Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Kasım '11

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
1027
 

Eğiitmci ve dil bilimci yazar Ali Dündar

Eğiitmci ve dil bilimci yazar Ali Dündar
 

Ali Dündar (Fotoğraf: Mehmet ERBİL)


Ali Dündar’ın babası Yakup Dündar bir Osmanlı İmam Hatiplisiydi.  Okumuş bir adamdı. Bu okumuşluğu nedeniyle çevresindekilere ve komşularına derdi ki, “Bildiklerinizi başkaları ile paylaşın. Paylaşmazsanız o bilgiler siz öldüğünüzde, toprak altında gübre bile olmaz.”

Babasının bu sözü kafasına iyice yer etmiş. Söyleşilerinde sık sık yineler, o da çevresindekileri uyarmaktan geri kalmaz. “Düşünüyorsan, okuyorsan usundan geçenleri not edeceksin, gerektiğinde yazılara dökeceksin ve başkaları ile paylaşacaksın. Bildiklerinizin ancak o zaman anlamı olur.”  Kendisi yazıyor, yazdıklarını paylaşıyor. Söyleşilerinde de paylaşmayı sürdürüyor. Gerektiğinde tartışıyor, doğruların bulunması üzerinde kafa yoruyor.

Ali Dündar Kayseri Akkışla’da 1924 yılında doğmuştur. İlkokulu bitirdikten sonra Pazarören Köy Enstitüsü’ne, tüm diğer arkadaşları gibi sınavla girer. Çalışma ve okuma alışkanlığı yanında, özellikle de üretmeyi öğrenir. Çünkü her gün altından geçtiği kapının üstünde “ÜRETMEDEN TÜKETMEK AYIPTIR” yazıyordu. Köy Enstitülerinin eğitim felsefi buydu. Üretmek, hak etmek tek düşünceleri olmuştu. Okul kütüphanesindeki kitapları sindire sindire okuyorlar, özetler çıkarıyorlar, arkadaşlarına anlatıp, gerektiğinde eleştiri yapmaktan kaçınmayan bir kişilik kazanıyorlardı. Yazdıkları şiirlerini hafta sonu etkinliklerinde paylaşarak, tüm arkadaşlarının eleştiri yapması fırsatları veriliyordu.

Bu çalışmalar zaman zaman bir yarış havası içinde geçiyor, yer ediyordu zihinlerde. Çevre ve toprak inceleniyor, raporlar tutuluyor, gerektiğinde bu raporlar tezler halinde hazırlanıp, okul kütüphanesinde yerlerini alıyordu. Yabana atılır cinsten olmayan bu çalışmalar, geleceğe örnek olur, yeni araştırmalara ışık tutar diye özenle ciltlenip raflara konurdu. Ali Dündar yıllar sonra uğradığı okulunda, önce kendi tezini ve diğer arkadaşlarının tezlerini görmek ister. Kütüphanenin dağıtılmış olduğunu görür. Tezlerin her biri bir yana savrulmuş, kimileri çöplüklere atılmış, bir kısmı da kaybolmuştur. Üzülür, onca sıkıntılar içinde çekilen emeklere yapılan saygısızlığın bu denli olacağını düşünemediği için soğuk terler döker.

Oysa tezlerin içinde, gelecek kuşaklara ipuçları verebilecek değerde çalışmalar vardı. “Bilime ve emeğe saygının göstergesi buymuş” demekten kendini alamadı.

Ali Dündar bu araştırma alışkanlığı ile girdiği Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde de bitirme tezi olarak Batman’da yapılan petrol araştırmalarını konu olarak ele aldı. Yüksek Köy Enstitüsü'nde metalurji dersi alıyordu. Bu nedenle petrol alanında araştırma yapmayı düşündü. Onay alınca da ulaşım zorluklarına aldırmadan 1946 yılında Batman’a gitti. Daha yeni açılmaya başlanan petrol kuyularını bir bir dolaştı, incelemelerde bulundu, notlar tuttu. Dağ tepe demeden, açılan kuyuların çamurlu çevrelerini bata çıka gezdi. Öbek öbek ham petrolun doluştuğu birikintilere aldırmadan büyük bir heyecan ve coşku ile incelemelerini tamamladı. Henüz ham petrolun sistemli bir şekilde akıtılıp toplanacağı teknik donanımlar yoktu. Bu nedenle ham petrol, toprak havuzlarda biriktiriliyordu.

Okula dönünce de tezini büyük bir özenle hazırlayıp zamanı gelince de teslim etti.

1945-46 yıllarında daha yeni gündeme gelmiş olan petrol konusu, teknik gelişmelere ve araştırmalara susamış olan köy enstitüleri öğrencilerinin dikkatini çekiyordu. Ülke yararına olan her şeyde olduğu gibi, bu araştırmalardan da uzak kalmak istemezlerdi. Her öğrenci tezleri için ayrı bir dalda araştırmalar yapar, tezini ortaya koyar ve başkalarının yararına sunmaktan da büyük zevk alırdı. Ülkesini sevmek, ülkesinin değerlerine bilgiyle yönelip, o değerleri benimsemek buydu bence.

O günlerin tüm gençlerine ve de yaşayan gençlerine; yürekten selam olsun.

Onlar, Yüksek Köy Enstitüsü öğrencileri, derslerini salt Hasanoğlan’da yapmıyor, bir kısım derslerini Ankara’da Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesinde işliyorlardı. Bu da onların çok yönlü yetişmelerine olanak veriyordu. Nerde işlerine yarar bilgi var, orada yerlerini alıyorlardı. Dersler, okumalar, araştırmalar bu verimlilik içinde sürer, gider. Ali Dündar, böyle günlerde her fırsat bulduğunda, Ulus’taki Milli Eğitim Bakanlığına da uğrardı. Burada ilgisini çeken bir eğitim müzesi vardı. Burayı incelemek ona her seferinde ayrı heyecan verirdi. Yine böyle bir gün bakanlığa gittiğinde müzenin dağıtıldığını, eşyaların kapanların ellerinde kaldığını görür. Orada her gidişinde hayranlıkla izlediği “şerpuşlu” bir Atatürk portresi vardır. Bu portre kurşun kalemle yapılmıştı. Kendisi de çok sevdiği bu portreyi utana, sıkıla aldı, okuluna getirdi.

Ali Dündar, 1947 yılında Yüksek Köy Enstitüsü’nden mezun olur. Öğretmen adayı olarak kurayı Afyon’a çeker. Yıl 1948’dir. Bir otel odasında kalmaktadır. Bu Atatürk portresini de kaldığı odanın duvarına asmıştır. Günlerden bir gün, Afyon savcısı kendisini çağırır. “Hakkınızda ihbar var. Senin odanda Lenin’in resmi asılıymış.” der. Ali Dündar şaşırır. “Benim otel odamda bir resim var, o da Atatürk resmi. İsterseniz gidip getireyim” diye yanıtlar. Savcı “hayır” der. Polis çağırarak otele yollayıp odadaki resmi getirtir. Gelen resim Atatürk portresidir. Bunun üzerine savcı ihbarda bulunan kişiyi çağırır. Gelen, yaşlı bir gezici bir başöğretmendir. Ali Dündar’ın şaşkınlığı daha da artar. Savcı “Şikayetçi misin?” diye Ali Dündar’a sorar. Ali Dündar, Atatürk’ü bile tanımayan başöğretmene ne yapsın? “Hayır” der ve oradan büyük bir üzüntü içinde ayrılır.

Ali Dündar ve arkadaşları, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde okurken, öğretmenleri Sabahattin Eyuboğlu önderliğinde Köy Enstitüleri Dergisi çıkarmaya başladılar. Ali Dündar bu derginin yazı kurulunda yer aldı. Hem gelen yazı ve şiirleri inceliyor, hem de kendi yazılarını bu dergide yayınlama fırsatı buluyordu.

Bir gün Sabahattin Eyuboğlu, öykülerini çok beğendiği Ali Dündar’a, “Bu öyküleri resimlerle birlikte yayınlayalım” der. O da güzel resim çizen arkadaşı Turgut Kavraal’a konuyu aktarır. Kavraal, konuya olumlu yaklaşır ve öyküler için çizimler yapar. Öyküler yayınlanır. Çok da beğenilir.

Yıllar sonra bu öyküleri “Ekmek Kokusu” adlı bir kitapta toplayarak yayınlar. Bu dönemlerde Köy Enstitüsü çıkışlılar sıkıntı içindedir. Soruşturmalar, sürülmeler ard arda gelmektedir. İşte böyle bir dönemde, yayınladığı kitabında, Turgut Kavraal’ın desenlerine de yer verir ve kitaplardan bir kaçını bir paket yaparak Turgut Kavraal’a da yollar. Çünkü içinde desenleri vardır. Ne var ki, kitap adresten teslim alınmadığı için geri dönmüştür. Ali Dündar buna bir anlam veremediğini söyler, üzüldüğünü de gizleyemez.

Yazın alanındaki çabaları ve Türkçeye olan tutkusu Türk Dil Kurumu’nda çalışma yapmasını da sağladı. Burada uzun yıllar verimli dil çalışmaları yaptı. Kurum kapatılınca, kendi yazı ve düşüncelerine ağırlık veren çalışmalar içine girdi.

Halen dergi ve gazetelerde yazılar yazmayı sürdürmektedir.

Genç ve aydınlık düşüncelere gereksinim duyduğumuz günlerde bile, onların varlığı bize güç veriyor.

İyi ki varsınız, iyi ki hala yazıyor ve iyi ki yazı tutkunlarına örnek olmayı sürdürüyorsunuz.

Kalemize sağlık öğretmenim.

Mehmet ERBİL

www.mehmet-erbil.tr.gg

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

iLGİNÇ BİR KONUYU VE KONUĞU İŞLEMİŞSİNİZ. BENİ KÖY ENSTİTÜSÜ GÜNLERİME GÖTÜRDÜNÜZ. BİZDEN ÖNCEKİLERİN, ÖRNEK İNSANI İLE TANIŞTIRDINIZ. KUTLUYORUM. ÜNAL ŞÖHRET DİRLİK

Ünal Şöhret Dirlik 
 14.12.2014 11:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 57
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 707
Kayıt tarihi
: 29.09.11
 
 

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi-Yüksek Lisans Resim-19 kişisel Resim Sergisi Yazı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster