Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Eylül '10

 
Kategori
Blog yazarları tartışıyor!
Okunma Sayısı
588
 

Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması için: Evet!

Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması için: Evet!
 

12 Eylül referandumu, ülkenin gerçek sahibi olan milletin, kayıtsız şartsız hâkimiyetini ön plana çıkarma gayretiyle; yıllardır milleti vesayet altında tutan, bürokratik-militarist kesimin sahip olduğu haksız gücü elinden kaçırma korkusunun bir mücadelesidir.

“Milletin kendi kendini yönetmesi” olarak tarif edilen demokratik yapıya sahip bir devlette, her şey milletin huzuru, refahı, mutluluğu için yapılırken, ülkemizde devlet, hisselerin büyük çoğunluğuna sahip bir anonim şirketin ortakları gibi, her şeyi kendi istediği şekilde gerçekleştiren bir güç haline gelmiştir.

Devletin varlığı da, çabası da millet için olması gerekirken, ülkemizde milletin varlığı sadece devlet için gerekli bir unsur olarak kabul edilmiş, padişahlığı kaldırarak kurulan cumhuriyet, mutlu bir azınlığın vesayetini devam ettiren mutlakiyetçi bir rejime dönüştürülmüştür.

“Kurucu idare” adına yapılan her türlü eylem, “Atatürkçülük” zırhına bürünerek kendini koruma altına almış, halkın demokratik girişimleri her defasında zor kullanılarak darbelerle önlenmiştir.

***** SOLUN KARŞISINA ÇIKARILAN GÜÇ: ÜLKÜCÜLÜK

1950 seçimleriyle Türkiye’de gerçek halkın iktidara gelmesini bir türlü içine sindiremeyen bürokrat ve militarist güçler, çareyi 27 Mayıs ihtilalinde buldular. Hızlarını alamayarak, başbakanı ve iki bakanı da idam ederek tarihe adlarını bu şekilde yazdırdılar.

1961 Anayasasıyla, gerçek halkın iktidara gelmesinin yolları kesildi. Bir avuç bürokrat-militarist bir kitle, ülkeyi demokratik görüntü altında, kendi istedikleri gibi yönetmenin tadını çıkarmaya başladı. İşin tuhafı millet seçimlerde, kendine yakın bulduğu partilere oy verdiğini zannediyor, ama iktidarlar, milleti değil, sadece bu seçkin zümreyi memnun etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı.

27 Mayıs ihtilaliyle CHP dışındaki bütün partiler kapatıldığı halde, yeni kurulan partiler, sırf Menderes çizgisinde zannedildiği için yine halkın güvenini kazanıyor ve tek başına iktidara gelebiliyordu.

1965 ve 69 seçimlerinde aynı neticeler alınınca, ülkede farklı bir ortam yaratıldı. Dünyadaki siyasi gelişmelerin de etkisiyle, “sol” diye bir kavram ortaya çıktı ve devlete, otoriteye, düzene, istikrara karşı çıkan bütün güçler, “sol” adı altında birleşerek, bugüne kadar görülmemiş bir süreç başlattılar.

27 Mayıs sabahı, yönetimi askeri idarenin devraldığını radyodan halka duyuran davudi sesin sahibi, bir parti kurarak “sol”un karşısına çıkardığı “ülkücülük” kavramıyla, sanal bir “sağ” kitle yarattı. Artık sokaklar, mahalleler, hatta şehirler, ya solcuların ya sağcıların (ülkücülerin) elindeydi. Zaman zaman çatışmalarla el değiştiriyor, Türkiye yaşanmaz bir hale geliyordu.

Fabrikalarda işçiler boykot yaparak üretimi durduruyorlar, bununla da yetinilmiyor, “pis kapitatilizm”(!)in hıncı, makinelerden, iş yerlerinden, camlardan çerçevelerden çıkarılıyordu.

Her gün üç beş bankanın soyulması âdet haline gelmişti. Banka önlerinde askerler nöbet bekliyorlar, soyguncular askerlerimizi de gözlerini kırpmadan şehit ediyorlardı.

***** BOYKOT VAR ANFİYİ BOŞALTIN!

Sıkıyönetim ilan edilen şehirlerde sokağa çıkma yasağı uygulandığı için, hayat belli saatte duruyor, insanlar işlerine giderken evden helâlleşerek çıkıyor, akşam eve gelebildiklerine şükrediyorlardı.

Akşamları karşıt görüşlü militanlar tarafından kahvehaneler taranıyor, çoğu hiçbir şeyden habersiz ve suçsuz insanlar, bir anda kovboy filmlerindeki gibi ceset haline geliyorlardı.

Üniversiteler de bu bölünmeden nasibini almıştı. Asker kordonunda okullara girip çıkılabiliyor, dersler bu şekilde ancak işlenebiliyordu.

Okullarda, sokaklarda, mahallelerde çıkan çatışmalarda ölenlerin cenaze törenleri, gövde gösterisi yapılan yürüyüşlerle miting alanına çevriliyordu.

Ertesi gün öldürülen arkadaşlarının cenaze törenini bahane eden solcular da ülkücüler de, okullarda boykot kararı alıyorlar, dersleri tatil ettirip okulları boşalttırıyorlardı.

“Boykot var arkadaşlar, anfiyi boşaltın!” emri geldiği zaman, karşı duracak bir güç yoktu. Hoca otoritesi, okul idaresi diye bir şey kalmamıştı.

Pis ya da pos bıyıklı gençlerin hâki montları, en çok da bellerindeki tabancaları saklamaya yarıyordu.

Avrupa’dan gelen “sol”cu akımın rüzgarı, “halklara özgürlük” sloganıyla Kürtler’in de sol örgütlerin yanında yer almasını sağladı. Apocular ilk kez işte o günlerde ortaya çıktı. Ancak özgürlükçü pencereden olaylara baktığını sananlar, bunun ileride başımıza daha büyük işler açacağını düşünemediler.

***** “NETEKİM DURUMUN OLGUNLAŞMASINI BEKLEDİK”

Beş binden fazla gencimizi zamansız şekilde aramızdan alıp götüren bu olayların ardından 12 Eylül ihtilali oldu.

Demokratik hayat yeniden kesintiye uğradı, partiler yeniden kapatıldı, Anayasa yeniden yapıldı.

12 Eylül sabahı, herhalde ülkede sevinmeyen yoktu. Çünkü 11 Eylül Türkiyesi, bir daha asla yaşanmaması gereken bir durumdaydı.

Her şey öyle güzel ayarlanmıştı ki, insanlar demokratik haklarının elinden alınmasından, seçimle işbaşına gelmiş hükümetin düşürülmesinden, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilerin kapatılmasından âdeta mutluluk duyuyorlardı.

Netekim daha sonraki günlerde Darbenin lideri Evren Paşa, “durumun olgunlaşmasını bekledik” diyerek, 12 Eylül’e kadar niye beklediklerini çok güzel anlatıyordu.

Yeni Anayasa büyük çoğunlukla kabul edildi. Çünkü kimse Anayasanın içeriğiyle uğraşacak, ona karşı koyacak durumda değildi. Elbette bundan istifade edilerek, Anayasa’nın gerekli maddeleri üzerinde yeni düzenlemeler yapılmış, halkın kendi partisini iktidara getirmesi durumunda, bunun hiçbir anlam ifade etmemesi sağlanmış, yönetimin malum bürokrat-militarist kitlenin arzusu hilafına bir iş yapması engellenmişti.

1983 seçimleri yine o kitlenin bozgunuyla sonuçlandı. Askerlerin, kendi kurdukları partiyi iktidara getirmek için yaptıkları baskı ters tepti ve hiç umulmadık bir şekilde Turgut Özal’ın Anavatan Partisi tek başına iktidara geldi.

Ne gariptir ki PKK örgütü de tam o günlerde boy göstermeye başladı.

Çok farklı bir vizyonu ve dünya görüşü olan Turgut Özal, dünyada iletişim imkânlarının da giderek artmasından yararlanarak, ülkenin değişmesine ve gelişmesine büyük katkılarda bulundu. Türkiye dünyada tanınır hale geldi.

Başta bürokrasi olmak üzere, çeşitli alanlarda çağ atlatacak işler yapıldı. Rahmetli Özal, artık kimsenin bu ülkeyi yolundan döndüremeyeceğini söylüyordu ama, bu gelişmeyi bize çok görenler, bu mutluluğu bize yaşatmamaya kararlı olan iç ve dış güçler, terörü başımıza belâ ettiler, bunu da yeterli bulmayarak Özal’ı da zamansız bir şekilde hallettiler.

***** İKTİDAR OLUP, MUKTEDİR OLAMAMAK

Mümkün olduğunca eski günlere yeniden dönmek için bir çaba içine girildi. Birbiriyle anlaşamayan partilerin kurduğu koalisyon hükümetleri, istikrarı aldı götürdü. Terör bir taraftan, krizler bir taraftan, Türkiye’nin parası pul oldu.

Cumhurbaşkanının başbakana fırlattığı Anayasa kitapçığı, gecelik faizi akıl almaz boyutlara çıkardı. Amerika’dan ithal yöneticiler mi getirmedik ekonomimiz düzelsin diye, Ecevit gibi bir başbakanı sağlıksız hale mi getirmedik…

Karanlık güçlerin bu oyunu 2002 seçimlerinde yine halk tarafından bozuldu. Yeni kurulan Ak Parti tek başına iktidara geldi.

Bu sürpriz, malum kitleyi daha da çıldırttı. “İktidar olsalar da bu şartlarda muktedir olamazlar” diye hükümetle alay edildi. Kısa bir ömür biçtikleri hükümet 5 yıllık süreyi tamamlayınca herkeste şafak attı. Üstelik tam o günlerde cumhurbaşkanının görev süresi de sona eriyordu.

“Cumhurbaşkanlığına da mı bir Ak Partili gelecek” korkusu etrafı sardı ve akla hayale gelmedik oyunlar oynandı. 367 krizi çıkartıldı, e-muhtıra ile göz dağı verilmek istendi, ANAP ve DYP birleştirilmeye çalışıldı, tek görevi meclis toplantısına katılmak olan milletvekilleri meclise sokulmayarak demokratik yollar kapatılmak istendi.

Sonunda 60 ve 80 sonrasında olduğu gibi, hileli oyunlar üçüncü defa ters teperek, Ak Parti % 47 gibi ezici bir çoğunlukla ikinci defa tek başına iktidara geldi ve cumhurbaşkanını da seçti.

***** AK PARTİ NE DİYORSA, TERSİ…

Ak Parti’nin iktidara geldiği ilk günlerde, Cumhuriyet gazetesi’ne atılan bir bombayla ve Danıştay’a yapılan bir saldırıyla sarsıldık.

“Gerici” güçlerin bir eylemi olarak lanse edilen bu üzücü olayların birbiriyle bağlantılı olduğu bir tesadüf sonucu ortaya çıkınca, çorap sökülmeye başladı.

Ardı ardına gelen ses kayıtlarıyla ülkede ne dolaplar döndüğü daha iyi anlaşıldı. Kendi aslî görevini bir kenara iten bazı muvazzaf görevlilerin, tamamen siyasi bir şekilde hükümeti yıkma çabalarıyla zaman harcadıkları ortaya çıktı.

Bu arada hükümete icraat yaptırmamak için de bazı kurumlar ellerinden gelen gayreti esirgemiyorlardı. Kendi parti programında halka vaat ettiklerini yapmaya kalktıkça, Ak Parti’ye engel çıkarmak için bütün yollar deneniyordu.

Bir taraftan Avrupa standartlarında demokrasi olması istenirken, bir taraftan demokrasiyle taban tabana zıt işlerle hükümete karşı cephe alınıyordu.

1982 Anayasası’nı her fırsatta tenkit edenler, bunun mutlaka değişmesi gerektiğini iddia edenler, Ak Parti’nin bu şekilde ancak etkisiz hale getirilebileceği ve “hiçbir iş yapamayan hükümet” görünümüyle halkın gözünden düşürülebileceği varsayımından hareketle sıkı bir “82 Anayasası meftunu” oldular.

Zaten daha önce çok ilginç bir örnek yaşanmıştı. Avrupa Birliği’ni sonuna kadar savunan çağdaş, entelektüel aydın kesimler, Ak Parti bu konuda hiç beklemedikleri şekilde çalışmalar yapmaya başlayınca, AB’ye tu kaka demeye başlamışlar, girmesek daha iyi noktasına kadar sınırlarını genişletmişlerdi.

Yani Ak Parti’nin yaptığı her şey ne kadar iyi ve faydalı olursa olsun, mutlaka “kötü” olarak nitelendirilmeliydi. Şimdiki konsept buydu.

***** BAHÇELİ’NİN BİR KORKUSU MU VAR?

Çıkarılan kanunların Anayasa Mahkemesi’nden geri dönmesi, Danıştay’ın bazı işlemleri iptal etmesi, hükümeti bu konuda bir tedbir almaya zorladı ve Anayasa’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılması gündeme geldi.

Zaten daha önce yeni bir Anayasa hazırlanmasına topyekün karşı çıkan çevreler, bu değişiklikleri de elbette sindiremediler ve yine peşin peşin görüşmelerine katılmadıkları değişikliklerin, oylamasına da katılmayarak, gereken desteği vermeyerek, meclise gelmeyerek işte 12 Eylül’de yapılacak referandumun şartlarını hazırladılar.

Bir süredir ülke sathında Evet-Hayır mücadelesi için harcanan zamana, emeğe, paraya, enerjiye yazık değil mi? Çıkmayan candan ümit kesilmez misali, belki referandumda bir şeyler olur diyerek, memleketin bu kadar kaynağı ne yazık ki boşu boşuna heba ediliyor.

Tabi bu arada referanduma sunulan maddelerden hiç bahsedilmeden, sanki seçim yapılacakmış da, hayır oyu çıkarsa hükümet gidecekmiş gibi bir sunum yaparak, akıllarınca, Ak Parti’ye oy vermeyenleri “Hayır” şemsiyesi altında birleştirmeye, hayat boyu kullanmadıkları iyilik anlamındaki hayrı, olumsuzluk ifade eden hayırla özdeşleştirip, kelime oyunuyla, vatandaşı kandırmaya çalıştılar.

12 Eylül öncesinin kanlı taraftarları şimdi elele verip “hayır” kampanyası yürütüyorlar. Bu birliktelik beni hayli düşündürmüyor değil. Doğrusu buna pek bir anlam da veremiyorum.

Öte yandan sayın Bahçeli’nin “bu değişiklikle Erdoğan’ın yüce divanda yargılanmaktan kurtulmaya çalıştığı” şeklindeki akıl almaz iddiası, acaba “bütün bu karışık işlerde parmağı bulunanların ortaya çıkarılıp Yüce Divan’da yargılanması gündeme gelecek de, sayın Bahçeli bu şekilde kendini mi kurtarmaya çalışıyor” diye düşünmeme de sebep olmadı değil.

Ayrıca terör örgütüyle birlikte aynı şiddette hükümete karşı yürütülen bir “”hayır” kampanyasının altından da pek hayırlı şeyler çıkacağını doğrusu tahayyül edemiyorum.

Bütün bu olup bitenler de referandumda “Evet” oyu kullanmamız için yeterli bir sebep değil mi?

***** BİRAZ SAYGI LÜTFEN…

“Niye ‘evet’ diyoruz, niye ‘hayır’ diyoruz?” tartışması için bugüne kadar Milliyet Blog’da pek çok yazı yazıldı. Çoğunluğunu “hayır”cıların oluşturduğu bu yazılarda, hep Ak Parti düşmanlığı işlendi, Ak Parti’ye karşı olunduğu için “hayır” oyu verilmesi tavsiye edildi.

Particiliği, yapılan hizmete göre değerlendirmek yerine, ona –âdeta bir din gibi- inançla bağlananlar, elbette içeriğe aldırmadan liderlerinin işaret ettiği şekilde oy kullanacaklar. Bu yüzden burada yazılanlara bakarak kimsenin oyunun rengini değiştireceğini düşünmüyorum.

Ancak bazı gerçeklerin belge olarak kayda geçmesinde de yarar görüyorum. Bugün değil ama belki gelecekte bu yazıları okuyanların, kimlerin nasıl bir inat içinde körü körüne bir şeylere karşı çıktığını, kimlerin de ne tür tahliller yaparak olayları anlamaya çalıştığını görmeleri mümkün olabilir.

***** BU BİR İTİRAF MI?

Aslında “hayır”cı arkadaşlarımızın söyledikleri bir anlamda doğru. Bu referandum, 81 vilayetin sekseninde milletvekili çıkararak halkı tam anlamıyla demokratik olarak temsil eden, bir siyasi görüşün, yani Ak Parti’nin “tamam mı, devam mı?” sorusuna, milletin vereceği bir cevap olacaktır.

Sekiz yıldır şu ülkede olup bitenleri izleyenler, daha önceki dönemleri de yaşayıp görenler, elbette sağduyuyla hareket edip hâkimiyetin KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN olması için gönül rahatlığıyla “EVET” oyu kullanacaklardır.

Tamamen tarafsız olarak, yapılan Anayasa değişikliğini inceleyenlerin de hayır demesi mümkün değildir. Lütfen şu soruyu iyi düşünüp cevaplayınız: Şu anda bu değişikliğe karşı çıkan hangi parti, iktidara geldiğinde bu maddeleri eski haline getirmek ister? Hiçbiri… Öyleyse hayır demek için bir sebep yoktur.

Anayasa Mahkemesi ve yargı organlarıyla ilgili 3 madde, iktidarın kendi yandaşı kurumlar oluşturmak istediği iddiasıyla çok tartışılmakta ve buradan yola çıkılarak Ak Parti’ye çok fazla yüklenilmektedir.

“Ak Parti yargıyı kendi yandaşı yapacak” demek, bir anlamda yargının şu anda başka bir partinin yandaşı olduğunun itirafı anlamına gelmiyor mu?

Kaldı ki, Ak Parti ömrü billah iktidar olacak değil ya, yarın belki bir başka parti iktidara gelecek. Yoksa mevcut siyasi partiler, böyle bir ümidi bile taşımıyorlar mı?

***** TEK PARTİ ÖZLEMİ

Değerli arkadaşlar, her siyasi parti kendi programını uygulamak üzere iktidara gelir. Bu uygulama beğenilmezse de seçimi kaybeder. Eğer iktidara geldiğinde kendine oy veren insanların isteklerini değil de, sadece malum bir kitlenin arzusunu yerine getirecekse, o zaman farklı partilere ne gerek var? Tek partiyle bu işi halletmek mümkün değil mi?

Zaten şu anda çektiğimiz sıkıntı, çok partili demokratik hayatı bir türlü benimseyemeyip, tek parti dönemindeki uygulamalara bağlı kalışımızdan kaynaklanmaktadır. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” diyenler, bu saltanatlarının ellerinden alınmasına dayanamıyorlar.

Bir ülkede tek tip tornadan çıkmış gibi insan yetiştirmek mümkün değildir. Herkesin farklı düşüncesi, inancı, siyasi veya felsefi görüşü olacak. Ancak bu insanların hepsi de birbiriyle kavga etmeden, birbirine çatmadan, hoşgörülü davranarak birbirlerine sevgi ve saygı göstererek birlikte yaşayabilecekler. Demokrasi kültürü budur, şu anda da bu anlayışı yerleştirmenin mücadelesi verilmektedir.

***** EGEMENLİK, KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN OLMASI İÇİN

Dileğim odur ki, millet, lâyık olduğu yönetime kavuşmak için sağduyusuyla kararını versin, Türkiye’nin önü açılsın, bu vesayet dönemi artık bitsin.

Aksi bir durumda, millet yine kendi kararının sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaktır.

Bir çırpıda düşüncelerimizi ve inançlarımızı değiştiremediğimize göre, kendi iradesiyle oyunu “evet” olarak kullanacaklara duyduğum saygı kadar, “hayır” olarak kullanacaklara da saygı duyuyorum. Aynı saygıyı onlardan da bekliyorum. Bu da demokratik bir göstergedir.

Ne yazık ki bugüne kadar “evet” oyu kullanacağını açıklayan fazla yazı yazılamamıştır, yazanlara da akla hayale gelmedik sözler sarfedilmiştir. Demokratlığı içine sindiremeyenlerin, kendi görüşleri dışında hiçbir görüşe tahammül gösteremeyenlerin, bu davranışlarını gözden geçirmelerinde fayda vardır.

Türkiye’nin geleceği için, demokratik hakların ve özgürlüklerin daha da yaygınlaşması ve gelişmesi için, üzerimizdeki vesayet baskısının kalkması için, Atatürk’ün dediği gibi, egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olması için, Evet!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

yetiştirmiş okumuş kişiler olsa. Öğretmenlik yaptığım yıllarda sandık başkanı görevi verilmişti.Batı da bir köyde. Sohbetlerımızde kadın benım kocam ne derse o olur, muhtar bizi bir x kişi ziyaret etti,bizim köylerdeki sorunları çözecek bizde karar verdik ona vereceğiz. ve cemaatlerde cemaat başkanı ne derse o yönde oy kullananlar, daha yazmaya kalksam yetmez buraları. Tek bildiğim politikacıların vekillerin çoğu oyun oynuyor. Ne zaman politikacılar ülkemizin ve halkımızın menfaatleri doğrultusunda bir çatı ve düşünce altında toplandıkları zaman onlara herkesin güveni artacağına eminim. saygılarımla

the blueworld 
 18.09.2010 16:08
Cevap :
Son cümlenize aynen katılıyorum. İktidardaki muhalefetteki bütün partiler ve politikacılar halkımızın menfaatleri doğrultusunda aynı düşünce etrafında birleşebilseler, mesele zaten tamamdır. Ne yazık ki siyasi ve kişisel çıkarlar, milletin genel çıkarlarından önde geliyor. Umarız ülkemizin geleceğini yöndenlendirmek üzere bu konuda hemfikir olan politkacılar ortaya çıkar da, siyasetle millet menfaatini ayırırlar ve böylece ülkemiz kazançlı çıkar. Katkılarınız için teşekkür ediyor, selam ve saygılar sunuyorum.  19.09.2010 1:30
 

bende HAYIRCILARDANIM. Sebebini anlatayım zamanın hükümeti ve politikacılar,vekiller,bir işe yaramadığı için 12 eylül geldi. O zamanlarda okulumuzda derslerimiz işlenemiyordu,polisler iki gruba ayrılmışlardı,insanlar rahat dolaşamaz oldular,ailemizi alıp akşamları sokaklarımızda dolaşamıyorduk. Gençler silah taşıyor,bombalar atılıyordu. Kahvehaneler taranıyordu .Peki o zamanlarda politikacılar bunları düzeltmek için ne yaptılar, hiçbirşey...... Okulumuzda olaylar çıktığında herkes polis dışarı asker içeri denildiğinde asker geldiğinde herkesin sesi kapanıyor çıt çıkmıyordu. Bunları unutmadım. Ben politikacılara güvenmiyorum. Tek inandığım Askerimizin onuru.elbette ki darbeler istenilerek yapılmadı. Ama politikacılar yönünden onurdan bahsedemeyeceğim.Önce dokunulmazlıklar kalksın ve görelim mecliste kaç vekil kalacak. Politikacıların bitmediği yerde mutlaka ülkeyi kurtaracak bir güç lazım. saygılarımla

the blueworld 
 18.09.2010 16:02
Cevap :
12 Eylül öncesindeki politikacıların yanlışlarını elbette biliyorum. Doğru yaptıklarını da düşünmüyorum. Ancak yanlışa yanlışla cevap verilerek doğru bulunmaz. Demokraside ne olursa olsun jüri halktır. Seçimle gelen seçimle gider. İkide bir politikacı yanlış yapıyor diye askeri darbe yapılmaz. Daha doğrusu buna demokrasi denmez. İstenmeden darbe yapılması nasıl bir duygu ve nasıl bir anlayıştır bilemiyorum. Politikacıya güvenmemek ne demek? O zman oyun mu oynuyoruz? Seçim yapıcaz birilerini seçip meclise göndereceğiz, ama ona güvenmeyeceğiz. Bu ne yaman çelişkidir. Dokunlulmazlığın kalkmasıyla bu söylediklerinizin ne alakası var? O zaman politikacılar güvenli mi olacaklar? Daha da önemlisi 12 Eylül öncesi politikacıların yaptıklarıyla, referandumdaki Anayasa değişikliğinin ne bağlantısı var ki, siz hayırcı oluyorsunuz? Bize anayasada yapılan değişikliği kabul ediyor musunuz diye soruyorlar. Siz alakasız konularla ben hayırcıyım diyorsunuz. İşte asıl çelişki budur. Selam ve saygıyla..  19.09.2010 1:26
 

Öncelikle ağzınıza yüreğinize sağlık.Yazdıklarınızın hepsine sonuna kadar katılıyorum.Hayır cıların insanlar üzerinde bu kadar baskı kurmasını da anlamış değilim.Zamanla evet demenin ne kadar hayırlı olduğunu görecekler.Ne diyelim insan bilmediği şeyin düşmanıdır. Ayrıca bayram mesajınız için teşekkürler. Geç olsa da masal güzelliğinde bir bayram dilerim.

Aysun Yalman 
 15.09.2010 1:44
Cevap :
Değişen Anayasa maddelerini tartışmak yerine, iktidarı ve Ak Parti'yi karşılarına alarak milletin zihnini bulandırabileceklerini zannedenler, bunu da başaramadılar ve Evet diyenler çoğunluğu sağladı. Aslında değişimci gelişimci ve demokrat düşünce, muhafazakâr kitlelere bile bu kadar etki etmişken, kendilerini ilerici çağdaş olarak yorumlayanların niye bu kadar katı şekilde değişmeye ve gelişmeye karşı oldukları anlaşılır gibi değil. Gerçi sonuçların yorumlanması sırasında bazı ipuçları da ortaya çıkmadı değil. Bunların en çarpıcı olanları, rakamları eğip bükerek olmadık zorlamalarla farklı sonuçlar bularak yenilgiyi farklı şekilde yorumlamaya çalışmaları ve bunun sonucu olarak da hatalarını kabul etmedikleri için, "nerde hata yaptık" diyememeleridir. Ak Parti'nin bu sonuçlar üzerine "neden sahillerde oy alamadık?" sorusunu gündeme getirip hemen inceleme başlatırken, hayırcılar bir tespit yapmayı bile düşünmüyorlar, kendilerini hep galip sanıyorlar. Katkınıza teşekkürler, selam ve sygl  16.09.2010 16:10
 

Sayın Ahmet Yılmaz, yazınızı okudum ve de çok beğendim. Elinize sağlık gayet güzel gerçeklere değinmiş, konuları fevkalade bir üslup ile anlatmışsınız. İlave edilebilecek hiçbir konuyu dışlamadan bu bütünsellik içinde başka yazı okumadım. Bir kitaba sığacak konuları bu yazınızla anlatıvermişsiniz. Size gönülden tebrik ediyorum. Ayrıca bana gönderdiğiniz o güzel bayram mesajınız için de teşekkür ediyor ve sizin bayramınızı da aynı duygu ve düşüncelerle tebrik ediyorum. Sizi tanımıyorum ama tanımak istediğimi ifade etmek isterim. Kendinizi tanıtan bir mesaj da gönderirseniz mutlu olurum. Selam ve sevgilerimle.

M Sadullah SAĞLAM 
 11.09.2010 1:40
Cevap :
Sadullah bey, sadece yaşadığım gerçekleri anlattım. Hayali bir şey katmadım. Yaşamayanlara bazı şeyleri anlatmak zor. Bir de siyasi görüşünü "inanç" haline getirenlere söz geçirmek mümkün değil. Göz göre göre onlar yoğurdun ak olduğunu bildikleri halde kara demeye devam ediyorlar. Allah ıslah etsin, başka ne diyeyim. Övgü dolu sözleriniz ve katkınız için teşekkür ediyor selam ve saygılar sunuyorum.  11.09.2010 18:48
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 947
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 782
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Ekonomik ve sosyal açıdan orta sınıf imkânlara sahip bir vatandaşım. Yazmayı, yazdıklarımı payl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster