Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Mayıs '19

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
44
 

Duygusallığı Halletmek

Duygularımız ne tür bir bilinç düzeyinde olduğumuzu belirler. Ve hatta diyebiliriz ki bilincimizin gelişmesi, kendimizi sağlıklı bir şekilde ifade edebilmek şartı ve kaydıyla duygusal alandan sağlıklı bir şekilde uzak durabiliyor olmamızla yakından bağlantılıdır. Duyguların, duygusal davranma boyutunda bize verdiği zarar inanılmaz boyutlara varabiliyor. Düşünceler, mantık, sorgulama ve değerlendirmenin bilincimizin duygusal boyutta takılı kalmış olmasıyla birlikte sağlıklı çalışamadığı ise doğrudur!
 
Yaşadığımız çevre ile içinde etkileşmek durumunda kaldığımız toplum dinamikleri, varoluş şeklimizi ister istemez biçimlendiriyor. Duygusallık marazı en başta insana en yakın olan yerden yani aileden yakalıyor bizi. Kendi ailemizde, ailemizin diğer bireyleriyle kurduğumuz ilişkiden başlıyor. Herşey ailede başlıyor. Sonradan öğrenilmiş ve kendini tekrar eden duygu, düşünce, davranış ve yanlış öğrenme kalıpları sahte kişiliğimizin özvarlığımızı gölgeleyecek denli büyümesine neden oluyor. Bununla uğraşmak çok uzun bir süreyi yaşamımızdan çalıyor aslında.  Malum, aileden başlayan ve toplumsal ölçekte kurulan sağlıksız her türlü ilişki, duygusal mecrada aslında kendi varoluş durumumuzla ilgisi olmayan ama bir şekilde içine düştüğümüz çözümsüz ve karmaşık hatta dolaşık haller, düşünce biçimleri, davranış kalıpları, uzun genetik bir zincirin kodlamaları ile birlikte en yakınından en uzağına kadar etkileşimlerle birlikte varoluşumuzun sorun halinde zonklamaya devam eden bir uzantısı durumunda bırakılmış. Hal böyle olunca genetik sürüklenme, akıl tutulması ve fikir tembelliği ile duygusal bir bataklığa dönüşen bu şey her birimizin elini, kolunu bir yerinden kaptırabileceği tehlikesi ile birlikte yakınlarda bir yerde pusuda bekliyor! 
 
Bilinç seviyeleri söz konusu olduğunda insan, bilincini yükseltmeden hemen önce duygusal alan dinamiklerinden kurtulmuş olmalıdır. Aksi takdirde bilinci ne kadar yükselmiş olursa olsun, halet-i ruhiyesi duygusallığın aşağı dünyasına geri düşer. İnsan, çözemediği probleme geri düşer. 
 
Günümüzde varoluş bunalımları, psikolojimizin bizi içine çektiği sıkıntılar, stresin her türlü nedenleri, çektiğimiz tüm ruhsal ağrı, acı ve sızılar dert, üzüntü, keder, buhran gibi ağır duygular ile başetmek zorunda bırakıyor bizi! Maalesef! Tüm bunların yanısıra çözülemeyen, ağır psikolojilerin yarattığı sinir sistemine aşırı yük bindiren her türlü sorun, insanın sağlığını ölümcül bir şekilde tehdit ediyor. 
 
Tıp dünyasında sebebi bilinmeyen ve tedavilerin nihai anlamda sonuç vermediği birçok hastalık bu yüzden var! Bir hap içmenin ve iyileşmenin mümkün olmadığı bağışıklık sistemi hastalıkları gibi şeyler! Hastalanmış olan ve tedavi edecek olan arasındaki ilişki kopuk. Doktorlar, hastalığın nedenlerine kapalı. Semptonları ortadan kaldırmanın peşinde. Hal böyleyken hastanın anlaşılmaya olan ihtiyacı bir hayal olmaktan öteye gidemiyor. Bu yabancılaşma; yani insanın kendisini iyileştirecek olana karşı hissettiği ve nihayetinde kendi kendine karşı hissettiği yabancılaşma kapıyı çalmadan içeri giren türden.. Üstelik, hasta olmayan insanların arasındaki etkileşime baktığımızda ezelden ebede devamedegelmekte olan bir büyük sorun gene karşımıza çıkıyor; insanlar dünyasında insan, bir diğerine yabancı! Kendi dünyasına içinde ne olursa olsun yukardan ve dışardan bakamayan insan, kendi halet-i ruhiyesini çözemeyeceğinden bir başkasının içsel dünyasını nasıl anlayabilir, nasıl çözebilir ve onu neyin bu hale getirdiğini nasıl görebilir? Hadi her şeyi bırakalım, karşıdakinin ne hissettiğini nasıl bilebilir! Bilemez, anlayamaz, bulamaz. Bu bağlamda ne kadar korkunç ki bu veri, insanların dünyasında insan bir diğerine yabancıdır gibi bir doğrusala götürüyor bizi! 
 
Oysa ki elimizde bir tek şey var; anlayış! Endüstriyel dünyada anlayışa ise hiç yer yok. Anlayış, empatiden doğar. Empati sevgiye yol verir. Sevgi, iyileşmeye giden yoldur. Ancak, yolların önü puslu. Yollar, sisli ve insan duyguları, çok derinlerde başlayan ve büyüyen sağlıksız etkileşme biçimlerinin yarattığı bulanıklığın tacizi ve bombardımanından kurtulamıyor bir türlü. 
 
Dedim ya, yabancılaşma! İnsanın en nihayetinde kendi özüne olan yabancılaşması ile duygusal bataklığa daha çok gömülmesi arasında bir ilişki var. Aşağı çeken, aşağı çekeni korumakta, işbirliği yapmakta ve hedefi onikiden vurmakta.
 
Tüm bunların olabilmesi için bir noktada işin ucunu bıraktığımız bir yer olmalı; insan, doğası gereği sürekli olarak duygularının tehdidi ile karşı karşıyadır! Duyguların işaret ettiği tek bir yol var; o yol ise aşağı gidiyor. Duygusal tavır ile hareket eden her insan sınırlarını, duvarlarını aşamayan bir tavrı tekrarlıyor. Tekrarlanan durum sabit bir duygudurumu yaratıyor. Bu sabit duygudurumu sabit bir hal yaratıyor. Sabit hallerse değişmeyen, kokuşan insanları yaratıyor! Yaratılan şey ise kısır bir döngü! 
 
Duygusallık, sürekli zehir içen bir insanın durumu gibi.. Sürekli zehir içene ne olur? Sağlıklı düşünemez. Kendi otoritesi kalmaz. İradesi zamanla yok olur. O zaman ne olur; zehirlenir ve ölür. Duygusallığı halletmek, hayatı kazanmaktır. Duygusallığı halletmek, hissetmenin özgürlüğünü kazandırır insana. Hissetmek, dışardan gelen ve içimizden doğan her ne ise ondan gelen etkiyi bilmektir. İçten gelen bir bilgiyle bilmektir. Bildiğiniz şeyle ne yaparsınız? Onda bilmenin netliği vardır. Bu bilgiyle hayatınıza, düşüncelerinize, davranışlarınıza nasıl bir yön vereceğinizin açıklığı vardır. Bunun temelinde korku yoktur. Şeffaf bir şekilde iyi de olsa kötü de olsa, uyarıcı da olsa, sempatik de olsa net bir bilgi, bir veri akışı var. Keza, her ne olursa olsun, başımıza ne gelirse gelsin, ne ile etkileşime girersek girelim, baskılamadığımız her şey içimizden geçip gider mi? Bana öyle geliyor... Geçip gittiğinde tazelenir, her yeni günle yeniden doğarız. Duygusallık ise başka birşey... İnsanın kendine acıması, kendini acındırması üzerine çoğalan bir şey. Çoğaldıkça insanı azaltan bir şey! Duygusallığı nasıl mı tanımlarım? Sürekli üstümüzde bir yük gibi kalan, gitgide ağırlaşan bir çöp yığını olsa gerek. Evet, tam da bu!
 
Keder ve hastalık arasında bir ilişki var. Neşe ile sağlık arasında bir ilişki var.  Gönül, neşesini yeniden kazanmalı ki gidişatın yönü değişsin! Görebildiğim bu. Duygusallık ve hissiyat aynı şey değil. Etkileri, doğaları farklı. Hissetmenin zenginliği, duyguların kör, sağır ve saplantılı dünyasına ait değil. Dışarıdan gelen etkilerin insan doğasını bozan yanı, kendini tekrar eden bir duygusallık hali yaratıyor. Kafa karışıklığı yaratıyor. İnsanda, iç dünyada düzensizlik yaratıyor. Bu hal ile içeriden gelen hislerin birbiriyle uyuşamadığı gerçeğine uyandığımızda başka bir dünyaya uyanacağımızı düşünüyorum. Bunu kendimden biliyorum. Duyguların ve durumlara karşı içine düştüğümüz duygulanma kalıplarının korkudan kaynaklandığını ve öğrenilmiş tekrarlar olduğunu kendinizde ve başkalarında gözlemleyebilirseniz eğer çok büyük bir sorunlar yumağının ufak ufak çözülmeye başladığını da göreceksiniz. 
 
Hepimize kolay gele..
 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Her satırına katılıyorum..İnsan kesinlikle çözemediği problemle tekrar tekrar karşılaşır...çoğu bu problemi başkasının çözmesini bekler fakat çözüm sadece kendimizdedir..Sevgiler

jale kasap 
 17.05.2019 6:24
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 95
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 451
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster