Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mart '11

 
Kategori
Aşk - Evlilik
Okunma Sayısı
633
 

Ekmek ve gül yeter mi?(*)

Ekmek ve gül yeter mi?(*)
 

Solcu erkeklerin 12 Eylül öncesinde kadınlara kadın gibi davranmadığına ilişkin efsane bizi de etkilemiş; 12 Eylül sonrasının ilk sosyalist gençlik dergisi Yeni Aşama’yı çıkardığımızda, “kadın sorununu erkeklerin de sorunu” olarak görüp çubuğu kadınlar lehine bükme kararı almıştık. Fırsat ayağımıza geldiğinde, 8 Mart 1987 idi. Yaprağın kımıldamadığı o günlerde, tıklım tıklım dolu salonda, çoğu İstanbul’dan gelen ve şimdi kadın hareketinin yaratıcıları olarak bilinen isimlere, Ankara’dan da bir kadını da ilave ederek panel düzenlemiştik. 

Bizim için büyük işti! Ancak İstanbul’dan gelenler konuştukça yerimizde duramaz olmuştuk. Bizim düzenlediğimiz panelde, düpedüz biz erkekleri yerin dibine sokuyorlardı; hem de onlara totalde hak verdiğimiz halde! Çoğu derginin aktivistleri olan salondaki erkek hareketliliğini, “arada konuşur, hallederiz” diyerek idare etmiştim. 

Arada konuştuk. Kendilerine hak verdiğimizi ama sosyalistlerin anlattığı türde erkek olmadıklarını söylemeye çalıştık. Kadınlardan biri, “hepsi aynı b.kun soyu” deyince, aramızdan biri, “sen sosyalist erkek görmemişsin” cevabını yapıştırmıştı. 

Aşk ölür mü? 

Panelin ikinci bölümünde, birinci bölümdeki heyecan, özellikle panelist kadınlarda, “bitse de gitsek”e dönüşmüştü. Bitti ve gittiler! O panelde zihnime kazıdıklarımı, 8 Mart 2005’in “yorum” sayfasında, “Evde karşılıksız işin, sokakta, işyerinde, okulda cinsiyetçi politikaların kıskacında yaşayan kadınlar, doğuştan ikincil muamele görmeleri yetmezmiş gibi, daha sokağa adımını atar atmaz cinsiyetçi kültürel hegemonyanın baskısıyla karşı karşıya kalıyor” biçiminde özetlemiştim. 

Biz kaldık mı Ankaralı kadınlarla baş başa! “Kader ağlarını örecek”; hepimiz okulları bitirdikten sonra evliliğin köleleştirici ruhuna elbet bir gün teslim olacaktık. Ancak, “toplumsal cinsiyetçi her türlü uygulamayı, yarattığı kültürel söylemle birlikte toplumsal hayatımızdan çıkartıp atmamız gerektiğini” asla unutmayacaktık. 

Alain de Botton, “bir kadının süpermarket kuyruğunda ellerinin tezgaha uzanışını güzel bulmak elbette daha zordur” diye tanımlamıştı aşkı. Evliliğinse “aşkı öldürdüğü” söylenirdi. Ben ise gecenin bir yarısında yanında uyuyan kadını sabaha dek izlemenin nasıl bir duygu olduğunu hep merak etmiştim! Sahiden Alain de Botton dediği gibi miydi ve uyuyan bir kadını izlemek nasıl bir duyguydu? Evlenmeden nasıl bilebilirdik ki? Biraz da “sen sosyalist erkek görmemişsin” diyen arkadaşıma güvenerek, evliliğe yelken açtım. Yani ben de, “aşkın ölümü” riskini göze alanlar kervanına katıldım. 

Üstelik küçük yaştan beri ezbere bildiğim 11. Tez, “Filozoflar bugüne dek dünyayı değişik şekillerde yorumladılar; aslolan onu değiştirmektir” şeklindeydi. Değiştirebilir; “derya içinde damla” olabilirdik. Olmadı; yedinci evlilik yıldönümünü henüz atlatmıştık ki, boşanma isteğiyle karşılaştım. 

Konuşmak lazım gelince!.. 

Kadınlar daha iyi bilir; yumruk yemiş gibi olursun! Bir kez bile kavga etmediğin; bir kez bile aklından kötü söz geçirmediğin kişinin “konuşmamız lazım” sözünün nereye varacağı açıktır. Aklıma, Bedri Rahmi’nin, “En azından üç dilde/Ana avrat dümdüz gideceksin” dizeleri gelmedi dersem yalan olur! 

Yedi yıllık tecrübe, hayatın romantizme çok izin vermediğini öğretti bana! Bekârken, idealindeki erkekten, “ekmek ve gül” ile sembolize edilen taleplerine saygı göstermesini yeterli bulan kadınların bir süre sonra evlilik kurumunun girdabına kapılmalarını; bir kadının, “ekmek ve gül”den fazlasını hak ettiğini söyleyen erkeklerinse tanınmaz hale gelmesini, evlilik kurumunun doğasıyla ilişkilendirmek kolay. Zor olan, kurulu kültürel hegemonyayı bütün yönleriyle sorgulayabilmektir! 

Evliyken becerememiştik ama boşanırken “deryada damla” olmanın önünde hiçbir engel yoktu. Biri 12 Eylül öncesinde, diğeri 12 Eylül sonrasının gözün gözü görmediği günlerinde kurulu düzenini bozmuş ve dolayısıyla yeni düzenler kurmaya alışkın biri olarak, oğlum ile birlikte düştük yollara! Bu süre içinde kocasından ayrılmak istediği için Ayşe Paşalı öldürüldü; Arzu Yıldırım kurşuna dizildi. Adlarını bile duymadığımız kaç kadın, kocasının “namus” diye adlandırdığı cinayet senaryosunun kurbanı olduğunu ise bilmiyoruz. 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var; bir kadın boşanmak istiyorsa, bir erkeğin “niye” diye soru sorması bile erkek hegemonyasının hücrelerimize kadar sirayet ettiğini gösterir. Her erkek, “hırsızın hiç mi suçu yok” sorusunu sorduğu gün, “ekmek ve gül” karşılığını bulmuş olur. 

isikyukselk@gmail.com 

(*) Bu yazı, 10 Mart 2011 günü, Haberturk Gazetesi’nin Editoryal sayfasında yayınlandı. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Öncelikle paylaşım ve göstermiş olduğunuz emeğe teşekkür ediyorum.Sanırım Sorun Kültür Devrimi Olmadan bir kaç aydınlanma zannıyla her iki cinsinde reel gerçekleri gözardı etmesi,yok sayması.Belki hemcinslerim bana kızacak ama İnsan Haklarından Söz edilmeyen bir ülkede Kadın Haklarından söz etmek ne derece doğru?Sorun sadece insanın insanla çelişkisimi?Düş ve Düşüncelerinize Saygılar efendim...

GÜNEŞİNSULARI 
 15.03.2011 11:20
 

Yazı için teşekkürler...

DÜŞ SOKAĞI SAKİNİ 
 10.03.2011 14:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 67
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 677
Kayıt tarihi
: 06.07.10
 
 

8 Ocak 1961'de doğdu. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster