmen Okulu’nda haftalık olarak çıkardığımız duvar gazetesinin başlık altındaki değişmez sözü buydu.

            Piramidin Tabanı adlı eserin yazarı Hürrem Arman, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğrenci olduğu 1933 – 1934 ders yılındaki öğretmenlerini tanıtırken Fuat Baymur için, “Daima mesafeli olmasına ve içimize karışmamasına rağmen, bağlayıcı bir kişiliği, geniş hoşgörüsü ve her fikre açık kültürü ile üzerimizde olumlu etkiler yapıyordu.” diyor.

            Gazi Lisesi’ne stajer olarak verilmiş Miraç Katırcıoğlu için de şöyle diyor:

            “Bizim yaşlarımızda ve daima aramızda idi. Dersler dışında da tartışmalarımızı sürdürüyorduk. Sosyal konularda bilgisi çoktu. Değişik inanışları vardı. İçtendi ve çok heyecanlı idi. Bir gün kendisine: “Siz nihilistsiniz ve bunun doğal sonucu olarak da anarşistsiniz.”dedim. Yalanlamadı; açıklamaya ve kendi görüşünü savunmaya başladı. Gerçekten de hiçbir öğretiyi kabul etmiyor, bütün ‘izm’lerin ve bunlara dayanan uygulamaların yıkılması gerektiğini ispatlamaya çalışıyordu.”

            Hürrem Arman, “düzensizlik ve kuralsızlık” demek olan “anarşistliği” reddedip kendi görüşlerini savunur. Katırcıoğlu bir gün O’na, “Sen sosyalistsin” der.

            Kırıp dökmeden, hakaret etmeden, suçlamadan, gücenip darılmadan tartışmak ne güzel!

            Nitekim yazar H. Arman, bu tartışmaların kendisi için çok yararlı olduğunu itiraf eder.

            Son sınıfta psikoloji ve felsefe dersine gelen Almanya’da “Kur’an’ın Psikolojisi” üstüne doktora yapmış Ziya Talat bey ile pek fazla anlaşamaz. Öğretmenin akıl dışı yorumlarla yaptığı açıklamalara iyi niyetli sorular sorarak tepkisini belli eder.

            Bir gün:

            “Seni bazı şeylere inandıracağım.” der öğretmen.

            Nasıl devam etmiş, bu karşılıklı konuşma bakalım:

            “Akıl ve bilim dışı hiçbir görüşü kabul ettiremezsiniz.”

            “Aklın yanında duygular ve inanışlar da vardır. Bunu inkâr edebilir misin?”

            “ Ama bunlar kişiseldir, bunlara istese de kimse karışamaz. Akılsal ve akıl dışı inanışların bir kişide birleşmesi de olanaksızdır. Böyle bir kişi ikiye bölünmüştür; kendisi için de toplum için de mutluluk yaratamaz. Derslerimizin konularını inanışlarımızın dışında tutmak gerektiği kanısındayım.”

            Bu tartışmadan sonra, öğretmen her öğrenciye farklı konularda ödevler verirken, Arman’a uygun bulunan konuyu merak ederseniz, buyurun:

            “Kur’an ve İncil çevirilerini okuyarak bu iki dinin her yönden karşılaştırmasını yapmak…”

            Ne zeki bir öğretmenmiş; değil mi!

            Din karşıtı bir öğrenciyi yola getirmenin bundan daha güzel bir yolu, yöntemi var mıdır?

            Sonucu merak edersiniz tabii:

            Arman, ödevinin girişinde,“Dinin bilim, felsefe ve güzel sanatlar yanındaki yerini, dinlerin çıkış nedenlerini, bu iki dini doğuran ortam ve koşulları anlatır önce. Sonra da o günkü toplumlarda dinlerin gördükleri işlevleri, yöneticilerin dini nasıl bir sömürü aracı haline getirdiklerini; nasıl akıl dışı bir düzenin sürdürüldüğünü; reform, rönesans ve keşiflerle “Batı Orta Çağı”nın ve teokratik devletlerin yıkılışını ve “Osmanlı Orta Çağı”nın başlamasını” anlatır.

            Ayrıca, ‘Dinin ya da tek düşüncenin egemen olduğu yönetimlerin toplumların gelişimini köstekleyici niteliği yanında bilimlerin itici gücünü vurgulayıp bizde bu dönemin Mustafa Kemal’le başladığını, ilim ve fenden başka rehber olamayacağını, bütün sıkıntımızın bunu henüz gerçekleştirememiş olmamızdan kaynaklandığını’ örneklerle öyle güzel açıklar ki!..

            “Hoca” öğrenciye ders vermez her zaman. Hürrem Arman gibi kimi öğrenciler, hocalarına da ders verir bazen!

            1930’lu yıllarda Gazi Eğitim Enstitüsü’nden mezun olabilmek için bir “deneme” hazırlamak, (sonraları “tez” denir oldu buna) ve kabul ettirmek, yabancı dilden bir çeviri yapmak ve son sınıf derslerinin sözlü sınavlarında başarı göstermek gerekiyor.

            Bu nedenle 1933 – 1934 ders yılında son sınıf öğrencilerinin her biri bir konu seçip bir öğretmene onaylatır. Arman, “On Yıllık Cumhuriyet Eğitiminin Tenkidi” konusunu seçer; öğretmeni Halil Fikret Kanat da memnuniyetle onaylar.

            Yazar, “Laf olsun, torba dolsun; âdet yerini bulsun” diye değil, ciddi olarak inceler bu konuyu. Köy gezilerinde tanıdığı köyleri karşılaştırır. Bakar ki, elli yıldan beri okulu olan köyle, hiç okulu olmamış, öğretmen yüzü görmemiş köyler arasında üretim, yaşayış ve düşünce açısından zerre kadar fark yoktur.

            Doğrusu ya, üç aşağı beş yukarı, bugün de böyledir bu. Böyle bir eğitim mi olur? Ne okuyana, ne okutana hiçbir yararı olmayan bir çabaya eğitim mi denir?

            Hiçbir şey alıp satmıyorsan, bu uğraşta hiçbir kazancın olmuyorsa, dostlar alışverişte görse ne olur, görmese ne olur?

            “Deneme”yi (tezi) hazırlarken öğretmeni Tonguç’tan çok yararlanır. Birçok bölümlerini birlikte okuyup tartışırlar.

            Çok sert, o günkü ortamda bile tehlikeli olabilecek kimi eleştiriler üzerine, “Ne dersiniz hocam?” diye fikrini sorunca, aynen şöyle der Tonguç:

            “Gerçekleri tespitten, söylemekten ve yazmaktan kaçmak, bir çeşit görevden kaçmak demektir. Esası yakalamışsın, gözlemlerin de bol…  Olduğu gibi kalması taraftarıyım”

            Arman’ın 1934’teki eğitimimiz konusunda ulaştığı sonuç şudur:

            * Uygulanan eğitim, toplumumuzun gerçeklerine ve isteklerine cevap vermekten çok uzaklardadır. Aslında uygulanan genel düzen de gerçeklere ve bilime aykırıdır. Dolayısıyla eğitim de bu düzen paralelindedir.”

            * Yönetenlerle yönetilenler arasında uçurum vardır. Yönetenlerin en ücra yerlerdeki işbirlikçileri olan ağa, esnaf, memur sömürüsü ile üstte laik, tabanda öbür dünyaya çevrik yaşayış ve inanışlar aynen devam etmekte...

            * Taban, yani halk için, köylü için sözden başka hiçbir şey gerçekleşmemiştir.

            Ülkemizin bugünkü eğitimi de, bugünkü çarpık düzeni de aynen böyle değil mi?

            Demek ki 85 yıldır, bir arpa boyu bile yol almamışız biz.

 

                                                                                          Hüseyin Erkan

                                                                       huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr       

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 264
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster