Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Temmuz '09

 
Kategori
Ekonomi - Finans
Okunma Sayısı
483
 

Ekonominin "sıkılığı" ve IMF

Ekonominin "sıkılığı" ve IMF
 

IMF Politikalarının Kriz Ortamında Muhtemel Etkisi


İktisadi amaçlara ulaşılması için uygulanan özellikle 1980 sonrası ekonomi programlarında, denk bütçe ve minimum kamu borcu vasıtasıyla maliye politikası, ekonomiyi yönlendirme aracı olarak kullanılma özelliğini kaybetmiş ve hareket alanı ağırlıklı olarak para politikasına bırakılmıştır. Para politikası ise artan şekilde, tüm ekonomik sorunların baş sorumlusu olarak gördüğü enflasyonu ana önceliği olarak kabul etmiş, dış denge, üretim ve istihdama ise bu önceliğin ardılı olarak değer vermiştir. Tabiki bu duruma sebebiyet veren ana etmen tüm amaçlara aynı zamanda ulaşılmasının mümkün olamaması, büyüme ve enflasyon, büyüme ve dış denge, enflasyon ve istihdam gibi temel dinamiklerin birbirleriyle çatışabilmesidir.

Dünyayı ve Türkiye’yi etkisi altına alan, ilk emareleri 2006 yılında hissedilen, 2008 yılında ise zirveye çıkan sonuçları ile gündeme oturan ekonomik kriz para politikasının baş aktörlüğüne ve temel politikaların “sıkılığına” darbe vurmuştur. Zihinlere kazınan sıkı para politikası ve sıkı maliye politikası tezleri dayanma gücünü yitirmiştir. Politika faizlerinin hayal edilemeyecek seviyelere düşürülmesine, sıkılığın gevşemesine karşın ekonomide olumlu sinyaller alınmaması maliye politikasını öne çıkarmıştır. Özel kesimin yapamadığı tüketim ve yatırım harcamaları kamu eliyle canlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle çok sayıda ülkede bütçe açıkları katlanırken, kamu borçlanma gereksinimi artmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de de enflasyon hedeflemesine dayalı para politikası ve faiz dışı fazlaya angaje olan maliye politikasında zorunlu bir ayar değişikliği yapılmıştır. Artık bütçe açıkları olağan karşılanmakta, “TCMB Kanunu”nu destekli enflasyonu hedeflemek gibi bir durum ise mevcut konjonktürde toplumca dikkate dahi alınmamaktadır. Bütçe açıklarının ve gevşek politikaların muhtemel acı faturası 1-2 sene sonrasına ötelenmiştir. Ancak şu anda 1-2 sene sonrasının tartışılmalı enflasyonist ortamını düşünerek hareket etmekten ziyade, üretimi ve istihdamı mevcut talepler çerçevesinde iyileştirmek kaçınılmaz önceliğe sahiptir. Enflasyon ortamında çalışabilme ve üretebilmenin düşük enflasyon ortamında işsiz kalmaya ve işleyen makinelri durdurmaya tercih edilmesi doğaldır.

Bu strateji değişikliği “olağan dönemlerin koşullarını olağanüstü zamanlarda uygulamanın mümkün olamaması”nın bir sonucudur. Kasım 2000-Şubat 2001 krizinde IMF’nin talepleriyle olağan güneşli günlerin sıkı politikalarının uygulanmasında direnç gösterilmesi, konjonktürden kopuk para tanımlarından hareketle uygulanan formüllere ısrarla hayat verme çabası ağır maliyetlere sebep olmuştur. Bugünün dünyası olağan koşullardaki para ve maliye politikalarının olağanüstü dönemde uygulanamayacağının en bariz örneğini oluşturmaktadır.

Resmi istatistiklerin dahi hafifçe karıştırılmasıyla yüzde 25-27 bandına dayanan işsizlik, 2001 krizinde görülmemiş sanayi üretimindeki gerileme gibi hususlar Türkiye’nin uygulayacağı politikaların yol haritasını vermektedir. Artık öncelik üretim ve istihdamdır. Ardılları ise bütçe dengesi ve borçlanmadır. Bugünün dünyasında enflasyon ise ardıl statüde dahi değildir.

Bu yol haritasında IMF’nin vereceği destek ve talep edeceği ekonomi politikası herhangi bir durak olarak bulunmaktamıdır sorusu kafaları kurcalamaktadır. Olağan günlerde geçerli olan “sıkı” politikalardan başka reçetesi olmayan, otomatiğe bağlanmış IMF programlarının ilaç olarak alınamayacağına dönük genel bir kanaat vardır. IMF’nin, kendisine muhtaç olmayan ülkelerin “gevşek” politikalarına destek verirken, Türkiye’den “sıkılık” talep etmesi tezattır. IMF diyorsaki borç veriyorum, borç tahsilatımı garanti altına almak istiyorum, ülkenin dış borçlarını ödeme kapasitesini ve yabancı yatırımı koruyorum, işte o zaman tabiki Türkiye-IMF görüşmeleri uzayacaktır. Çünkü öncelikleri farklı olan iki tarafın anlaşması epey pazarlık istemektedir. Bu durumda Türkiye’nin esas hamlesi enerji köprüsü olma avantajını ve siyasi gelişmeleri ekonomik pazarlığa kanalize etmeye çalışmak ve bu kriz ortamında büyüyen ve fonlarını dolarda değerlendirmek istemeyen ülkeleri fon kaynağı olarak seçme girişimi olmalıdır. İdeal olduğu varsayılan "sıkı" politikalar altında, bütçe ve parasal göstergeleri nispeten uygun bir can çekişen ekonomi mi yoksa ekonominin çarklarını döndürme yolunda kamu otoritesinin öncülük ettiği, bazı göstergeleri bozuk ama çalışan ve üreten bir ekonomi mi? Ya da belirsizliklerle dolu bir geleceği öcü olarak göstermeye dayalı klasik politikalar mı, yoksa afet ortamında canını kurtarmaya öncelik verip evin hasarını gidermeyi öteleyen bir yaklaşım mı? Cevap basittir, reçete ise sınırları belli bir alandadır, sonuçsa kaçınılmaz olan ama derecesi farklı bir mağduriyettir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 28
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1647
Kayıt tarihi
: 22.08.06
 
 

İstanbul'dan tarih, ekonomi, siyaset ve kültüre ilgi duyan, güzel bir dille ifade edilen, edebi v..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster