Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Mayıs '09

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
1368
 

Düzceli Mehmet

Mehmet 20 yaşında üniversite öğrencisidir. Üniversiteye başladıkları gün öğrenciler öğretmeniyle tanışmaya başlarlar. İlk olarak, hocanın dikkatini Mehmet çeker. Mehmet uzun boylu, hafif esmer saçlarını arkadan bağlamış, kulakları küpeli, kollarına ve boynuna takıp takıştırdığı bol aksesuarlı bir kişidir. Öğrencilerle tanıştıktan sonra, hocaları dersi nasıl işleyecekleri hakkında bazı kurallar sıralar.

Daha sonra bu kuralları değerlendirmelerini, uygun bulmadıklarını gerekçe göstermek kaydıyla çıkarabileceklerini veya başka maddeler ilave edilebileceğini söyler. Düzceli Mehmet asi bir tavırla kalkar ve hocasına dönerek yüksek bir sesle, “Burası ortaokul değil, bir. Üniversite, disiplin, düzen, kural ve yasak saçmalığına burada da mı devam edeceğiz?” der.

Arkadaşlarının kendisini desteleyeceğini düşündüğü sırada en arkada oturan başka bir öğrenci aynı sertlikteki ses tonuyla, “Bana bak arkadaş. Kendi saçmalıklarına bizi alet etme. İnsanların bulunduğu her yerde kurallar vardır. Kurallar olmazsa düzen ve çalışma disiplini nasıl olacak?” der.

Daha sonra bir kız öğrencinin çıkışı konunun başka bir yönüne dikkat çeker. “Senin hiçbir şeye itiraz etmeye hakkın yok. Baksana haline, istediğini giyiyorsun ve konuşuyorsun. Ya bizler, başımızı açıp ondan sonra derse girmek zorunda kalıyoruz. Bu konuda konuşması gereken biri varsa bizleriz. Siz değilsiniz, ” der.

Hoca devreye girer ve “Sınıfta neden kurallar oluşturmak istediğimi herhalde hepiniz çok iyi anladınız. Çünkü kuralların olmadığı yerde düzensizlik kargaşa ve boğuşma vardır. Kurallar yerli yerinde kullanıldığı zaman kimsenin hayatı ve özgürlüğü kısıtlanmaz ve engellenmez. Tam aksine iyi işleyen kurallar, düzenli, tertipli ve huzurlu bir hayat biçimi oluşturur.”

“Düzceli Mehmet’in, az da olsa sert çıkışını ve görüşlerini çok yadırgadığınızı görüyorum. Oysa sınıfta her öğrenci rahatlıkla kendini ifade edebilmeli, görüşlerini anlatabilmeli ve faydasına inandığı yorumları yapabilmelidir. Ancak bu şekilde uzlaşma ve ayrılık noktaları anlaşılır. Kişiler daha iyi tanınır ve problemlerim konuşarak çözümlenmesi daha rahat gerçekleşir.” Gerek Mehmet, gerekse Mehmet´e karşı çıkan öğrenciler rahatlamış ve herkes bu konuşmadan bir mesaj almıştı.

Hoca; “Mehmet´te insani değerler, vefa duygusu ve saygı anlayışı varsa, mutlaka yanıma gelir, ” diye düşünür ve beklediği olur. Teneffüste odasına geçer geçmez Mehmet gelir. Davranışlarından, derin bir mahcubiyet içinde olduğu anlaşılır. Hocasından dersteki kaba davranışından olayı özür diler. Hocası da ona, “Üslubuna dikkat ettiği takdirde, kendisine destek vereceğini” söyler.

İkinci hafta hoca sınıfa girer ve öğrencileri selamlayıp hal hatır sorar. Sınıfı derse hazırlamak için okula ısınıp ısınmadıklarını sorar. Bu konuyla ilgili karşılıklı kısa konuşmalar geçer. Daha sonra haftanın konusunu öğrencilere sorarak derse başlar:

-“İnsan nedir?”

Öğrenciler teker teker söz alırlar ve herkes kendine göre bir insan tanımı yapar. Hoca farklı görüşleri dinledikten sonra dersi anlatır. Birbiri takip eden derslerde zaman zaman Mehmet´in sert çıkışları ve soruları devam eder. Hoca mehmet´in bitmek tükenmek bilmeyen sorularını sabırla dinler ve onu tatmin edici cevaplar vermeye gayret eder. Mehmet’i de hocaya çeken budur.

Bir hafta sonu hocası Mehmet’i evine davet eder. Ona evinde özel bir misafir olduğu hissettirilir. Mehmet o gün kafasını karıştıran bütün sorularını hocasına sorar. Hocası da onun bütün sorularını itinayla cevaplar.

Zaman geçtikçe Mehmet'teki değişiklikler hissedilir hale gelir. Atılgan, girişken, pervasız ve içinden geldiği gibi konuşan Mehmet durağanlaşır, sessizleşir ve sanki kalabalıklar içinde kaybolmak ister gibi özel bir gayretin içine girer. O sert delice bakışları yumuşar. Halinde ve duruşunda hissedilir bir sakinlik olur.

Mehmet Düzce´ye, ailesine kavuşunca anne ve babası bayram eder. Mehmet'in ailesi Bulgar göçmenidir. Bulgaristan'ın, Müslüman Türklerinin dillerini ve dinlerini değiştirmeleri için dayanılmaz baskılar yaptığı 1989 yılında merhum Turgut Özal'ın girişimleriyle Türkiye'ye gelen binlerce aileden biridir. Babası Salih amca, Mehmet ile ilgili ailenin duyduğu mutluluğu hocaya uzun bir mektup yazarak anlatır.

Düzceli Mehmet yaşadıklarından ve başına gelen kazadan sonra bambaşka biri olur. Düzce'ye son gidişinde bir Cuma günü hocasını arar. Hocası, cep telefonundan aradığı için fazla uzun tutmak istemez. Halini hatırını sorduktan sonra kapatmak ister. Ancak Mehmet telefonu kapatmak istemez. Ona Cuma Namazında yaşadıklarını anlatır. Sonra da ona bir mektup yazıp gönderdiğini söyler. “Hakkınızı helal edin, ellerinizden öperim hocam, ” der.

Telefon konuşmasından 5 veya 6 saat geçer. O günkü haberler evin içine bomba gibi düşer. Hoca, Düzce’de 7, 4 şiddetinde bir deprem olduğunu öğrenir. Aklına daha 5-6 saat önce konuştuğu Mehmet gelir. Hemen telefona sarılır ama nafile Mehmet’e bir türlü ulaşamaz. Telefonlardan bir netice alamayınca Düzce’ye gider. Mehmet'in ailesinin evine ulaşan hocanın o ana kadar sakladığı ümidi, apartmanın yerle bir olduğunu görünce biter tükenir. Mehmet, Düzce depreminde hayatını kaybetmiştir. Hoca eve gittiğinde, masanın üzerinde duran Mehmet'in gönderdiği mektubu okur. Mektup;

“Aziz, muhterem ve çok kıymetli hocam, ” diye başlar. Mektupta Mehmet, uzun uzun kendisinden bahseder. “Ortaokul döneminde, bazı hocalarının, Dinin modası geçmiş bir inanç olduğunu anlattıklarını, o zaman Din Derslerine gelen öğretmenlerinin de sordukları sorulara cevap veremediklerini ve bu durumun kendisinde manevi bir boşluğa sebep olduğunu” belirtir. Mehmet, liseye geldiğinde kuralsız gençlik gurubuyla karşılaşır. Lise son sınıfta bu grubun lideri konumuna gelir. “Sizinle tanışmamız, hayatımın dönüşünde ilk adım oldu. Beni en çok etkileyen, sert, aykırı ve pervasız hareketlerime karşı çıkmadan, nezaketli ve yumuşak bir üslubla cevap vermez, oldu. Fikirlerimi anlatırken beni sonuna kadar dinlemeniz, bana değer vermeniz ve ciddiye almanız, içimden size karşı müthiş bir sevgi ve sempati duygusu oluşturdu. Çünkü kaba ve anlamsız hareketlerimden dolayı, o güne kadar hiçbir öğretmen bana hoşgörüyle bakmadı ve beni adam yerine koymadı…” der. Mektubu, “Muhterem hocam, hakkınızı helal edin. Hürmetle ellerinizden öperim, ” sözleriyle sonlandırır. 11.11.1999.

Öğrenciniz:

Düzceli Mehmet.


Sonuç:

Her sert görünümün altırnda bir sevecenlik yatar.


Kübra Karadöl

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 425
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 3016
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster