Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Mart '11

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
450
 

Edebiyat ve ben

Edebiyat ve dille ilişkim ilkokuldan itibaren başlar. İlkokuldayken 4-5 cümlelik bir “roman” yazmıştım. Fakat hep perde gerisinde olmayı tercih ettim. Yarışmalara katılmak, şiir okumak aklımın köşesinden geçmezdi. İlkokulda bir arkadaşıma Kızılay’la ilgili bir şiir bulmuştum Kızılay Haftası’nda okuması için. 

Ben okumayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. İlkokul öğretmenimin ise Allah rahmet eylesin-“Bak görüyor musun, nasıl da çekinmeden okuyor” deyişini unutmuyorum. Yine de şiiri benim bulduğumu söylememiştim. Ortaokulda Türkçe öğretmenlerim beni aktif olmam için çok teşvik ettiler. Zorla şiir yarışmasında jüri oldum, zorla Kültür ve Edebiyat, Gazetecilik ve Yayıncılık kollarına seçildim. Zorlaydı çünkü ben iddialı olmayı kabul edemiyor, edebiyata yeteneğim olduğa inanamıyordum. Oysa Türkçe’yi çok seviyordum. Bir Türkçe öğretmeninin ‘yargıcı’ olmaktan kaçınmama ne kadar şaşırdığını hatırlıyorum. Kelimeler, -ya da sözcükler - tutkum oldu. Kimi hocamdan ‘özveri’yi öğrendim kiminden ‘yorum’u. Türkçe öğretmenimin “Hem Öztürkçeci geçinirsiniz, hem de özveri sözcüğünü bilmezsiniz” deyişini dün gibi hatırlıyorum. Bazen Öztürkçeci oldum, bazen Osmanlıcı, bazen karma. Şimdiyse zengin ve anlaşılır dilden yanayım. Kelimeleri sevmeyenleri anlamıyorum. Kimi ‘misafir’i reddediyor, kimi ‘konuk’ demek istemiyor. Okuldayken, en başarılı olduğum dersler Türkçe ve İngilizce’ydi. İki dersin öğretmeni de benzer şeyleri, kelime ve dilbilgisi bilgimi, hafizamı takdir ediyorlardı. Cümle içinde ‘sallapati’ kelimesini kullandığımda, Türkçe öğretmenimin ne kadar şaşırdığını, kitaptan kelimeyi arayıp bulmaya çalıştığını hatırlıyorum. (Türkçe öğretmenimizin “bunun cevabını yine siz vermiştiniz, değil mi?” deyişini hatırlıyorum.) Benim için iyi bir öğretmenin önce Türkçe’yi doğru konuşması ve düzgün telaffuzu olması gerekiyordu. Öğretmen, yerel şivesini okula taşımamalı, standart Türkçe’yle konuşmalıydı. Türkçe öğretmenimin vurgulu, güzel bir ses tonuyla kızdığı öğrencilere “Yıktın perdeyi, eyledin viran” deyişini unutamıyorum. Lisede Edebiyat’ı daha çok sevdiğim halde, çalışkan öğrenciler gittiği için Fen şubesini tercih ettim. Felsefe öğretmenimizin söylediğine göre Fen şubesindeki öğrencilerin zihni daha açık, Edebiyatçılar daha tembeldi. Fen’de başarılı olan her derste başarılı olurdu. Halbuki Fen ve Matematik dehası olup iki kelimeyi bir araya getiremeyen, bir satır yazı yazamayan ne çok kişi vardı. Ben de çalışkan bir öğrenciydim. Öyleyse Mühendislik ya da Tıp okumalıydım. Ben genel geçer değerlere karşı çıktım. Üniversitede İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü seçtim. Üniversitede nereyi kazandığımı öğrenen Türkçe öğretmenimin bile “Sen çalışkandın. Keşke Tıp okusaydın” demesi beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Boynumu büktüm, birşey diyemedim. Üniversitede İngilizce “essay” (komposizyon, düzyazı) ve “poetry” (şiir) ile haşır neşir olmamız gerekiyordu. Poetry dersinde iki arkadaşımla birlikte sınavdaki en yüksek notu aldığımızda hocamızın söylediği bir söz dikkatimi çekmişti. “Benim gözlemlerime göre bu derste yüksek not alanların kendileri de şiir yazıyor” demişti. Doğruydu. Üçümüz de şiir yazıyorduk. Üstelik bizler, yüksek not alması beklenilen isimler değil, sürpriz isimlerdik. Üniversitede imkanların bol olmasından dolayı, mümkün olduğu kadar çok dil öğrenmek istedim. Hem kelimelerin kökenini öğrenme tutkumdan dolayı, hem de dünya dilleriyle insanlığı daha iyi tanıma isteğimden dolayı… 

Ortaokuldaki Türkçe öğretmenlerimin birinin asıl branşı Fransızca’ydı. Bize Fransızca bir şarkı öğretmişti, 2-3 dil biliyordu, işletme dalında master yapmış, üniversite hocası olmaya karar vermişti. Fransızca’ya ilgim onu tanıdıktan sonra ortaya çıktı. Üniversitede seçmeli ders olarak önce Fransızca aldım, sonra Almanca, Arapça, İtalyanca. Kimi zaman sadece günlük, kimi zaman sadece şiir, bazen de düzyazı yazdım. Bazen beğenmediklerimi tamamen yaktım. Üniversiteye girdiğim yılda, yazılarımı yakmanın ne kadar uzun sürdüğünü hatırlıyorum. İlkokuldan beri o kadar çok yazmıştım ki… Bir iki sene sonra yazma aşkım tekrar depreşti. Yaktığım şiirlerimi hatırlamaya çalıştım, yeniden yazdım. Şunu itiraf etmeliyim ki, her zaman Türkçe okuyup yazmayı, İngilizce okuyup yazmaktan daha çok sevdim. Çünkü Türkçe gerçek aşkım, İngilizce ise mantık evliliği yaptığım eşimdi. Sonuçta, edebiyat tutkum bugünlere geldi. Yüksek lisansımı tamamladıktan sonra bilimsel yazılar değil, edebi yazılar yazmayı daha çok sevdiğim fark ettim. İnternette blog yazma çıktı, mertlik bozulmadı. Yazılarımı tanımadığım kişilere ulaştırma imkanım oldu. Cesaretim arttı. Şimdi de coşkun sel gibi sabahlara akşamlara kadar yazıyorum da yazıyorum.  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 62
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 636
Kayıt tarihi
: 01.02.11
 
 

ODTÜ Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği mezunuyum. İlgi alanlarım edebiyat, sinema, tiyatro, TV..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster