Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Ekim '21

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
157
 

Ekmek ve Oyun

Roma’yı yönetenler asırlar önce, fakir halka dertlerini “ekmek ve oyun”la unuttururdu. MS 1. yüzyıl sonu ve 2. yüzyıl başında yaşayan hiciv ustası Juvenal bu durumu;  “Panem Et Circenses/ Ekmek ve sirkler” sözü ile özetler. Yiyecek ve eğlencenin, yöneticiler tarafından toplumu uyutmak için kullanıldığından şikâyet eden Juvenal’a göre halka ucuz “ekmek ve oyun” sunan idareciler, göz boyayarak, kötü yönetime isyan edilmesinin önüne geçiyorlardı. Karın tokluğuna yaşayan, oyunlarla uyutulan insanların vatandaşlık bilinci taşıması, sorumluluk alması, yanlış yönetim için idarecilerden hesap sorması beklenmiyordu. Ekmek, bedava makarnaya, sirk oyunları, televizyon şovlarına dönüşmüş olsa da, “Panem Et Circenses” formülü tarih boyunca hep işe yaradı. Gladyatör savaşlarından beri değişen pek bir şey yok. Zihni uyuşturulan insanların çoğu başkalarının hayatta kalma mücadelesini izlemekten zevk alıyor. Antik Roma’nın arenaları, televizyona bıraktı şimdi yerini. Ekranlarımızın karşısında, ölüm arenalarında toplanıp, başkalarının acısını seyrederken kendi dertlerini unutan zavallı Romalılar gibiyiz. Olanca modernliğimizle ekranlarımızın karşısına geçip vahşetin pornografisini izlemekten zevk alıyoruz. Uyuşturulan zihin, kendi acılarını daha az hatırlıyor. Bu da bir oyun, unutursan geçer oyunu… Hâlbuki geçen acı değil, anlamsızca tüketilen hayatlarımız.
 
 “Gösteride, dünyanın bir kısmı kendisini dünya karşısında temsil eder ve bu kısım dünyadan üstündür. Gösteri bu ayrılığın ortak dilinden başka bir şey değildir. İzleyicileri birbirine bağlayan şey, bizzat kendi tecritlerini sürdüren merkezde kurulan geri dönüşsüz bir ilişkidir… İzleyici ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşar; kendisini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar. Gösterinin etkin insan karşısındaki dışsallığı, kendi davranışlarının artık bu insana değil, bu davranışları ona sunan bir başkasına ait olması gerçeğinde ortaya çıkar. İştebu yüzden izleyici hiçbir yerde kendini evinde hissetmez, çünkü gösteri her yerdedir”[1]  diyor pek sevdiğim filozof Guy Debord.  Zaten artık her birimiz, izleyenin, izlenenin, teşhir edenin ve edilenin birbirine karıştığı o büyük gösterinin bir parçasıyız.
 
Bizde “Ölüme Koşan Adam” adıyla gösterilen Paul Michael Glaser’in yönettiği, Arnold Schwarzenegger’in başrolünde oynadığı 1987 yapımı The Running Man filmini henüz izlememişseniz bir ara izleyin. Otuz küsur yıl önce çekilen bu kapitalist distopik film günümüz dünyasının çarpık toplum düzenine hâlâ ayna tutuyor. 2020’lerde geçen filmin senaryosunda, yaşanan ekonomik kıyamet sonrasında insani değerlerini tamamen yitirmiş distopik bir Amerika anlatılır.  Ülke bir polis devletine dönüşmüş, toplum bozulmuş medya ağı ile 24 saat süren yarışma, eğlence ve şov programları ile eğlenmeye alışmıştır.  Zengin elitler, iyi korunan lüks binalarında refah içinde yaşarken, yoksullar şehrin dışında kalan varoşlarda hayatta kalmaya çalışırlar. Savunmasız sivillere ateş etmeyi reddeden helikopter pilotu Ben Richards (Arnold Schwarzenegger) suçlu bulunup, ölüm cezası alır. Cezasından kurtulabilmesi için ülkenin en çok izlenen realite şovu The Running Man’a katılması gerekir. Şovda hükümlülerden oluşan koşucular, acımasız, kiralık katillere karşı arenalarda gladyatörler gibi savaşırlar. Bu kanlı televizyon şovunda halk suçluların vahşice cezalandırılmasını, canlı yayında keyifle izler, insan kanı üzerine büyük bahisler döner. Bizim Schwarzenegger, o güne kadar kimsenin sağ çıkmadığı yarışmada hayatı pahasına koşacaktır. Film Stephan King’in, Richard Bachman takma isimle yayınladığı  “Azrail Koşuyor” isimli romandan uyarlanmıştı. Roman ve film içerik açısından farklılıklar gösterdiğinden fırsat bulursanız kitabı da okuyun. Romandaki orijinal hikâyede kahramanımız Ben Richard hasta çocuğunu hastaneye yatırabilmek için para kazanmaya ihtiyacı olan bir baba.  Para kazanmanın tek yolu oyunlar olduğu için sonu ölümle biten bu yarışmalara katılmak zorunda kalıyor.İnsanların soludukları kirli havayı filtrelemek için parayla maske aldıkları, yoksulların yaşamak için her şeyi yapmak zorunda kaldıkları bir dünya düşünün. Tanıdık mı? Bir yanı antik çağlara bir yanı 21. yüzyılın kaotik çöplüğüne uzansa da bütün yollar Roma’ya çıkıyor. Ne diyordu Juvenal, “Ekmek ve Oyun- Panem Et Circenses”…
 
Aç Ayı Oynar
 
“Aç ayı oynamaz” diye doğruluğundan çok da emin olmadığım bir atasözümüz var. Ayıcığın burnunda sahibinin halkası, sırtında sahibinin sopası varsa niye oynamasın? Üstelik belki oyundan sonra sahibi insafa gelip karnını bile doyurabilir… Suzanne Collins'in romanından sinemaya uyarlananve Jennifer Lawrence'ı üne kavuşturan 2012 yapımı Açlık Oyunları’ndaki ülkenin adının Panem olması tesadüf müydü sizce? Sadece aç ayı değil, açinsan da karnını doyurmak, hayatta kalabilmek için nelere katlanmıyor, açlık insana ne oyunlar oynatmıyor ki? İnsan avını konu eden bu filmleri anma sebebim Netflix’de 19 Eylül’de gösterime giren ve dört gün içinde dünya genelinde bir numara olan Squid Game ve benzer konusu nedeni ile hatırlanan 2020 Japon yapımı Alice is Borderline… Doğrusu ben ikisini de sevmedim. Vahşetin böyle meşrulaştırılmasından, ekranda bu kadar çok kan ve şiddet görmekten hoşlanmıyorum. İnsanların bu dizilerde neyin peşine takıldıklarını çözebilmek ümidiyle ikisini de oflaya puflaya izledim. Olayları olduğu gibi kabul etmek yerine altında yatan sebepleri anlama gayreti, psikolojik, sosyolojik bir tahlil ihtiyacı, hatta metin analizi niyeti ile izlediğim, okuduğum gördüğüm durumları daha derin bir bakış açısı ile kavrama çabası bende meslek hastalığı belli ki… Ölümcül oyunlara maruz kalan insanların, verdikleri hayatta kalma mücadelesini konu eden bu diziler, korona ve karantina günlerinde her birimizin geçtiği psikolojik deneyimlerin etkisi nedeniyle mi bu kadar çok izlendi diye düşünmeden edemedim. Hayatlarımızı altüst eden,  nereden çıktığını bilmediğimiz bir virüse karşı kitlesel ölüm kalım savaşı vermiyor olsaydık acaba bu diziler bu kadar çok izlenir miydi?
 
Tüm dünyada Squid Game rüzgârı esiyor. Diziden etkilenen hayranların videoları bile 11 milyarın üstünde izlendi belli ki artmaya da devam edecek. Sosyal medyada squid game oyuncuları gibi görünmek için makyaj eğitimleri veren içerikler var. Squid Game,  küresel sıralamada zirveye çıkan ilk Güney Kore dizisi. İzleyicilerin yüzde 95'ini yabancıların oluşturmasına rağmen dizi sayesinde Güney Kore medya hisseleri değer kazandı.
 
2019 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye, Yabancı Dilde En İyi Film, 77. Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ve daha pek çok ödül kazanan yine Güney Kore yapımı Parazit’in kulaklarını çınlatmanın tam zamanı. O da insanların açlıkla baş edebilmek, hayatta kalabilmek için sınırlarını ne kadar zorlayabileceklerini konu ediyordu.  
 
Squid Game günümüz Güney Kore'sinde geçiyor. Kumar bağımlısı, beş parasız, ipsiz sapsız bir adamdır Seong Gi-hun (Lee Jung-jae). Hasta annesi ve boşandığı eşinde kalan küçük kızı hayattaki tek zenginliğidir ama onlara karşı bile sorumluluklarını yerine getiremez. Ödeyemediği kumar borçları nedeniyle tefecilerin ağına düşer. Eğer istenen süre içinde borcunu ödeyemezse tefeciler böbreklerini, gözlerini alacaklardır. Tam bu dertlerle boğuşurken metroda yanına gelen iyi giyimli genç bir adam ona hayatının teklifini yapar.  Çocuk oyunlarının oynanacağı bir yarışmaya davetlidir, eğer bu oyunlara katılır ve kazanırsa hayal edemeyeceği kadar çok para kazanacaktır. Gi-hun bu cazip teklifi kabul eder. Neticede oyun oynamanın nasıl bir kötü tarafı olabilir ki? Onun gibi düşünen 400 küsur oyuncu oyunlara başladıklarında kendilerini ölüm kalım mücadelesinin içinde bulurlar.  Sonrası “kırmızı ışık, yeşil ışık”…İzlemeyenlerin heyecanını kaçırmamak için çok fazla detay vermeyeceğim. Gerçek “survivor” bu değil mi zaten, bir mücadelenin ya da kazanın ardından hayatta kalmayı başaran son kişi olabilmek…
 
Sguid Game’de oyuncular bilmedikleri bir adaya götürülüp hapsediliyorlar. Alice in Borderline’da Tokyo sanki karantinaya alınmış gibi, bomboş insansız arabasız caddeleri ile hayalet bir şehre dönmüş. Oyuncular hayatta kalabilmek için günlük “vize” kazanmak zorundalar. Oyunu kaybeden oyuncu hayatını da kaybediyor. Oyunlar “yaşam” ve “ölüm” kapılarının ardında oynanıyor. Gerçek dünyadan izole edilmiş, belli bir alana kapatılmış, tek amaçları hayatta kalabilmek olan çaresiz yarışmacılar, karantina ekipleri gibi giyinmiş tulumlu, maskeli gardiyanlar...
 
Squid Game ve aynı temalı Asya dizisi Alice in Borderland arasında kalan izleyiciler, “hangisi daha iyi, onu mu önce izleyeyim bunu mu, benim dizim seninkini döver, hem bizim dizi de oyunlar daha vahşi” derken bu işin kazananı da Netflix oluyor.
 
(Meselemiz burada bitmiş değil, konu ile ilgili devam filmi, pardon devam yazısı yazacağım tabii :)
 
 
 
 
[1] Guy Debord Gösteri Toplumu Ayrıntı Yay, 1996

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 94
Toplam yorum
: 58
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 1095
Kayıt tarihi
: 28.03.07
 
 

 Hacettepe Üniversitesi mezunu, nörobilimden psikolojiye disiplinlerarası eğitime hevesli bir Türko..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster