Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Ağustos '19

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
43
 

Duvar

Altar, atını kurumuş bir ağacın gövdesine bağlayarak geriye doğru yürüdü ve güneşin ufuk çizgisinde oluşturduğu renk cümbüşünü seyrederken, düşünmeye başladı. Rodgar obasını terk edişlerinin üzerinden uzunca bir süre geçse de kaç gün olduğunu kestiremiyordu. Çünkü güneş artık hiç batmıyor ve gece de olmuyordu.

Üstelik; bereketli yağmurların da arkası kesildiği için göl ve nehirlerin kurumasının ardından, kıtlık ve salgın hastalıklar ortaya çıkmıştı. Bunun sonucunda, İhtiyarlar Meclisi toplanmış ve krizi aşabilmek için ne yapılması gerektiği üzerinde karara varmaya çalışmışlardı.

Rodgarlılar, yaşadıkları topraklarda şimdiye kadar onlara gereken her şeyi bulmuşlardı. Ancak artık işler tersine dönmüş; obanın çevresi yaşanılacak bir yer olmaktan çıkmıştı. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Çeribaşı, seçme yiğitlerden bir topluluk oluşturmuş ve bunları dört gruba ayırarak dört yöne doğru göndermişti.

Genç Altar, bu yolculuğa katılmayı hem kendini kanıtlamak hem de obanın dışındaki yerlere karşı merakını gidermek için iyi bir fırsat olarak görüp; gönüllü olarak başvurmuş ve kuzeye doğru giden grup içerisinde yer almıştı. Amaçları yaşanacak daha iyi bir yer bulmaktı; yağmurların yağdığı, sulak, eski günlerine dönebilecekleri bir ülke…

Gruplardan herhangi biri bu amaca uygun bir yer bulduğu takdirde habercilerini gönderecek ve Rodgar obasından “Büyük Göç” başlayacaktı.

Altar ve grubu, obayı terk ettikten beri ne başka bir yerleşime ne de bir canlıya rastlamışlardı. Çevreleri, kumdan başka bir şeyin görülmediği bir çöle dönüşmeye başlamış, erzakları ve içme suları da tükenmeye yüz tutmuştu. Bu yüzden, mola verip durumlarını konuştular. Grubun lideri Parog’a göre artık daha ileriye gitmenin bir anlamı kalmamıştı. Devam ederlerse ve ileride çölden başka bir şey yoksa bu onların sonu olacaktı. Ama şu anda geriye dönerlerse, zor da olsa obaya ulaşma şansları vardı. Bu konuda aralarında oylama yapıldı ve bir tek kişi dışında herkes geri dönmeyi seçti. Devam etmek isteyen genç Altar’dı.

Parog, ona “Bu kararının sonuçlarını biliyor musun?” diye sordu. Altar, bildiğini söylediğinde Parog, onun elini sıktı ve isminin her zaman ailesini onurlandıracağını söyledi. O, yola devam ederken diğerleri geldikleri yönden geri dönmeye başlamışlardı bile. Gözü pek Altar, uzunca bir süre canlı hiçbir şey görmeden yol aldı. Kaç tane kum tepesi aştıktan sonra bilinmez, atı susuzluktan yere yıkıldı. Artık yola yürüyerek devam etmek zorundaydı. Dayanacak gücü kalmadığı bir anda ufuk çizgisi boyunca uzanan bir karaltıyı gördü. Bu bir dağa benziyordu. Oraya ulaşmalıydı, belki de aradıkları yer o dağın arkasındaydı. Bu keşfin ona verdiği güçle, kumların üzerinde zorlukla yürümeye devam etti. İlerledikçe karaltı da büyüyordu ki, artık bacaklarında derman kalmadığını fark etti ve yere yığılarak kendinden geçti.

Bir süre sonra, yakınlardaki bir yerden daha önce hiç duymadığı güzellikte bir müziğin sesini duyarak uyandı. Artık çok uzağında olduğu obasındaki şenlikleri hatırladı ve biraz olsun canlandı.

Batmamak için direnen güneş, onu her zamankinden daha çok yakıyordu. Devam etmeli ve tepelerin ardında kendisini neyin beklediğini öğrenmeliydi. Belki de halkının kaderi buna bağlıydı. Zorlukla ayağa kalktı ve birkaç adım attıktan sonra da koşmaya çabaladı. Artık tükenmenin son noktasına gelip, sendeleyerek yere düştüğünde, karaltının yanı başında yükseldiğini fark etti. Başını kaldırıp baktığında, gri renkteki bir kayaya benzeyen bu yükseltinin büyüklük ve sonsuzluğu karşısında donakaldı. Altar’ın bulunduğu yerin her iki yönünde ucu bucağı gözükmeksizin uzanan bu duvar o kadar düzdü ki, üzerinde tırmanılacak ya da tutunacak hiçbir yeri yoktu. Duvarın kenarında kâh sürünerek, kâh yürüyerek ilerlemeye başladı.

Umudu neredeyse tükenmişti. Parog’un sözünü dinlememekle hata ettiğini düşündüğü sırada, bir an yine o müziği duyduğunu zannetti. Artık ağırlaşan gözlerini açmak ona zor geliyordu. Sürünerek sesin geldiği yere doğru ilerliyor, sanki müzik onu kendisine çekiyordu. Son bir kez, tüm gücünü toplayarak, ayağa kalkmayı başardı; sendeleyerek birkaç adım daha attı. Geldiği noktada duvara doğru baktığında gördüğü şey onu hayrete düşürdü. Bu bir kapıydı...

Altar, bir süre kapıyı inceledikten sonra şaşkınlığını üzerinden atarak onu itmeye çalıştı. Kapının üzerinde herhangi bir kol yoktu, sadece bazı renkli düğmelerin olduğu bir parça vardı. Daha önce buna benzer bir şey görmemişti. Düğmelere basmaya çalıştığında bazı ışıklar yanıp söndü, sesler çıktı ancak kapıda bir değişim olmadı. Kapının arkasında bir şey olduğundan ümidini kesen Altar, daha fazla dayanamayarak kendini kaybedip bayıldı ve kapının açılıp, bir robotun dışarıya çıkarak kendisini inceledikten sonra, onu içeriye taşıdığını fark edemedi.

Uyandığında kendini bembeyaz bir salonda buldu. Yatak benzeri bir platforma yatırılmıştı. Daha önceleri duyduğu o müzik benliğini dolduruyor, onu rahatlatıyordu. Kollarına ve göğsüne ipe benzer şeyler bağlanmıştı. Giderek kendini daha iyi hissetmeye başlıyordu. İpleri üzerinden çıkartıp attı. Etrafına bakındı ve ne olduğunu çözemediği bazı aletler gördü. İçinde bulunduğu salon, tanıdığı hiçbir yere benzemiyordu.

Altar, yattığı yerden kalkmış şaşkınlıkla çevresini inceliyordu ki, salonda bir ses yankılandı: “Bireyin yaşam ünite değerleri olumlu, bilinci yerinde.”
Altar “Kim konuştu?” diye sorarak etrafına bakındı.
Ses, “Ana Beyin,” dedi.
Altar, “Seni göremiyorum, ama sesini duyabiliyorum,” dedi. “Sen kimsin, ben neredeyim?”
“Bilgisayar ağlarından oluşan bir sistemin yöneticisiyim.”
“Bilgisayar mı? Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Bir rüyada mıyım? Yoksa burası önüne geldiğim o duvarın ötesi mi?”
“Uyanık durumdasın. Evet, bir açıdan haklısın, duvarın ötesindesin. Ancak, şimdiye kadar yaşadığın yerden farklı bir yerde değilsin.”
“Anlayamıyorum, ne demek istiyorsun?”

Salon büyük pencerelerle çevrelenmişti ve önlerindeki aletler çeşitli sesler, ışıltılar çıkartarak çalışıyorlardı. “Şu anda gece mi, her taraf yıldızlarla dolu,” diye sordu.
“Gördüğün yer Uzay’dır, daha kesin bilgilerle belirtmek gerekirse Tau Ceti yıldız sisteminde yol almakta olan Kolonist-3 gemisinde bulunmaktasınız. Sizin zekâ seviyenize uygun bir anlatımla, bildiğiniz gökyüzünün ötesinde bulunan ve uzayda yol alan bir yıldız gemisinin içerisindeyiz ve şu anda bir gezegene doğru yaklaşmaktayız.”

Altar, obasında akıllı sayılan bir genç adamdı, fakat tüm bu söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı. Cevabı belki bu sefer anlayacağı umuduyla, “Peki ben buraya nasıl geldim?” diye sordu.”
“Buradan aslında hiç ayrılmadın.”
“Bu nasıl olur, ben hayatım boyunca Rodgar obasında yaşadım.”
“Rodgar diye adlandırdığınız yer de bu geminin Biyosfer bölümünde bulunmaktadır,” dedi Ana Beyin ve ekledi: “Daha fazla bilgilenmek için, ilerideki koltuğa oturup oradaki başlığı takmalısın.”

Yine bir şey anlamamıştı. Biyosfer de neydi? Sesin yardımıyla koltuk denilen şeyi bulup üzerine oturdu ve ışıkları olan tuhaf başlığı kafasına taktı. Onu takar takmaz gözlerinin önünde daha önce hiç görmediği, inanılmaz görüntüler canlandı. Her nasılsa, bunları algılayıp anlamakta hiç zorluk çekmiyordu artık.

Şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Dünya denilen bir yerdeki şehirleri, büyük ve uzun evleri, uçan taşıtları, denizlerde yüzen gemileri, mutlu insanları, muhteşem sanat eserlerini gördü. Hatta duyduğunda onu duvara doğru çeken müziğin, Brahms ismindeki bir sanatçının ‘Macar Dansı No:5’ adlı eseri olduğunu da öğrendi.

Görüntüler devam ediyordu, insanoğlu zamanla yeryüzünü kirletip yaşanmaz hale getirmiş ve 2800’lü yıllarda dünya ısınarak, buzullar erimişti. Kuzeydeki ülkeler sular altında kalırken, güneyi de Rodgar’daki gibi kuraklık ve kıtlık vurmuş, bunun sonucunda savaşlar, salgın hastalıklar ortaya çıkmıştı. Tek çare olarak, halka şeklindeki yaşam ünitelerinden oluşan devasa uzay gemileri yapılmış, her ırk ve cinsten seçilen binlerce gönüllü, yaşanacak yeni yıldız sistemleri ve gezegenler bulmak üzere yola çıkmışlardı.

Dev bir yelkenin hareket ettirdiği ve küçük bir gezegen büyüklüğündeki gemilerden biri Alfa Centauri’ye, diğeri Epsilon Erdani’ye giderken, Altar’ın atalarının da içinde bulunduğu, Kolonist-3 gemisi de Tau Ceti’ye doğru yola çıkarak, asırlar süren bir yolculuk yapmıştı. İnsan hatasından etkilenmemesi amacıyla, tüm gemilerin kumandası akıllı bilgisayar ve robotlar tarafından yönetiliyordu. Rotaları belliydi ve her şey, gittikleri yerde dünyaya benzer bir gezegen bulmak üzere programlanmıştı. Keşif gezisine katılan insan ve diğer canlılar, gemilerin bir nevi seraya benzeyen Biyosfer bölümünde bulunmaktaydılar. Orada, dünyadakine benzer iklim ve bitki örtüsü ile yerçekimi bilgisayarlar tarafından sağlanıyordu. Ancak Kolonist-3’de uzun yolculuk sırasında yaşanan bazı teknik aksaklıklar, insan ve hayvanların çoğunun ölümüne sebep olmuş; daha zor koşullarda yaşamaya yatkın yapıları sebebiyle bir Çingene topluluğu hayatta kalabilmiş ve onların çocukları da aslında nerede, hangi amaçla bulunduklarını bilmeden daha ilkel bir yaşamın tohumlarını atmışlar, varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardı.

Kolonist-3 en sonunda Tau Ceti yıldız sistemine ulaşmış ve bilgisayar sistemi, dünya koşullarına uygun bir gezegen tespit edebilmişti. Ancak bu gezegene yaklaşıp uygun bir koordinatta durabilmesi, yıldız gemisinin aşırı hızı nedeniyle kademeli
olarak sağlanacak ve yaklaşık üç yıl sürecekti. Geminin yavaşlatılmasını sağlayan manyetik ortam yaratılırken bu süreç Biyosferin dengesini etkilemiş ve oluşan teknik aksaklık, yapay güneşin Rodgarlıların gökyüzünden hiç eksik olmamasına yol açmıştı.

Altar, başlığı çıkardığında artık her şeyi öğrenmişti. Kendisini eskisinden farklı ve aydınlanmış hissediyordu. “Belirlenen gezegene ulaşmamız için ne kadar süremiz kaldı?” diye sordu Ana Beyin’e.
“Dünya zaman birimiyle ifade edersem, bir seneden biraz az, yaklaşık 340 gün.”
“Bana bu gezegeni gösterebilir misin?”
Bulunduğu salonun duvarında açılan bir ekranda, mavi renklerin hâkim olduğu bir gezegenin yakın plandaki görüntüsü canlandı.
“Demek burası,” dedi Altar. “Mavi olarak görülen yerler, deniz ve nehirler mi?”
“Evet, hatta bu gezegen solunabilir atmosferi, kliması ve bitki örtüsüyle dünya gezegeninin ilk haliyle büyük benzerlikler taşıyor.”
“Obadaki insanlar ne olacak, bir sene daha dayanabilecekler mi? Oluşan teknik aksaklığı gidermenin bir yolu yok mu?”
“Arızayı gidermek için robot mühendislerimiz çalışıyor, onarımın yaklaşık 20 gün daha süreceğini tahmin ediyorum.”
“Bu sürede bir şeyler yapmalı, halkıma da öğrendiğim her şeyi anlatmalıyım.”
“Geminin bu bölümünde yer alan sentetik yiyecek ve ilaçlar şu anda ihtiyacınızı karşılayacak düzeyde, ilk aşamada onları robot ulaşım araçlarımızla insanlarına ulaştırabilirsin. Gerekirse hasta olanları da buraya getirip sana da yapılmış olan tıbbi
bakımdan geçirebiliriz.”
“Bir an önce gidip yardım etmeliyim onlara,” dedi ve ekledi Altar:
“Ana Beyin, bu bahsettiğin gezegenin bir ismi yok mu?”
“Hayır, şu anda yok, ona ismini sizler vereceksiniz.”
Altar, ekrandaki gezegene bir kez daha baktı ve: “Bu gezegenin adı ‘Yeni Dünya’ olmalı,” dedi.
“İyi bir seçim, insanoğlu” diye cevap verdi Ana Beyin…
Çok sonraları, Kolonistlerin tarihi, yiğit Altar’ın Rodgar obasına madeni bir kuşun tepesinde indiğini yazdı ve bir de; o günden sonra, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını…

 
* Papirüs Edebiyat Dergisi 20.sayıda yayımlanmıştır. (Ocak-Şubat 2016)
ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 422
Kayıt tarihi
: 22.03.16
 
 

Okur yazar, Kadıköy'lü... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster